Bir gözün hep arkasında kaldım. Göremedi garipliğimi bana sırtını dönenler. Oysa ben onların saçlarını gördüm. Saçları bakışları olsaydı keşke. Bir uzun bakış düşürseydi yoluma. Yollarım bir merdiven oldu bir rampa. Her adım atışımda şehrin bütün ayakkabılarımın bağlarını çözdüğünü gördüm. Ben bu şehre, bu yüzden hiç bağlanamadım. Aşk önce ayaklarımı terk etti ve sonra tüm şehri terk etti. Bu nedenle bu şehirde mutluluk içinde yürüyemedim. Herkes beni bırakıp gitti de, ayaklarıma terk etmeyi öğretemedim. Bu şehirde ayaklarım nasır tuttu ve ayakkabılarım yırtıldı da sevgiliye koşmayı başaramadım. Ya şehrin caddelerinde bir heykel gibi kalakaldım ya da dizlerimin üstüne çöktüm. Ben bu şehirde harabe olarak tek kendimi gördüm. Mutluluğum yıkık duvarlarımda açan çiçekler oldu bu şehirde. Bu yüzden tüm yıkık duvarlarıma devrik cümleler yazdım. Ben bu şehrin gazetelerinde ya kesik bir cümle ya da devrik cümle oldum. Oysa bir ezan sesi kadardı haykırışlarım; ama bir türlü dik duramadım minare gibi. Eğdi ve büktü beni bütün inançlar. Ya el öptüm ya secdeye kapandım. Kulakları buz tutmuştu insanların. Sesimi kimseye duyuramadım. İnsanlar sağırdı onlara ölmek üzere olduğumu anlatamadım. Sevgilinin ellerine düştüm. Parmak uçlarında piyano oldum da, tüm tuşlarımı yerinden oynattı da sevgili benli bir şarkı besteleyemedi yine de. Bütün şarkılarda yalnız notaları oynadım. İstedim ki, bir yalnızlık şarkısı olayım sevgilinin parmaklarında. Yine de beni anlayamadı. Barmak uçlarıyla çekip gitti hayatımdan. Hayatım, ölmüş bir bestecinin piyanosu oldu. Beyaz örtülür örttüler üzerime. Daha şarkılara yeni başlamıştım oysa. Tüm arınmalarıma ve yıkanmalarıma rağmen yine insan koktum. Eskiye döndüm böylece. Yine insanlığıma vurdum yalnızlığımı. İnsan, bir dağın yamacında görkemli bir ağaç olur da, ayılar ve kuşlar bilirdi kıymetini. Toprak saklardı köklerini. Ve ağaçların en çirkin yeri kökleriydi. Yine de çirkinliğinden beslenirdi, tıpkı benim gibi. Bir korkunun yamacındaydım. Bir ağaç kadar diktim aynı zamanda. Çirkinliğimden beslendim ama güzelliğimden aldım nefesimi. Yaprak yaprak havayı soludum. Ben en rahat nefesi temiz havada aldım. Lütfen, nefesizle kirletmeyin soluğumu. Güzel bir söz yoksa dudaklarınızda, bari nefesiniz değsin neyin yanık sesine. Belki, bir kamışın göl kenarındaki huzuru akar kulaklarıma. Sesiniz sağır etmez kulaklarımı. Duymadım daha, en güzel şarkıları. Yalnız notaları oynadım bu zamana kadar, şarkılar hep aşklardan bahsederken.
Toplumda görme kusurları çoktur.Örneğin çalış zengin ol derler.Oysa zenginliğin genetik olduğunu herkes bilir.Ya da çalışmayla zengin olunmayacağını sadece beş lira kazınıyorsan onu on liraya çıkarabileceğini herkes bilir.Yok işte beyninde bereketi düşünürsen evren sana karşılık verir ve bolluk ile bereketi kucağına döker gibi formüller sunar bazı kitaplar.Bazı bireysel gelişim kitapları ise acıdan kaçınma yollarını okurlarına göstererek doğru adreslere gitmelerini sağlamaya çalışır.Oysa insanı en doğru adrese götüren acıdır.Acı çekmeyen veya sıkıntıdan kaçan bir insan nereye ulaşabilir ki.Düşünün bir korkudan ve acı çekmekten korkan ve tir tir titreyen bir aydın topluma nasıl yön verebilir ki.Bu yüzden görme kusurlarına sebep olan bireysel gelişim kitaplarını bir kenara bırakıp olumsuz düşüncenin ve acı çekmenin insanın duygularını ne kadar dengede tuttuğunu bilelim. Mutluluk bizim ayaklarımızı yerden kestiği gibi unutmayalım ki acı ve mutsuzluk bizim yere basmamızı sağlar
Örneğin görme kusuruna sebep unsurlardan biri de aşktır.Bu yüzden zirvede başlayan aşklar inişe geçmeye mahkumdur.Basamak basamak yükselen aşklar ve yere sağlam basan aşıklar ise her zaman tırmanışa geçerler.Her basamakta acı çeke çeke doğru adrese ulaşırlar ve zirveye ulaşırlar.Asıl zafer budur işte.Bayrağı doruğa taşımak budur işte.
