Son bir kaç yıldır, yazları yaz gibi, kışları kış gibi yaşamadığımız aşikar...Yazın ortasında selden boğulanları... Ocak ayının ortasında sıcaktan soyunanları görüyoruz.. ilkbahar ayları soğuk ve sert, sonbahar ayları sıcak geçiyor... Bu durumun tek bir açıklaması var...Mevsimler yer değiştiriyor... Yavaş yavaş adım adım Yazlar kışa...kışlar yaza dönüyor...Allahu Teala dilese, bu değişim ol dediği anda olur... Ama Allahu Teala her şeyi bir sebebe bağlamıştır... Her olguyu sebepler dairesinde yaratır...
Bunda şaşılacak bir durum yoktur...Bundan üçyüz sene beşyüz sene önce mevsimler nasıldı bilmiyoruz..Ocak yazında yazmı yaşanıyordu...kışmı yaşanıyordu bilmiyoruz....Ama Allah biliyor...Kainatta bir döngü var...Herşey, o döngü çerçevesinde sırayla muazzam bir ilim ile yazılmış...Herşey vaktine gebe..Fakat, bizim ömrümüz kısa olduğu için, bizler herşeyi gördüğümüz ve alıştığımız şekliyle biliyoruz...Ve herşeyin aynen tekerrür etmesini bekliyoruz..Hepi topu, yüz senelik aklımızla binlerce yıllık ilmi bildiğimizi sanıyoruz... Bilmiyoruz..Bunu kabul edin...Bizler hiçbir şey bilmiyoruz... Bundan 500 sene önce Ocak ayı, yaz ayımıydı kış ayımıydı bilmiyoruz...
Yağmur yağmıyor...susuzluktan öleceğiz diye yaygara koparanlara kulak asmayın siz...Allah bir günde tüm barajları doldurmaya muktedirdir..Dilerse ocağın onbeşinde kar suyu ile doldurur..Dilerse mayısın sonunda yağmur suyu ile doldurur.. Dilerse,şubat ayında karpuz yedirir..Dilerse, temmuz ayında portakal yedirir...Bu onun ilminde mevcut..Bizim bunu bilmiyor olmamız, bizim noksanlığımız...Allahın değil....Güzel şeyler düşünün..Güzel şeyler konuşun...Şükredin..Hamdedin...Akışına bırakın....Ona bırakın...Siz sadece seyirde kalın... Güzel olsun...
Son yüzyılın en sinsi hastalığı gıybet hastalığıdır... 100 küsür yıl önce medya organlarınında sinsice hayatımızın içine müdahil olması ile birlikte, bu hastalık ayyuka çıktı... İşin garip yanı, hemen hemen toplumun %90'ı bu hastalığa yakalanmış olmasına karşın, hiçbiri hasta olduğunu kabul etmiyor..Kişilere,
-"neden gıybet ediyorsun" denildiğinde;
-"Ben olanı konuşuyorum" diye karşılık veriyor...
Olanı konuşmak gıybet...olmayanı konuşmak ise zaten iftiradır.. Her ikiside büyük günahtır... Her ikisi de kul hakkı içerir... Oysaki dinimiz, gıybeti de iftirayı da men etmiştir... Çünkü dinimizde aslolan, ayıbı kusuru günahı açmak değil... örtmektir... Dikkat ederseniz, İslam ülkelerinin tamamı fitne (dedikodu ve zan) yüzünden, önce parçalara bölünmüş..Sonra istila edilmiştir... Bölünmenin fitilini ateşleyen ise, ırkçılık, adamcılık,zan, kov ve gıybettir... İslam ülkeleri kendi içinde, ırklara, milletlere, cemiyetlere, cemaatlere,partilere, localara bölünmek kaydıyla paramparça olmuştur... Akabinde istila edilmiştir... Biz Müslümanların başına gelen tüm musibetlerin altında, Kur'an'a ve sünnete aykırı Hayat yaşamamız yatmaktadır.. Kur'an ve sünnet kusurları ört diyor... biz açıyoruz.. Kur'an ve sünnet zandan sakınmamızı emrediyor... Bizim tüm hayatımız Zan üzere şekilleniyor... Kur'an ve sünnet Sadece Allah'tan kork diyor... Bizler Allah'tan başka her şeyden korkuyoruz, utanıyoruz da, bir tek Allah'tan korkmuyor ve utanmıyoruz... Kur'an ve sünnet, Az konuş çok dinle diyor... Bizler çok konuşup az dinlemeyi tercih ediyoruz.. Kur'an ve sünnet ilmi Çin'de de olsa arayın bulun diyor... Bizler ilimden başka her şeyi arayıp buluyoruz.... Kur'an ve sünnet, " gün içinde en çok neyi anarsan senin rabbin odur" diyor.. Biz Allah'tan başka her şeyi anıyoruz... Namaz saatlerinde kıldığımız üç beş rekatla Allah'ı andığımızı sanıyoruz... velhasılı kelam; ne çekiyorsak Kur'an'a ve sünnete aykırı yaşadığımız için çekiyoruz...
