XIX ince fikirli ve bir kasavetsiz, kadavrasıyım ölümün; savulun leşler…,
anam ağladığında ya da canım yandığında değil, hayatın kokutulmasında, ziyana uğratılmasında ağlarım ben; kadir bilmezler, şeref yoksunu, tıynetsiz, seciyesiz, adi ve aşüfteler ve hamlar elinde…,
hayata yaklaşımını sevdim senin en çok ben, sonra; bakışlarının dipsiz derinliği, büyüsü ve afacanlığını, geriye kalan etini/kemiğiniyse iyi günlerde kullan,
içelim göz/göze gözlerimizi, doldurup aşk tasımıza…; sağlığımıza, hayatta oluşumuza ve yarınlara,
anlatamıyorum…, bu dramatik hayatın yıllarının öyküsünü, ki doksan/dokuzluk bir tesbih ipine dizip, kandil ışığında okudum çilesini, ve kayıt altına aldım, yanık ney nefesleri eşliğinde…,
evet, teslim etmek gerekirse akıl yoğun, hem gönül yoğun ve hem de emek yoğun bir şölendi acılara çalışmak, nefes tüketmek ve yorulmamak, böylesi bir uğraşla…;
katmer katmer döşedik biz ledün ilmini bu dünyanın, sevgisizlikten bütün bütün çöle dönmüş üstüne ki, yağmur ormanı olsun sineler için…,
kan damlasın benizlerinden, yaşlanmasın insanlar göz göre göre ve kalmasın gözleri; fersiz…,
lüle lüle yürekli ve elips nazarlı zarif kızçeler, arslan pençeli delikanlılar, kavruk nesil ana/babalarının enkaz genlerini, ıslah ettikçe, yayılmadığı tek kuş uçmaz kervan geçmez ücrası, kalmayacak yeryüzünde muhabbetin, çok yakın bir gelecekte inanıyorum,
denizdeyim…, tam karşısında, kıpırtısızlığını delecek ilk dalgayı yakalamak için, gözlerimi kırpmadan bekliyorum…, kafamı kaldırıp bir an göğe baksam, yine orada bilirsin, o şımarık, tembel ve inatçı bulut…,
neden anlamak bu kadar zor ve hayat, bu kadar zor olmak zorunda mı, senkronize kederlerimiz ya hû;
ah kalbimin kamburu aşk, içimin güvesi…, ve üvey düşlerimin silsilesi sağlamlardan el almış efendisi, bırak beni; acının eşiğindeyim, telaşla düşüyorum maviden, oysa sen inatla, yüzümde susan nehre atıyorsun kendini, yalvarıyorum sana, kemirip bitir senden kalan ne varsa, her sabah aynı ezan sesi geçerken uykumdan, ah hüda, al bu sevdayı benden…,
ve mahmur yüreğim, sesin kısılana dek ağla şimdi..., ah;
çekip gittin gurbetinden, ki tutucu bir adamım ben çok doğru, bir yol tuttu mu; geriye çevrilmem öyle kolay kolay, yalnız bir tek, geri çevrilmenin muhabbete gitmek, anlamına geldiğine inanırsam, yön tanımaz olurum ve kararır gözlerim,
ah evet; çizgisi orta yerde, bağnazıyım gerçek hayatın…, peki şimdi söyle güzel kardeşim, tam olarak sen nerdesin, bak kaç ömürdür burdayım, bu denizin karşısında…, ve ne kadar zaman oldu, yine hiçliğimle bekliyorum, kıpırdamadan, eylemsiz…; intiharı seçmiş bir balina kadar ölü, kıyıya vurmuş ve cansız…,
bulutlar renk değişmez mi hiç, hep o puslu gri, (kaç gündür aralıksız yağan) /bir iç ses daha evet/ sıkılmaz mı inatçı bulut çakılı kalmaktan, hep aynı hoşnutlukta…;
renklerden gri, gri, gri, tepemden bana bakar, beyazlar kirlide…, /hey; hep maviyi bekleyen, /çekil aşağımdan; deniz suyu, köpük, bulanık burnumun ucu…; bir fecirde, çok yakın ve uyanıktım sana, ama bu gri sabahta çok uzaksın evet; ah;