Toplumda en çok görme kusurları eğitimle insanlara verilmektedir.Örneğin oku derler.Oku ki adam olasın derler.Oysa okul ortamında çocuklara en çok boyun eğmeyi ve normalleşmeyi öğretirler.Korkmayı ve itaat etmeyi öğretirler.Çünkü okullar yetkiyle donatılmış yerlerdir. Okullarda ve asker ocağında en çok yetkiler kullanılır.Bu yüzden ceza kültürü hakimdir.Böyle yerlerde yaşamak için savaşmak gerekir.Askerler ya da öğrenciler hayatla savaşmayı, düşmanla mücadele etmeyi veya derslerle boğuşmayı öğrenirler.Etkilerin kullanıldığı yerler ise sadece sanat ortamlarıdır.Yazılan bir şiirin, okunan bir bestenin, çizilen bir resmin insanları etkilemesi lazımdır.Bu yüzden insanın en iyi eğitim aldığı yer sanattır.Fakat sanatın yetkili ağızlardan verildiği bir yerde öğrenciler bir resim yaptığında ya bulutları mavi yapar ya da beyaz.Bilmez ki bu bir görme kusurudur.Çünkü bulutlar ne beyazdır ne mavi.Gökyüzü içinde asla kendi şekillerini ve renklerini bulutlar bir türlü bulamazlar ve bir kadeh gibi boşaldıklarında en çok insanları sarhoş ederler.Çünkü bulutlar insanların gözlerine perde çekerler. Bu yüzden sanat yetkiden ve oligarşiden korunmalıdır.Özgürlüğün olduğu yerde sanatın ya da sanatın olduğu yerde özgürlüğün olduğu unutulmamalıdır.Sanat her şeyi yaşamak gerektiğini ve en çok özgürleşmeyi öğretir.Korkmamayı,başkaldırmayı, ağaç çizmeyi ve yine aynı ağaçta ölmeyi kısaca savaşmak için yaşamak gerektiğini sadece ve sadece sanat öğretir. Sanat alın teri döktürür.Alın terinin dökülmediği yerde kan dökülür.Önce yaşamak sonra savaşmak gerekir derim.
Alın teri dökmeyen bir millet kan döker.Yaşamasını bilmeyenler ölmeyi öğrenirler. PKK ölmeyi öğrenmiş bir milletin içinde zehir gibi dolaşır. Kan döker kan döker.Doğu yetkili insanların ceza kültürüyle değil sanatçıların etkili çalışmalarıyla kurtulur. Türkiye’nin emek ülkesi olması ve alın teri dökmesi gerek.Bir an önce tüketim çılgınlığından kurtulup üretime geçmesi gerek.
