Denizin tuzunu ve poyrazın ayazını tenine mühürlemiş, ömrünü kendi kuytusuna çekmiş bir adamdı Seyfi Abi. Şafağın alacasında düşerdi yollara; motorunun patırtısı kasabanın uykusunu bölmeden, o çoktan açıklara, suların o kurşuni serinliğine karışmış olurdu. Deniz ona neyi layık görürse onunla döner, rızkını tezgâhta çıkarırdı. Gün devrilmeye durduğunda liman taşlarına çöker, komşu teknelerin hırpalanmış, yırtık ağlarını kederli bir sabırla ilmek ilmek onarırdı. Akşam inip de fenerin solgun ışığı ıslak tahtalara vurduğunda, tek göz kulübesinde kaynayan bir tas çorbanın buğusuna sığınır, günün defterini kapatırdı.
Bu kıyıda her insanın ardında sürüklediği bir hikâyesi, kahve masalarında anlatılmaktan aşınmış bir derdi vardı elbet. Seyfi Abi ise bir gölge gibi girerdi sokaklara ve öylece çekilirdi kabuğuna. Ne kimseye yük olurdu ne de bir canı incitirdi; kasaba halkı onu hem sever hem de hürmet ederdi. Lakin denizciler bilirdi ki yüzeyi çarşaf gibi görünen denizin dibinde görünmez akıntılar döner, en hırçın fırtınalar durgun sularda kopar. Seyfi Abi de öyleydi; göğsünün kafesinde yıllardır amansız bir tufan yaşardı, o fırtına bir türlü kıyıya vuramazdı. Suskun haykırışlarını içine atardı.
Derken bir gün, bu küçük kasabanın ezberini bozan, taş sokakların dahi yabancıladığı bir an çıkageldi. Ben kahvenin önündeki hasır iskemlede oturmuş, bir yandan çayımı yudumluyor, bir yandan da iskeledeki martıların telaşını izliyordum. Yokuşun başından sokağa giren yabancı bir kadın takıldı gözüme. Sırtında solgun renkli ince bir pardösü, elinde sıkı sıkıya kavradığı eski bir deri çanta vardı. Adımları çekingendi; sanki yanlış bir kapıyı çalmaktan ya da aradığını bulamamaktan korkar gibi sağa sola bakınıyordu. Bizim buraların insanı olmadığı ta uzaktan belliydi.
Bakkal Rıza’nın dükkânının önünde durup bir şeyler sordu, Rıza eliyle bizim kahve tarafını işaret edince kadın tereddütle bu yana doğru yürüdü. Merakıma yenilip çayı masada bıraktım, iskemleden kalkıp karşıladım onu. Yanına vardığımda yüzündeki yorgunluğu daha yakından gördüm; gözlerinin etrafına çökmüş derin bir keder vardı. Mahcup bir sesle, "Kolay gelsin oğlum," dedi, "ben uzak bir şehirden geldim, yol bilmem iz bilmem... Seyfi derler bir balıkçı varmış buralarda, onu ararım."
Sesinde öyle ağırbaşlı, öyle yabancısı olmadığımız bir ana şefkati vardı ki içim bir anda ısınıverdi, adını sordum; "Selma," dedi usulca. Daha o an içimden "Selma Abla" demek geldi. Yıllardır Seyfi Abi’nin ne kapısını çalan olmuştu ne de ardında bıraktığı dünyadan tek bir selam getireni... Bir an duraksadım, şaşkınlığımı belli etmemeye çalışarak rüzgârın dövdüğü mendireği ve kıyıdaki ahşap barakaları gösterdim: "İskelenin ucundaki o barakaları görüyor musun Selma Abla? Seyfi Abi tam oradadır, ağların başında." Gözlerindeki o tedirgin hüzünle yüzüme baktı, hafifçe başını eğip teşekkür etti ve gösterdiğim yöne doğru ağır adımlarla yürümeye başladı.