XVIII sıhhıye köprüsünün ömür törpüsü uğultulu pisliğinden, kuduz köpekten kaçar gibi kaçıp, kibirsiz mimarisi ve geniş, huzurlu ön avlusu ve bilge sütunları olan, dil/tarih/coğrafya fakültesi önünden geçerek, ankara radyosu bahçe saatine baktım, 09:25;
yani günümüz insanlarının, birbirini arayabilir olduğu \medenî\ vakte, otuzbeş kalaydı ve, anladım ki hikmetleri bilinmediğinde trafik ışıkları, aptallaradır…, oysa ki basit arkadaş; sabırsızlanmadan sükûnetle kırmızıda bekleyip, yeşilde mutluluk içinde geçeceksin karşıya, şu kirli sarıya gelince, hayat onu takmaz ve hazır da olmaz kimse zaten, ki bir anlıktır…,
ve susuzluktan içi yangın yeri olan maşuk; hokkabazın şapkadan tavşan çıkarması gibi, sunamam sana bir cam kâse dolusu su, iç okyanus gözlerimi kana kana ki, dualarım, içini daha da kanatacak kızıl gonca gül gibi…,
o güzelim iki yanı körpe çınar ağaçlarıyla bezeli yolun, çamur deryasına bulandığı gece, ayaklarım yere değmiyordu sanki, inerken çankayadan kızılaya, atasız bulvar önlerine…, aşkın bulvarında ve ışıl ışıldım, canına susamış bir cellatla geçen, bunca yıllık yıkıntıdan, virâneden çıkmış, delişmen bir delikanlının; yürek gücüyle…, kırkından sonraki meşkin, transandantal ve gizemli boyutlarını, seyridir; aşk…,
ki hey cellat; yine de muhabbete yaşama anlayışı tanıman, gözüne sokulmuş bir eros oku değil midir…, ey ruhu kana bulanmış cani, hayat trafiği işte, hayat trafiği, celladını durduruyor vuslat cinayetleri, kırmızıda…,
bir martı kalbimi leş niyetine didikliyor ve goncalarındaki hakikate aklımın ermediği, bir gül bahçesi soluyordu sanki kalbimde…,
ve işittik, /tamam mı dedi…, gaiplerden bir sesti, duyduk…; sol yanım liğme liğme, alıp bir morg masasının üstüne attım öylece attım solumu; soluğumu, rayından fırlamış bir tren kadar şaşkındım, etrafa saçılan eşyalar gibi, anlamsızdım,
içimin çatlağından sızan korku, aklımın tavanından yüreğime damlıyor; küfff kokusu, nem kokusu, ölülü masada sol yanım, zuhûratın tâbisi tel örgümüzdeki, parçalarımı topluyorum…,
bir martının gözlerini oyup, çıkmış gözlerinin yuvalarına, iki okyanus bilye yerleştiriyorum, öylece…;
bir kardan adama havuçtan burun yapar gibi, musafahasız, böyle hazin, noksan ve tamamlanmamış, tek kelime edemezken sükûtuna, ve o buz gibi masada, sol yanım ezik bir gül gibi ağlarken, böylece,
böylece son bulmalı, zincirlikuyunun asrî kokusu…, karacaahmetin derviş gülüşü, ah;
ah; aşk…, yüreklerimizin buzulunda, kızakla kayan bir çocuğun, hırkasına sakladığı çekiç ile kırmasıydı buzu…,
ve kulaç attık farklı iklimlerin soğuğuna ve, şimdi titriyoruz tir\tir, ayrılık deyince..., ki ayrılık, yüzümün atlasına sinen, çam kokusu ile, kar tebessümleriydi…,
bu son sözümüz olsun varsın, tamam dedik, bitsin…, söz verelim peki, orta mescid kıraathanesinin, ikramı kabul görmez bir fincan kahvesinin hatırsızlığına…,
peki ve bir peki daha, öyle duruyorum karşında, tamamlanmamış bir sapak çayevi heykeli gibi, öyle duruyorum, taş kesilmiş bir taş bağırlı gibi,
XIX
ince fikirli ve bir kasavetsiz,
kadavrasıyım ölümün;
savulun leşler…,
anam ağladığında ya da canım yandığında değil,
hayatın kokutulmasında,
ziyana uğratılmasında ağlarım ben;
kadir bilmezler, şeref yoksunu, tıynetsiz,
seciyesiz, adi ve aşüfteler ve