Yüreğimin, beynimin uyuyamadığı gecelerde, gözlerimi uykuya yumsam ne olacak ki. Başımı raylara koyar gibi koyduğum yastıkta senin tren gibi gelişine razıyken, yokluğun boynumu koparmakta. Canımı yakmaktasın. Gözlerimi yumarken uykuya, sensizliğe uyanmak korkusu bana ölüme gözlerimi kapamaktan daha kötü gelmekte. Sensiz yaşamak ölüme gözlerimi kapamaktan daha ürkütücü. Yüreğimde ve beynimde ahşap bir ev gibisin ve seni düşünmenin kapı gıcırtıları, ayak sesleri uykumu kaçırmakta hatta aklımı kaçırtmakta. Bir teselli veren düşünceyle trabzanlara tutunur gibi sana doğru çıkmaya çalıştıkça, kendimi merdiven boşluğunda bulmaktayım. Ah sevgili yüreğimdeki boşluğun ölüm odası gibi. Sopsoğuk bir duygu yaşatırken bana, saçların tül gibi savrulmakta yokluğunun ölüm odasında. Su dolu vazoda kuruyan güller bile benim kadar cansız değil. Nedir bana uykusuz gecelerde böyle bıraktığın? Sen gün gibi iken ben gece gibiyim ve aramızda her gün doğuşu kan kızılı rengiyle durmakta. Sana olan hasretim sabahın en soğuk saatinde yüreğime bir buz parçası gibi saplanmakta. Uykusuzluğumu yok say. Peki sensiz geçirdiğim gündüzlerimde gözlerimin haline bir bak. Uykusuzluk bile seni görememenin verdiği dehşetin yaptığı izleri yapamaz gözlerime. Öyle bir iz ki gözlerimdeki, sanki bir ölünün mezardaki ilk göz bebeklerinin akmasına benzer. Bana ne yaptın sevgili. Diğer sevgililerin yağtığı gibi bari beni yüreğimden vursan. Sen tüm geceleri kurşun gibi eritip gözlerime akıtmaktasın. Beni aşkın kör zindanlarına atmaktasın. Yokluğun ateşten lav beğenmek gibi. Yokluğun küçük ayak parmağımı dolaba çarpmak gibi. Yanarken de kıvranır ise ayak parmağını incittiğinde de. Sen her şekilde beni kıvrandırmaktasın. Her durumda canımı yakmaktasın.
Bırak sular seller gibi çağlayayım. Hiç mutlu edemedin beni, bari mutsuzluğu yaşayayım. Seni saçlarınla sevmek isterken, yüzüne gözlerinle tutunmak isterken neden kolsuz kanatsız bıraktın beni. Yoksa öldüremediğin kuşlar adına, yuvasını yıkamadığın kartal adına yüreğimden mi vurmak istedin beni. Gittiğim her yerde yaz mevsimleriyle azarladın beni. Dudaklarımdan söküp attın sevgi sözcüklerini.Yüreğimden bir çiçek gibi sokup attın iyi niyetimi. Sonra izledin ağaçların nasıl kuruduğunu, çiçeklerin nasıl solduğunu ve benim nasıl öldüğümü. Niçin bu kadar yalnız bıraktın beni?
Seninle başlamak isterken yürümeye, her iki adımda bir çiğnettin bana gururumu ve kişiliğimi. Seninle başlamak isterken şarkı söylemeye, vurdun kelepçeleri tüm benliğime.
Oysa hiç şiir okumamıştım ben. Oysa hiçbir şarkı takılmamıştı dilime. Gel ne olur gel diyebilecekken seninle aşka, git diyorum şimdi tüm heyecanlara.
Yüreğimde saklarken ağır ağır sızıları, sana açılmış sarmaşık gülleri gibi gelmek isterken, bir yerlere yıldırım düşürmek isterken şimdi gökyüzüsüz bir kuş gibi mahkum ettin beni mor kıvrımlar içine.
Telaşlı bir deniz içinde tedirgin gülümsemelere boğulurken oysa gözlerim hala masmaviydi. Çünkü seni görüyordum tüm maviliklerde. Çünkü yüreğimde temiz kalan hala bir şeyler vardı. Bunun adı sevdaydı.
Gümüş tozlu, altın varaklı yollardan sana gelmeyi düşlerken, her şey seninle ilgili iken, ayrılmanın vahşi tadını bana ezberlettin. Bütün saksılarıma vahşi orkideleri sen diktirdin.
Gül kokulu topraklardan, badem ağaçlarından, yamaçlardaki mor renkli menekşelerden, çorak bayırlardan, ve bol yıldızlı gecelerden başka nedir ki hayat.
Bir avuç dolusu suyu bir denizi ele geçiren kumandan edasıyla mutluluk içinde, kana kana içmek değilse nedir ki hayat?
Bir kum fırtınasının ardından her yer silik bir resme dönüşürken, yana yakıla Leyla’yı aramak değil midir aşk?
Bunca felaket altında, tonlarca su dolu bulutların dibinde, ince bir çiçek güzelliğiyle yaşamak ve bir aşk böceği beklemek değil midir tutkuyla yaşamak?
Her yeri sel sularının kapladığı bir coğrafyada, gözyaşlarına boğulmadan, bir gülümsemeyi bin nilüfer çiçeğine dönüştürmek değil midir hayat?
