Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Selin Sonsuz
Selin Sonsuz

PRİMUM NON NOCERE....

  • arzu_m23.01.2004 - 22:30

    G E R Ç E K D O S T.....

  • spot20.01.2004 - 21:04

    disco ışıkları....

  • spot20.01.2004 - 21:04

    anlık....manasında da kullanırız tıpta..

  • spot20.01.2004 - 21:03

    nokta...

  • ebru gündeş20.01.2004 - 21:02

    Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın
    Gelmeyince üzülüp perdeyi kapatmışsın

    Kalbindeki derdine derman olmaya geldim
    Sakın artık üzülme sende kalmaya geldim

    Yıllar var ki hasretim o gülyüzüne
    Kararlıyım bu gece senin olmaya geldim

    Benim için ağlayıp, hep gözyaşı dökmüşsün
    Yollarıma bakıpta hep boynunu bükmüşsün

    Kalbindeki derdine derman olmaya geldim
    Sakın artık üzülme senin olmaya geldim…

    Bu şarkıyı hatırlatıyor...
    Bence bu şarkıyı en güzel yorumlayan kişi o...

  • hz.ali17.01.2004 - 00:01

    zülfikarın sahibi...

    sahabalerden....

  • koca17.01.2004 - 00:00

    kocamak

    bazı lehçelerde ^^yaşlanmak^^ manasında kullanılıyor...

  • koca17.01.2004 - 00:00

    sizi karı koca ilan ediyorum...
    ayaklara basılır...

    birkaç yıl sonra.....

    karııııııııııı
    benim pabuçlarım nerde....?

    gene mi bulamadın heriffff?

  • adalılar16.01.2004 - 23:58

    sıcak insanlar...

    bkz.ADA

  • ahmet altan11.01.2004 - 21:21

    Şarkı Söyler Gibi...