hamlar elinde…,
hayata yaklaşımını sevdim senin en çok ben,
sonra;
bakışlarının dipsiz derinliği,
büyüsü ve afacanlığını,
geriye kalan etini/kemiğiniyse
iyi günlerde kullan,
içelim göz/göze
gözlerimizi, doldurup aşk tasımıza…;
sağlığımıza, hayatta oluşumuza ve
yarınlara,
anlatamıyorum…,
bu dramatik hayatın yıllarının öyküsünü,
ki doksan/dokuzluk bir tesbih ipine dizip,
kandil ışığında okudum çilesini,
ve kayıt altına aldım,
yanık ney nefesleri eşliğinde…,
evet,
teslim etmek gerekirse akıl yoğun,
hem gönül yoğun
ve hem de emek yoğun
bir şölendi acılara çalışmak,
nefes tüketmek ve yorulmamak,
böylesi bir uğraşla…;
katmer katmer döşedik biz ledün ilmini
bu dünyanın, sevgisizlikten bütün bütün
çöle dönmüş üstüne ki,
yağmur ormanı olsun sineler için…,
kan damlasın benizlerinden,
yaşlanmasın insanlar göz göre göre
ve kalmasın gözleri; fersiz…,
lüle lüle yürekli ve elips nazarlı zarif kızçeler,
arslan pençeli delikanlılar,
kavruk nesil ana/babalarının enkaz genlerini,
ıslah ettikçe, yayılmadığı
tek kuş uçmaz kervan geçmez ücrası,
kalmayacak yeryüzünde muhabbetin,
çok yakın bir gelecekte inanıyorum,
Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar,
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım,
Bir haykırsam belki duyulur sesim,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.
Kaderim bu böyle yazılmış yazım,
Hiçkimsenin aşkında yoktur gözüm,
Bir yalnızlık şarkısı çalar sazım,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.
Çekmediğim dert kalmadı dünyada,
Hangi gönle girdimse kaldı izim,
Taşa geçer kendime geçmez sözüm,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.
zeki müren
denizdeyim…,
tam karşısında,
kıpırtısızlığını delecek ilk dalgayı yakalamak için,
gözlerimi kırpmadan bekliyorum…,
kafamı kaldırıp bir an göğe baksam,
yine orada bilirsin,
o şımarık,
tembel ve inatçı bulut…,
neden anlamak bu kadar zor ve hayat,
bu kadar zor olmak zorunda mı,
senkronize kederlerimiz ya hû;
ah kalbimin kamburu aşk,
içimin güvesi…,
ve üvey düşlerimin
silsilesi sağlamlardan el almış efendisi,
bırak beni;
acının eşiğindeyim,
telaşla düşüyorum maviden,
oysa sen inatla,
yüzümde susan nehre atıyorsun kendini,
yalvarıyorum sana,
kemirip bitir senden kalan ne varsa,
her sabah aynı ezan sesi geçerken uykumdan,
ah hüda,
al bu sevdayı benden…,
ve mahmur yüreğim,
sesin kısılana dek ağla şimdi...,
ah;
çekip gittin gurbetinden,
ki tutucu bir adamım ben çok doğru,
bir yol tuttu mu;
geriye çevrilmem öyle kolay kolay,
yalnız bir tek,
geri çevrilmenin muhabbete gitmek,
anlamına geldiğine inanırsam,
yön tanımaz olurum ve kararır gözlerim,
ah evet;
çizgisi orta yerde,
bağnazıyım gerçek hayatın…,
peki şimdi söyle güzel kardeşim,
tam olarak sen nerdesin,
bak kaç ömürdür burdayım,
bu denizin karşısında…,
ve ne kadar zaman oldu,
yine hiçliğimle bekliyorum,
kıpırdamadan, eylemsiz…;
intiharı seçmiş bir balina kadar ölü,
kıyıya vurmuş ve cansız…,
bulutlar renk değişmez mi hiç,
hep o puslu gri,
(kaç gündür aralıksız yağan)
/bir iç ses daha evet/
sıkılmaz mı inatçı bulut çakılı kalmaktan,
hep aynı hoşnutlukta…;
renklerden gri, gri, gri,
tepemden bana bakar,
beyazlar kirlide…,
/hey;