Bunca aptallığın olduğu bir dünyayı, aptallara bırakmak olmalıdır, akıllıca yaşamak.Ve bulutlara dokunmak bir damla yağmur için olmamalıdır.Cennetin içine bir cehennem azabı yalnızlığını taşımak ve cennet ırmakları içinde intiharı yaşamak olmamalıdır var olmak.
Bu dünyada hem yağmur hem ateş olmak zor.
Zor kendi şelalesinden yüreğine su serpmeler
Ateşten çiçekleri bulutların altında büyütmeler
Zor kutup güneşinin dibinde titreyip üşümeler.
Zor ağlarken gülüşmeler duygusal bölünmeler
Bana geniş evlerden bahsetme. Yüreğin geniş mi onu söyle. Ben coşkulu bir adamım. Yatağın sularımı taşırmadan akıtır mı? Dünyanın tüm ülkelerinde yaşayan insanlardan bana ne? Benim sınırlarımı sen çizebilir misin onu söyle? Durup durup güzel şehirlerden dem vurma. Ben bir sokak çocuğuyum, beni köşe başlarında gülerek karşılayabilir misin, yoksa ilk kavşakta taksiye binip kaçar mısın? Bana PKK' nın dağ kadrosundan söz etme. Sen de bana gül görünür müsün, diken gibi beni üzer misin onu de. Eline silah almana ne gerek var. Terör her yerde, gözlerinde, ellerinde ve sözlerinde... Yüreğimde bir bomba gibi patlar mısın? Sen gözlerimdeki çocuk bakışını, yüreğimdeki kadın sevgisini, aklımdaki bayrak sevgisini yok eder misin? Sen de kan dökerek yüreğimi ayrılığa ve hüzne böler misin onu söyle. Bana beyninin içindekileri tek tek dök. Aklının ve zekanın terleri sevgimiz için verelicek emek için yeterli mi onu göster. Bana düşünce dünyanda nefret kusan dudaklarını uzat. Öpeyim geçsin tüm bilinçaltına attığın yaraların. Beni mutlu edebilir misin söyle. Ben sana ne kürkler almak isterim, ne mücevherler boynuna takmak isterim. Ben seni her gece her gece soymak isterim. Söyle yıldızlardan daha güzel misin? Bunu utanmadan söyle ki soyunduğunda tüm ışıklar kapalı olsun. Karanlıkta göz kırpan afişte bir yıldız gibi dolabilir misin gecelerime. Seni öpe öpe kırmızı bir güle benzetebilir miyin onu söyle. Boynunda öpücükten bir gül, yanaklarında öpücükten kıpkırmızı bir lale, dudaklarında bir karanfil kondurabilir miyim? Peşinde bir pervane gibi dolanır mıyım onu de. Yoksa sonsuza kadar sus. Suskun kelimeler gibi yüreğimin lügatinde öl. Yüryüzünden kaybolup gitmiş diller ve milletler gibi yanımdan kaybol git. Bana bir iki şiire mahkum kısır duygular içinde boğuşan ülkeler gibi bir yaşam sunacaksan eğer, bana krallıklar sunma. Ben bir çoban olmak isterim koyunlarına piyano ve keman çalan. Sen şehrinde kaval çalmaya ve zil zurna gibi sarhoş olmaya devam et. Bari koyunları kurtlardan korurken, karanlıkta göz kırpan afişte bir yıldız gibi dolabilir misin gecelerime onu söyle.