    Milyonlarca yıldan beri akan hayat, her rüzgar değdiğinde değişen egzotik bir çiçek gibi biçimden biçime, renkten renge, kokudan kokuya geçerken, iki şey hiç değişmeden, bu değişimi sırtında taşıdı. Aşk ve cinayet.
    Hayat, canavar bir ipekböceği gibi kozasını hep öldürmekle sevmenin etrafında ördü.
    Ve insanlar hiç durmadan hep bu iki vazgeçilmez tutkuyu, öldürmeyi ve sevmeyi anlattılar.
    Niye öldürdüklerini ve niye sevdiklerini keşfetmeye çalıştılar.
    Bazen sevdikleri için öldürdüler, bazen öldürdükleri için sevdiler.
    Geliştikçe, cinayetlerini daha büyütüp savaşları icat ettiler.
    Cinayetlerini özgürleştirirken, garip bir şekilde cinayetlerinden değil, aşklarından korktular.
    İnsanların topluluklar halinde karşı karşıya gelip ayni anda bir çok cinayeti bir arada işlemesiyle oluşan savaşlar, bu cinayetleri herkesten iyi planlayan komutanları yarattı. Komutanlar daha iyi komutan olup başka komutanlardan daha fazla adam öldürebilmek için insanlara 'yaşamın ' önemli olmadığını anlatmaya başladılar.
    'Ölün, ' dediler 'kabileniz için ölün, kralınız için ölün, padişahınız için ölün, bayrağınız için ölün, vatanınız için ölün.'
    Kabileler, krallar, padişahlar, bayraklar, sınırlar değişti, ama öldürmek hiç değişmedi.
    İnsanlar cinayetlerle ölüp aşklarla çoğaldılar.
    Cinayetlere kutsal isimler bulundu, kahramanlık, cesaret, şehadet icad edildi.
    Savaşa giden Romalı lejyonerler kendi ölümlerini kabul ederek selamladılar komutanlarını.
    - Ave Sezar, ölüme gidenler selamlıyor seni.
    İspanya iç savaşında faşistler cinayeti daha da yücelttiler. İki kelimelik korkunç sloganlarını kazıdılar tarihe.
    -Viva muerta. ('Yasasın ölüm.')
    Bir insanın hayatının 'önemsiz' olduğu kılıçlarla kazındı insanların aklına.
    'Bir hayat hiçbir şeydir.'
    Ve, Andre Mlraux, Fransızların bu ünlü yazarı ve kültür bakanı, toplu cinayetlere kurban gidenlerin tarihi cevabını verdi komutanlara:
    -Bir hayat hiçbir şeydir, ama hiçbir şey bir hayat değildir.
    Hiçbir şey olan bir hayatla, bir hayat olmayan hiçbir şey arasına sıkışan insanların aşklarını romanlar, savaşlarını tarih anlattı.
    Aşk da savaş da aynı şekilde ilgi çekiciydi.
    Belki de cinayetlere ve savaşlara olan tutkuları yüzünden, insanlar aşklarını da savaşlara benzetmeye başladılar.
    Saldırılar, karşı saldırılar, geri çekilmeler, pusular ve ihanetler yerleştirdiler aşkların içine.
    Aşkta da fetihler, fatihler, zaferler, yenilgiler, güçlüler, kurbanlar vardı.
    Aşk da savaş gibi taraflardan biri teslim olana kadar sürüyordu, aşkta da savaşlar gibi sonuçların arasında beraberliğe yer yoktu.
    Aşkta da savaşta olduğu gibi güçlüler kazanıyor, güçsüzler kaybediyordu. Aşkta da savaşta olduğu gibi güçlüler soğuk ve vahşiydiler.
    Asurluların çocukları olan Suriyeliler, Mezopotamya ikliminin bereketli savaşları ve aşklarını yaşarken o korkunç atasözünü buldular.
    'İki yürekten biri soğuk biri sıcaktır, sıcak olan yüreği çöpe atarlar, soğuk olan yürek pırlanta değerindedir.'
    Güçlünün ve güçsüzün, kazananın ve kaybedenin bulunduğu yerde mutluluğun olmayacağını keşfettiklerinden olsa gerek, insanlar bir şairin ağzından 'mutlu aşk' olmayacağını ilan ettiler.
    'Hiçbir şey olmayan' hayatların cinayetlerinden ve aşklarından mutluluk yerine acı çıkıyordu. Cinayetlerde ve savaşlarda acı vardı, aşklarda da acı vardı.
    'Niye bu kadar çok acı var' sorusunun cevabi ise bulunamıyordu.
    Viyana valslerinin en büyük ustası Strauss, karısını kederiyle baş başa bırakarak terk ettikten sonra acılarla sarsılan aşklarını yaşamış ve bir gün karasıyla yeniden karşılaşmıştı.
    Kadın herkesin kendi kendine sorduğu soruyu Strauss'a sormuştu.
    - Niye çektik bunca acıyı?
    Strauss kısa bir cevap vermişti.
    - Müzik gibi, hiçbir nedeni yok.