Selma Abla, sanki omzunda ağır bir yük taşırmış gibi temkinli adımlarla iskeleye doğru yürüdü. Seyfi Abi ise dışarıda çömelmiş, önüne serdiği ağın yırtıklarını yokluyordu. Dünyayla bağı kesilmişti yine; ne yaklaşan adımları fark etti ne de hemen ardında duran nefesi.
Aralarındaki son mesafeyi tükettiğinde, dudaklarından titrek ama can alıcı tek bir kelime döküldü:
"Seyfi..."
O tek sesle koca adam taş kesildi. Mekik tutan elleri havada asılı kaldı. Sanki arkasını dönse yıllardır kaçtığı bir uçurumun kıyısına varacak ya da bir daha asla duymayacağını sandığı o sesin hayaline çarpıp paramparça olacaktı. Ağır ağır, kemikleri sızlar gibi çevirdi gövdesini. Yüzündeki o yılların tortusu olan donukluk henüz silinmemişti; ta ki Selma Abla'nın bakışları kendi gözlerinin çukuruna oturana kadar...
O buzdan çehre, Seyfi Abi’nin gözlerinden süzülen iki damla yaşla bir anda çatlayıp dağıldı.
Selma Abla bir şeyler anlatıyordu; dudakları kıpırdıyor, kelimeler rüzgâra karışıp savruluyordu. Seyfi Abi ise yalnızca dinliyordu. Yıllardır sustukça büyüyen, denizleri bile yutacak kadar derin bir feryadın ortasında kalmıştı sanki. Dudaklardan dökülen son sözlerle birlikte dizlerinin bağı çözülüverdi; koca adam oracıkta, ağların üstüne yığılıp kaldı. Göğsünde kilitli tuttuğu o fırtına bendini yıktı, hıçkırıklarla sarsılarak ağlamaya başladı. Selma Abla hem fısıltıyla anlatmaya devam ediyor hem de şefkatle Seyfi Abi’nin kamburlaşmış sırtını sıvazlıyordu. Meğerse bu haberi getiren, onun yıllardır kalbinde sır gibi sakladığı, hasretiyle yandığı o kadının can yoldaşıymış.
Selma Abla elini usulca cebine attı; kenarları ince ince işlenmiş, solgun renkli oyalı bir mendil çıkarıp Seyfi Abi’nin titreyen avuçlarına bıraktı. Yıllardır o kadının hasretini içine gömüp başkalarının yırtık ağlarını onaran Seyfi Abi, parmaklarının arasına aldığı o mendille öylece kalakaldı. Hıçkırıkları bıçak gibi kesildi, dünyayla bağı bir kez daha koptu ve limanın rüzgârına inat, çok daha derin bir sessizliğe büründü.
Biz gerçeği çok sonraları, dilden dile fısıldanan yarım yamalak laflardan öğrendik. Seyfi Abi’nin adını anmaya kıyamadığı, hasretini denizlere gömdüğü o kadın meğer çoktan yummuş gözlerini hayata. Son nefesini vermeden önceki vasiyeti de, vaktiyle el emeğiyle işleyip sandığında sakladığı o mendilin ne yapıp edilip Seyfi Abi’ye ulaştırılmasıymış.
O günden sonra biz Seyfi Abi’yi bir daha hiç görmedik. Yıllardır bu kasabanın taşından, iskelenin tahtasından bir gün olsun ayrılmayan o adam, bir gecede sırra kadem bastı. Çekek yerinde ne teknesi vardı artık ne de bir izi... Barakasının kapısına vurulmuş paslı bir asma kilit kaldı geriye. Bir de yıllarca susmuş bir sevdanın ağırlığı. Koca liman yerli yerindeydi ama Seyfi Abi gidince kasabanın denizi bile biraz eksildi. Seyfi Abi iyi adamdı vesselam.
By KaKayıt Tarihi : 27.09.2026 15:21:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!