Su desem yağmur olur. Toprak desem heyelan olur. Buna rağmen gözyaşlarımla dolarım da bir türlü ağlayamam. Ah sevgili bir ağlasam, bulutlar kupkuru kalır. Ah sevgili bir ağlasam, yüreğimden sellerle sürüklenirsin, heyelanlarımın altında kalırsın. Gel gör ki, bir türlü ağlayamam. Bir çiy olurum da yaprakta, takılır kalırım üzerinde. Şöyle bir toprağa düşsem, yer çimenlerle dolar, toprak çiçeklerle fokur fokur kaynar. Nedense, boşlukta asılıp kalan bir elma gibiyim. Ne tutunacağım bir dalım olur ne de bana sahip çıkacak bir ağaç bulunur. Boşlukta öylece aslıp kalırım. Boşluk yer bitirir beni. Rüzgarlar dolar içime, bir üşümedir başlar böğrümde. Ah sevgili bir ağlayabilsem, hiçbir değerin kalmaz gözümde. Öyle düşersin ki gözümden, toza karışır beraklığın. Ya çamur olur kaderin ya girersin mazgallardan içeri. Fareler bile geçer gider yanından. Karışırsın dünyanın kirli kanına. Temiz bir yüreğe rastlayamazsın. Bir daha geri dönemezsin. Dönsen de bir daha bulamazsın ki beni. Ah sevgili bir ağlayabilsem, atlar koşar yaylalarda. Dağlar, nal sesleriyle titrer de, büyüklüğünü vururlar sırtlarına. At dağ olur, dağ at olur. Bir ağlasam bir daha ne sen ben olabilirsin ne de ben sana dörtnala gelebilirim. Ah sevgili, o kadar severken seni, gözlerimde beni ağlatacak bir gözyaşıya dönüşememen çıldırmaktadır beni. Seni dağlar kadar severken, bir damla gözyaşıya benzeyememen un ufak eder beni. Ah sevgili bir ağlasam, yumurtadan yeni çıkmış bir civciv kadar özgür olurum; hatta her sabah güneşin yükseldiği saatlerde gagamla gün ışıklarını yutarım. Senin saraylarında yaşamaktansa, kendi çöplüğümde horoz olurum. Öyle bir mutlu olurum ki, sen güneş, insanlar ayçiçeği olurken, ben gölgede bir çimen olurum. Senin ışıklı dünyanda yaşamaktansa, kendi karanlığımda yıldız olurum. O bile yeter bana. Senin yanında dik durmaktansa, sensiz ve gölgede bir çimen gibi boynu bükük durmayı tercih ederim. Hiç olmazsa yalınlığımla, sadeliğimle yaşarım. Bir ağlasam gözyaşlarıma katarım seni, bir ağaç gövdesi olursun, bir kütük olarak yazarım seni ormanın kitabına. Ondan sonra kuşlar yormaz beni, yollar yormaz beni, koşmak yormaz beni. Sevmekten yorulmam bir daha. Denize doğru uzanan bir kara parçası gibi, hem mavilere ayaklarımı sokarım hem de senden uzak olmanın keyfiyle ufka doğru bakarım. Nedir sanki seni bu kadar önemli kılan. Sen olmazsan da bu yürek yine sever. Ah bir yüreğimden atabilsem seni. Öyle yerleşmissin ki yüreğime, bereketli bir tarlanın ortasındaki kaya gibisin. Ne oynatabilmekteyim seni ne de söküp atabilmekteyim seni. Her şey değişecek bilmekteyim. Ah bir ağlabilsem, sellerime katarım seni ve sonra söküp atarım seni.
Bazıları bu dünyada bulunur, bazıları ise kaybolur. Bazıları yaşar, bazıları ağlar, bazıları ise yazar. Seni yazdım ağaçların her birine. Seni anlata anlata tüm ormanı dolaştım. Eğer neler yazdığımı merak edip ormanda dolaşsaydın, kaybolurdun. Sonra beni saçına dağ çiçeklerini takmak için bekler bulurdun. Oysa sen yaşamayı değil, orada burada bulunmayı tercih ettin. Yok Amerika'nın New York şehrindeki 5. Caddede'yim dedin. Yok şu an Eyfel Kulesi'nin en tepesinden gülücükler yağdırmaktayım Paris'e dedin. Bir oraya gidip, güneşin batışını seyrettin. Bir şuraya gidip, Boğaz'a karşı çayını içtin. Onunla, bunanla dost meclislerinde bulundun. Bulunduğun her yerde şarkılar söyledin, vücudunu sergiledin. Senin sanattan anladığın hep bu oldu. Ne bir resim yaptın ne de bir şiir yazdın. Ellerim güzel dedin, ama parmakların bir tuşa değmedi. Hep piyano başında poz verdin. Dudaklarım güzel dedin, ama bir hoş seda bırakamadın göklerde. Bir gökdelenin altında eteğin havalandı hep. Tüm bakışları üzerine çektin, ama magazin sayfalarındaki dilberler gibi çöpe gittin. Tüm dünyayı dolaşıp durdun da, yaşamanın kendi ayakları üzerinde durmak ve kendine ait bir dünya kurmak olduğunu bir türlü öğrenemedin. Onun, bunun parasıyla gezip durdun. Bu yüzden yanında hep eli cebinde adamlar bulundu. Bunun bile sana büyük bir hakaret olduğunu kestiremedin. Benim yanımda bulunmak sana zor geldi. Oysa sana yanımda ol demedim ki. Yüreğime gir, ruhumun berrak sularından iç dedim. Benimle yaşa dedim. Sen ise sıradan bir apartman dairesinde yaşayamam dedin. Kapıyı çarpıp gittin. Bana Moskava'dan, Londra'dan, Miami'den mesaj gönderdin. Çok mutsuz olduğunu, ağlayıp durdurduğunu belirttin. Bir şeye çok sevindim. Hem ağlamayı hen de yazmayı öğrendin. Umarım bundan sonra yaşamak ile bulunmağın aynı şeyler olmadığını da öğrenirsin. Kimin yanında bulunduğun önemli değildi, kimin yanında aşkı, sevgiyi, iyi niyeti yaşadığın önemliydi. Eski çamlar bardak oldu artık. Umarım bundan sonra, sana aşkı yaşatacak ve seni bulunduğun durumdan kurtaracak birini bulursun. Çünkü ben sıradan apartman dairesinde kendime ait bir dünya kurdum. İyi günde, kötü günde yaşayacağım bir eş buldum. Yaşamak üretmek ve çalışmak demekti. Birlikte el ele vererek çalışıp üretilen, yaşamak budur denilen, bir birlikteliği seçtim.