    'Niye başkasının oğlu değil de benim oğlum öldü, ' sorusunun cevabı böyleydi.
    -Müzik gibi, hiçbir nedeni yok.
    'Bu acıları niye ben çektim, ' sorusunun cevabı da aynıydı.
    -Müzik gibi, hiçbir nedeni yok.
    Hayat kozasını, cinayetlerle aşkların çevresinde örüyordu ve bunun niye böyle olduğunun cevabı yoktu.
    Müzik gibi nedensizdi.
    Nasıl şarkı söylüyorsak öyle öldürüyor, nasıl şarkı söylüyorsak öyle acı çektiriyorduk.
    Şarkıların, cinayetlerin, aşkların, acıların nedeni yoktu.
    Biz insanlar böyleydik...
    Biz hayatın hiçbir şey olduğuna inanıyor, mutlu aşk olmadığına iman ediyor, şarkı söyler gibi öldürüp şarkı söyler gibi acı çektiriyorduk.
    Ölmeye ve öldürmeye gidenler selamlıyordu komutanlarını.
    - Ave Sezar, ölüme gidenler selamlıyor seni.
    Aşka gidenlerin bir Sezar'ı olsa, onlar da böyle selamlardı onu.
    - Ave Sezar, acıya gidenler selamlıyor seni.
    Bir savaştan bir savaşa, bir aşktan bir aşka arkamızda hep yıkılmış şehirler, parçalanmış insanlar bırakarak yürüyor ve hep aynı acıyı buluyorduk.
    Her savaşta ve her aşkta, uzaktan altın kuleleri, gümüş kubbeleri görünen o efsanevi kaleyi, mutluluk denilen o büyülü kenti zaptedeceğimizi sanıyor, ama her seferinde biz yaklaşınca kent kaybolup yerini farkına bile varmadan yıkıp geçtiğimiz bir harabeye bırakıyordu.
    Komutanlar, 'Bir hayat hiçbir şeydir, ' diyordu.
    Aragon, 'mutlu aşk yoktur.' diyordu.
    Strauss, 'Müzik gibi hiçbir nedeni yok.' diyordu.
    İnsanlar cinayetlerini büyütüp savaşlara çeviriyor, baltalarını tüfeklerle, sapanlarını uçaklarla değiştirerek birbirlerini öldürüyorlardı, her şey değişiyor, ama öldürme tutkusu değişmiyordu.
    Kabileleri, kralları, bayrakları, komutanları, vatanları için öldürüyorlardı.
    Hiç durmadan öldürüyorlar ve öldürmeyi kutsallaştırıyorlardı.
    Toplu törenlerle cinayetlerini kutluyorlardı.
    Aşklarını da savaşlarına benzetiyorlardı.
    Sonra, 'Niye mutsuzuz, ' diye soruyorlardı.
    'Biz niye mutsuzuz ey tanrım? '
    Macbeth kral olmak için kralını öldürüyor, Othello kıskandığı için Desdamona'yı boğuyor, Brütüs özgürlük için Sezar'ı hançerliyor, Romeo aşkı için vuruluyor, Hamlet intikam için cinayetler planlıyordu.
    Shakespeare biçim biçim cinayetleri anlatarak hayatı çözmeye çalışıyordu.
    Macbeth, kralı öldürdükten sonra kanlı ellerine bakarak haykırıyordu:
    'Koca Poseidon'un bütün denizleri yıkayabilir mi bu elleri? Yıkayamaz, ellerim kana boyar denizleri.'
    Tarih 'denizleri kana boyayan' ellerle yazılıyor, komutanlar her seferinde aynı emri veriyordu:
    - Öldürün!
    Hayat, kozasını cinayetlerle aşkların çevresinde örüyor, aşklar da savaşlara benziyordu.
    Savaşlarda da aşklarda da arkamızda harabeler bırakarak zaferlerden zaferlere yürüyorduk ve galibiyetle bitmiş bir savaşın sonucunda, savaş meydanına bakan Büyük İskender'e
    - 'Bu nedir Aristo? '
    diye sorduran şair, binlerce ölümle bitmiş savaşın sonucunu Aristo'nun ağzından tek cümleyle açıklıyordu.
    - Zafer ya da hiç.
    Faşistler ise ölüme tapınıyorlardı.
    - Viva muerta...
    Hiçbir şey olan bir hayatla, bir hayat olmayan hiçbir şey arasında, savaşlara aşık olup, aşkları savaşlara dönüştürerek kederden kedere dolaşırken, Malraux 'ölüme gidenlerin' adına atıyordu çığlığını:
    - Bir hayat hiçbir şeydir, ama hiçbir şey bir hayat değildir.
    Şarkı söyler gibi öldürüp şarkı söyler gibi acı çektirerek, müzik gibi nedensiz ıstırapların arasında sürüklenirken, bütün acıların aslında bir nedeni olduğunu, bütün çektiklerimizin aslında bizi son çığlığı atmaya hazırladığını görecektik.
    - Bir hayat her şeydir.
    Ve bu çığlıktan sonra belki savaşlara aşık olup aşklar savaşlara çevirmekten vazgeçecek ve yeni şiirimizi duyacaktık.
    - Mutlu aşk vardır.

    Ahmet Altan