Şimdi gelelim gıybet ve iftira konusuna... Bakın arkadaşlar, gıybet ve iftira sadece güncel hayatımızın içerisinde değil.. sosyal medyada bilip bilmeden müdahil olduğumuz her mevzuda gıybet ve iftira içermektedir...
Yani, gerek görsel ve yazılı medyanın... Ve de gerekse sosyal medyanın hayatımıza girmesi ile birlikte, Bizler resmen gıybet, zan ve iftiranın kazanına düştük.... Biz yiyip bitirdikçe, birileri medya aracılığı ile üzerimize gıybet zan ve iftira içeren yemekler döküyor... Yemelere doymuyoruz... Ama işin garip yanı; medya aracılığı ile içine düştüğümüz dedikodu gıybet zan ve iftira kazanının farkında bile değiliz.... Gündüz kuşaklarını göz önüne alın... Bize cazip gelecek dedikodu gıybet ve zan içeren haberlerle resmen hipnoz ediliyoruz... Sosyal medyayı açıyoruz...."o onu demiş...bu bunu demiş..şu, şunu yapmış tarzında haberlerle karşılaşıyoruz .. ve bilmeden kendimizi olayın içinde buluyoruz... Olaylar hakkında fikir yürütüyoruz.. zanda bulunuyoruz.. taraf oluyoruz... Hakkında gerçekten bilgi sahibi olmadığımız konularda bile yorum yapıyoruz... Yorumlarda insanlarla tartışıyoruz... Ama, medyadaki kişileri bizzat güncel hayatımızda tanımadığımız için bu yaptığımızın gıybet Zan ve iftira olduğunu kabul etmiyoruz... Vallahi gıybet... vallahi zan... vallahi iftira... İster bizzat tanıyın... istersenizde tanımayın. gerçekten bilgi sahibi olmadığınız halde hakkında konuştuğunuz, yorum yaptığınız, zan ettiiğiniz, her konuda vebal altındasınız..Her konu hakkında sorguya çekileceksiniz... Hakkında yorum yaptığınız konuştuğunuz ve Zan ettiğiniz kişileri tanıyın veya tanımayın... Bilmeden o kişilerle kendi aranızda bir karma oluşturuyorsunuz...Ve bilinki, yaptığınızı yaşamadan bu dünyayı terketmeyeceksiniz... Bu yüzden Efendimiz birçok hadis-i şerifinde az konuşmamızı tavsiye etmiştir.. kur'an-ı Kerim "hakkında gerçekten bilgi sahibi olmadığımız konular hakkında yorum yapmayın" buyurmuştur .. Efendimiz birçok hadis-i şerifinde;
Bazen birsey hakkında konuşursunuz.. Birşey almaya karar verirsiniz..Bir sorun yaşarsınız..yada herhangi bir konu hakkında aklınıza birşey takılır... Sosyal medyanızı bi açarsınız... Karşınıza o konu ile alakalı birşeyler çıkar...Reklamlar düşer...yada yazılar çıkar... Aradığınız veya merak ettiğiniz sorunun cevabı şak diye cevap bulur..Yada bir hata yaptığınızda, pat diye önünüze bununla alakalı bir yazı veya bir ayet düşer..Sistem üzerinden ikaz edilirsiniz.. Çünkü Allah her an sizinle...Her konuştuğunuzu..Her hissettiğinizi...Her baktığınızı..Her ihtiyacınızı..Ve her merak ettiğinizi görüyor..biliyor...Bu yüzden ihtiyacınıza göre size heryerden mesaj yolluyor..Merak ettiklerinizi heryerden cevaplıyor..Bu yüzden sosyal medya mecralarını açtığınızda karşınıza aklınızdan geçen.. ilgi alanınız olan..yada o günlerde hakkında muhabbet ettiğiniz şeyler çıkıyor...
Eğerki sosyal medyanızı açtığınızda karşınıza gayri ahlaki şeyler çıkıyorsa, bu durum, medyanizdaki insanlardan değil...Sizden kaynaklanmaktadır.. Çünkü herkes tercihlerini yaşamaktadır...