Belki seni unuturum. Vazgeçerim bembeyaz çiçeklere bakmaktan. Vururum yüreğimi dağların sırtlarına. Uçurumlara baka baka belki seni unuturum. Şiir yazmaktan usandım. Roman yazdım, kelime kelime seni anlatan. Saçlarının renginde gün batımı manzaraları çizdim. Belki seni görmekten vazgeçerim diye göz kapaklarımı diktim. Yine de seni hatırladı bu yürek. Söz dinletemedim ona. Yüreğim yana yana yine de seni diledi. Seni istedikçe başımdan aşağı kaynar sular indi.
Belki seni unuturum. Çünkü bu benim yaşantım değildi. Sadece bana yaşattığın buydu. Ve ben samanlıkta iğne arar gibi bir sevgi, bir aşk ararken; saman alevi gibi kapladın bütün dünyamı. Ben gün yüzü görmek isterken, karanlık bir dünyayı miras bıraktın bana. Oysa ne çok isterdim bembeyaz bir güle bakar gibi sana bakmayı. Ve mis gibi kokan bir çiçeği koklar gibi yanında cennet bahçelerinin kokusunu duymayı ne çok isterdim.
Hep bana gözlerin ne güzel derdin. Oysa hiç anlamadın değil mi o gözlerin bana hiç mutluluk göstermediğini? Yayla kuşlarının bakışlarına benzetirdin bakışlarımı. Ama hiç anlamazdın kanatlarımın ne derece kırık olduğunu. Alırdın başını giderdin. Ah bir bilsen beni ne çok üzerdin. Sen giderken kurt görmüş bir kuzu gibi korkardım ve ağlardım. Beni karanlık bir dünya içinde bembeyaz bir kuzuya çevirirdin.
Oysa ki masal gibi gelmiştik bir araya. Aşk iksirinden içmiştik doya doya.Uzun kış geceleri sen başını omzuma yaslar hülyalara dalardık. Sen kızıl renkli saçlarınla, sütun gibi bacaklarınla bir antik şehre benzerdin. Ben seni keşfederdim. Aşk yağmurları yağardı üzerimize.Şimdi ne oldu bize. Ne çabuk bitti bu rüya. Ardında kaldı kapkara bir dünya.
Senin yanında kendimi hep bir suçlu gibi hissettim. Bir daha gün yüzü göremeyecek bir idam mahkumunun sabahın ilk ışıklarıyla gözyaşı dökmesi gibiydi sana olan sevgim. Hep bir umut ışığı bekledim senden. Sen ise benim ayaklarımı yerden kestin. Ben bunu ilk önce aşk zannettim. Sonradan anladım bunun bir ölüm oyunu olduğunu. Sonradan anladım bir intihar yüreğiyle seni sevdiğimi ya da darağacında aşk tadında bir meyve olduğumu. Sen aşkı benimle tattın. Ben ise her gün can cekişmenin acısını yaşadım. Sen benden ruhumu ve içtenliğimi aldın. Geride posa halinde bedenimi bıraktın. Bana bir güzellik bırakmadın.




-
Adem Korkmaz
Tüm YorumlarOsman DEMİRCAN Henüz tanışalı iki ay oluyor.Son derece mütevazi,alçak gönüllü,yüreğinizi onun ellerine emanet edebilirsiniz.Sizi üzmeyecektir emin olun....