hep maviyi bekleyen,
/çekil aşağımdan;
deniz suyu,
köpük,
bulanık burnumun ucu…;
bir fecirde,
çok yakın ve uyanıktım sana,
ama bu gri sabahta çok uzaksın evet;
ah;
XVIII
sıhhıye köprüsünün
ömür törpüsü uğultulu pisliğinden,
kuduz köpekten kaçar gibi kaçıp,
kibirsiz mimarisi ve
geniş, huzurlu ön avlusu
ve bilge sütunları olan,
dil/tarih/coğrafya fakültesi önünden geçerek,
ankara radyosu bahçe saatine baktım,
09:25;
yani günümüz insanlarının,
birbirini arayabilir olduğu \medenî\ vakte,
otuzbeş kalaydı ve,
anladım ki hikmetleri bilinmediğinde trafik ışıkları,
aptallaradır…,
oysa ki basit arkadaş;
sabırsızlanmadan sükûnetle kırmızıda bekleyip,
yeşilde mutluluk içinde geçeceksin karşıya,
şu kirli sarıya gelince,
hayat onu takmaz ve hazır da olmaz kimse zaten,
ki bir anlıktır…,
ve susuzluktan içi yangın yeri olan maşuk;
hokkabazın şapkadan tavşan çıkarması gibi,
sunamam sana bir cam kâse dolusu su,
iç okyanus gözlerimi kana kana ki,
dualarım,
içini daha da kanatacak kızıl gonca gül gibi…,
o güzelim iki yanı körpe çınar ağaçlarıyla bezeli yolun,
çamur deryasına bulandığı gece,
ayaklarım yere değmiyordu sanki,
inerken çankayadan kızılaya,
atasız bulvar önlerine…,
aşkın bulvarında ve ışıl ışıldım,
canına susamış bir cellatla geçen,
bunca yıllık yıkıntıdan,
virâneden çıkmış,
delişmen bir delikanlının;
yürek gücüyle…,
kırkından sonraki meşkin,
transandantal ve gizemli boyutlarını,
seyridir; aşk…,
ki hey cellat;
yine de muhabbete yaşama anlayışı tanıman,
gözüne sokulmuş bir eros oku değil midir…,
ey ruhu kana bulanmış cani,
hayat trafiği işte,
hayat trafiği,
celladını durduruyor vuslat cinayetleri,
kırmızıda…,
bir martı kalbimi leş niyetine didikliyor ve
goncalarındaki hakikate aklımın ermediği,
bir gül bahçesi soluyordu sanki kalbimde…,
ve işittik,
/tamam mı
dedi…,
gaiplerden bir sesti,
duyduk…;
sol yanım liğme liğme,
alıp bir morg masasının üstüne attım
öylece attım solumu; soluğumu,
rayından fırlamış bir tren kadar
şaşkındım,
etrafa saçılan eşyalar gibi,
anlamsızdım,
içimin çatlağından sızan korku,
aklımın tavanından yüreğime damlıyor;
küfff kokusu,
nem kokusu,
ölülü masada sol yanım,
zuhûratın tâbisi tel örgümüzdeki,
parçalarımı topluyorum…,
bir martının gözlerini oyup,
çıkmış gözlerinin yuvalarına,
iki okyanus bilye yerleştiriyorum,
öylece…;
bir kardan adama havuçtan burun yapar gibi,
musafahasız,
böyle hazin, noksan ve tamamlanmamış,
tek kelime edemezken sükûtuna,
ve o buz gibi masada,
sol yanım ezik bir gül gibi ağlarken,
böylece,
böylece son bulmalı,
zincirlikuyunun asrî kokusu…,
karacaahmetin derviş gülüşü,
ah;
ah;
aşk…,
yüreklerimizin buzulunda,
kızakla kayan bir çocuğun,
hırkasına sakladığı çekiç ile kırmasıydı buzu…,
ve kulaç attık farklı iklimlerin soğuğuna ve,
şimdi titriyoruz tir\tir, ayrılık deyince...,
ki ayrılık,
yüzümün atlasına sinen,
çam kokusu ile,
kar tebessümleriydi…,
bu son sözümüz olsun varsın,
tamam dedik,
bitsin…,
söz verelim peki,
orta mescid kıraathanesinin,
ikramı kabul görmez bir fincan kahvesinin hatırsızlığına…,
peki ve bir peki daha,
öyle duruyorum karşında,
tamamlanmamış bir sapak çayevi heykeli gibi,
öyle duruyorum,
taş kesilmiş bir taş bağırlı gibi,