Soylu hüzünleri olmalı insanın..
Mazlumların katledildiği coğrafyalardaki çocukların gözyaşları gibi...Gazze gibi mesela..
Soylu vazgeçişleri olmalı insanın...
Allahı üzmemek için.. onun yasalarını ve yasaklarını ezmemek için sevdiği bir şeyden, sevdalandığı bir kimseden vazgeçmek gibi...Haz gibi, his gibi, Aşk gibi mesela..
Soylu bir duruşu, ve soylu bir seddi olmalı insanın...Paranın malın mülkün, şanın şöhretin, makamın mevkinin aşamadığı bir seddi olmalı...İnanç gibi, kişilik gibi, onur ve haysiyet gibi mesela..
Soylu korkuları olmalı insanın...İnançlarını kaybetmek gibi..Sevdiklerini kaybetmek gibi..Kişiliğini ve karakterini bir kaç kuruşa satma ihtimali gibi mesela...
Sözlerini yükselt, sesini değil...!
Çiçekleri büyüten yağmurdur,
Gök gürültüsü değil...!
Hayatın stresinden dolayı sinirli ve gergin olduklarından dem vuran arkadaşlar var... Sinirli ve gergin olduğum dönemlerde bana en iyi gelen Esma "el Halim celle celalühü " esmasıdır... Bu esma'ya birkaç gün devam ettiğim zaman, bariz olarak üzerimdeki gerginliğin gittiğini.... Yüreğime affediciliğin geldiğini hissediyorum... El Halim esmasının manası;
"acele ve kızgınlıkla iş görmeyen, yarattıklarına son derece iyi muamele eden" demektir....
Bir bardak suya 88 kere ” Ya Halîm ” okunduktan sonra sinir hastasına içirilirse,sinirli kişi sakinleşir...
Kötü düşünceleri olana karşı 88 kere ” Ya Halîm celle celâlühû ” denirse o kişiden bir zarar gelmez....
Bu Esma ,ümidi tükenmekte olan kişiler için, çok önemlidir... Hayatına yeniden başlamak isteyenler... tükendiğini düşünenlere... karamsarlığa kapılanlara bir ümit ışığıdır....
Şundan bir kaç yıl öncesine kadar, her suç çeşidini işleyen suçluların bir proto tipi vardı.... İnsanlar birinin yüzüne gözüne, üstüne başına, eline ayağına, aldığı eğitime, yaşam standardına baktığı zaman ondaki suç işleme potansiyelini veya masumiyetini görürdü ve bilirdi... Son yıllarda toplum öyle bir Evrim geçirdi ki, aldığı eğitime, yetiştirilme şekline veya hayat standardına dahi bakmaksızın, herkeste suç işleme potansiyeli mevcut hâle geldi... Maalesef ki; Özellikle şiddet konusunda herkes birbiriyle yarışır halde.. kimisi eliyle ayağı ile dövüyor... Kimisi diliyle damağıyla dövüyor... Kimisi cüzdanıyla dövüyor..kimisiyse linç ederek vurup öldürüyor.. amiri de öldürüyor memuru da öldürüyor...çiftçisi de öldürüyor aşçısı da öldürüyor...hakimi de öldürüyor savcısı da öldürüyor... Doktoru da öldürüyor hastasıda öldürüyor... zengini de öldürüyor fakir'i de öldürüyor... Yani anlayacağınız, şiddet hayatın her alanında var artık...Ama kimse kendindeki kötü hasletleri görmüyor... herkes, suçlu olarak birbirini gösteriyor..
Meselenin özüne inildiğinde tüm suçların altında Allaha inançsızlık kavramının yattığı inkar edilemez bir gerçek.. insanlar Allah'ı ya camide ya da gökyüzünde arıyorlar... Melekleri ya gökyüzünde ya da cennette arıyorlar... Şeytanı cehennemde, cinleri ifritleri çok uzak yerlerde, dağlarda tepelerde arıyorlar...Peygamberler zaten asırlar öncesinde kaldı...Oysaki hepsi içimizde.. hepsi yanımızda yöremizde... Yalnız olmadığımızı bilsek Allah'a tam anlamıyla iman etmiş olacağız... Allaha tam anlamıyla iman eden kimse, yalnız olmadığını bilir..Ve hiç kimsenin olmadığı yalnız bir odada bile karıncaya dahi zulmedemez... Sürekli izlendiğini bilir...Ama olmuyor işte.... İmanda nasip işi....Güzel ahlakta nasip işi...
Yumuşacık bir kalpten, empati kurabilen bir idrak seviyesinden, tevazu ile yol alınan bir ömürden daha büyük bir rızık yoktur bu dünyada...
Hiçbir şeyiniz olmayabilir..madden rızkınız dar olsa dahi, bu hasletlere sahipseniz, dünyanın en zengini sizsiniz...Bir tek selam ile tüm melekleri ve tüm mânâ alemini başınıza toplayabilirsiniz... Şükredin...
Sultan ikinci Mahmud bir gün kılık kıyafetini değiştirip, tebdili kıyafet çarşı pazar dolaşmaya başlar.. Dolanırken bir kahvehaneye girer.. kahvehanede bulunan Herkes, ”Tıkandı Baba çay getir”, ”Tıkandı Baba oralet getir” diye Kahveciye emir buyurur.. Bu durum Sultan Mahmud’un dikkatini çeker.. neden bu adama "Tıkandı baba" diyorlar acaba diye düşünmeye başlar..
Sultan Mahmud da bir çay ister. Baba çayı getirir... Sultan;
”Baba sana niye Tıkandı Baba derler, anlatır mısın merak ettim” der... Tıkandı Baba ” boş ver evlat, uzun mesele” der ve geçiştirir.... Sultan ısrar eder..., baba da oturur sandalyeye.. başlar anlatmaya;
”Bir gece rüyamda bir sürü insan gördüm ve her birinin de bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğa çomağı sokup açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak oluğun içinde kırıldı ve akan su damlamaya başladı.
Sultan gazneli Mahmud'un, hizmetinden ve terbiyesinden dolayı çok sevdiği ve değer verdiği bir seyisi varmış... Seyisinin adı ayaz'mış.. Sultan, ilerleyen dönemlerde kendisini daha fazla görmek istediği için,seyis ayazı sarayın içinde görevlendirmiş ve sarayda çok önemli bir göreve getirmiş... Sultan kendisine çok değer veriyor...ve bunu da herkesin yanında belli ediyormuş...
onun, hazine odasına bile girmesine izin veriyormuş... Sarayın ileri gelenleri, hem onu kıskandıkları için hem de ilerleyen dönemde, ayaz'ın kendi yerlerine geçebileceği korkusuyla sultana;
"Efendim... ayaz kulunuz, her gün akşam olup saraydan ayrılmadan önce, elinde bir poşetle hazine odanıza giriyor.. muhtemelen hazinenizden bir şeyler yürütüyor" demişler... Maksatları seyis ataz'ı sultanın gözünden düşürmekmiş.. Sultan , ayaz'ın ahlakından Emin olmasına rağmen bir iş çıkışı kendisini bizzat takip etmiş...Seyis ayaz, yine her zaman olduğu gibi saraydan ayrılmadan önce hazine odasına girmiş... elinde götürdüğü poşetin içinden eski seyis kıyafetlerini çıkarmış.. üzerine giymiş.. ve kendi kendine;
"Bak Ayaz...Sen bir seyistin... Sultan seni aldı... Bu sarayda görevlendirdi... Hiçbir zaman nereden geldiğini unutma.. efendine karşı da sakın ha bir ihanet içinde bulunma" demiş... Sonra üzerindeki seyis kıyafetlerini çıkarmış... Poşetine koymuş... Sarayda giydiği kıyafetlerini giymiş.. hazine odasından çıkmış ve saraydan ayrılmış.. Sultan onun bu halini görünce; Seyis Ayaz'ın değeri onun gözünde bir kat daha artmış..Sultan, bu seyisin değerini biliyormuş... Ve Onu Üstün ahlakından dolayı seviyormuş... Fakat onun hem ne kadar dürüst hem de ne kadar akıllı olduğunu yanındakilere de ispat etmek için bir gün hepsini odasına toplamış... Oradakilere;
"Kıymetli vezirlerim ve hizmetlilerim... Şu anda hepinize izin veriyorum... Hanginiz bu odadaki neyi toplarsanız, sizindir...Elinizden almayacağım alıp götürebilirsiniz.." demiş.
Herkes odadaki kıymetli ne varsa ona saldırmış... Kimisi kavuğa, kimisi kafana, kimisi kıymetli mücevheratlara saldırmış..Seyis Ayaz, bir hamleyle Sultanın yanına gelmiş ve sıkıca sultanın kolundan yakalamış. Sultan Gazneli Mahmud'un yanındakiler şaşırmışlar.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!