Küçük
gül,
gülcük,
bazen
çok küçük ve çıplak
görünürsün,
Yenilmez mevsim! Göğün kıyıları boyunca toparlandı soluk bir poyraz, rengi solmuş ve düşmansı bir hava, ve gözün kucakladığı her şeye karşı durmaksızın kolalı bir perde gibi duran bir çeşit koyu süt vardı. İşte böyledir ki hissetti insan yalıtılmışlığını, boyun eğdi o garip nesneye, çevrilerek bitişiğindeki gökyüzüyle, o kırık direkle beyazsı bir kıyıda, yüz üstü bırakılmış o emin temelde, yüz yüze o içine girilemez süreç gibi ve sislerden bir evde. Ayıplama ve dehşet! Yaralı olmak ve terk edilmek, ya da seçmek örümcekleri, üzüncü ve rahip cüppesini. Saklamak kendini, aslında bıkmış bu dünyadan, ve konuşmak sfenksler ve elmaslar ve vahim olaylar hakkında. Bağlamak külü gündelik giysilere, öpmek toprağın fışkırmasını unutuşun tadıyla onun. Fakat hayır. Hayır.
Kasvetle düşen yağmurun soğuk maddesi, dirilişsiz üzünçler, unutuş. Yatak odamda portreler yok, gösterişsiz elbisemde de, ne kadar yer kalır orada sonsuzca, ve günün yavaş, düz ışınlı, tek bir damlası nasıl da sürdürüyor kendini karanlık damla olana dek.
Kararlı devinimler, ara sıra son çiçeğine tırmanılan dikey patikalar, uysal ya da merhametsiz arkadaşlar, namevcut kapılar! Her gün yiyorum letarjik ekmekten ve içiyorum yalıtılmış sudan!
Sen esmer uçarı kız, meyveyi oluşturan
Mısıra çekirdeğini veren ve yosunu yuvarlayan güneş
Yarattı senin şen bedenini, ışıldayan gözlerini,
Ve o gülümseyen suya benzeyen ağzını senin.
O esmer, aç gözlü güneş dolanıyor zülüflerine
Senin külünden doğar mı
Çekoslovaklar ya da kaplumbağalar?
Öpmek ister mi ağzın karanfilleri
gelecekteki diğer ağızlarla?
Senin Mithridates’in olsaydım
Karşı koysaydım zehirli bir oka karşı,
Gene de basardın beni bağrına
Vecd olurdu yüreğin
Ama itiraf etmeliyim ki
Şefkatinde biraz garez de yok değil.
Senin toprağından da göçüyorum uzağa,
Amerika, ve kuruyorum titrek meskenimi,
seyahat ediyorum, şarkı söylüyorum
ve konuşuyorum her gün.
Ve Asya’da, Sovyetler Birliği’nde, Ural’da dinleniyorum
ve yayıyorum yalnızlık ve reçineyle yoğrulmuş ruhumu.
Ak köpük, Mart’ta Ada’da, görürüm
dalganın dalgayla uğraştığını, beyazlığın çatladığını,
okyanusun taştığını dipsiz fincanından,
nasıl da bölünür gök
papazsı kuşların uzun uçuşlarıyla,
ve sarı belirir sonra
Sen Ruhumun Dirilişisin
Sen ruhumun dirilişisin
gerçeklikte esrimem için,
ki dokunur hava bana ateş misali
ve görünür camdan bir deniz gibi;
Sensin
Palyaçoya benzeyen, ellerinin üstünde en mutlu olan,
Ayakların yıldızlarda, ve kafatasın aydan,
Balık misali solungaçlısın. Bir aklıselim
Ters döndürür başparmağını ahmaklığa.
Kimsin ve kimim
ve niçin bütün bu şeyler diye sorma.
Paralarını alacak profesörlere
bırak açıklanmasını.
Mutfak tartısını masaya koy
ve bırak gerçeklik tartsın kendi kendisini.




-
Esel Arslan
Tüm YorumlarEdebiyatın böylesine ayaklara düşürüldüğü
ülkeme damla damla uzaklardan gönderdiğiniz çeviriler
biz şiir severlere gürül gürül akan ırmaklar oluyor.
Sonsuz teşekkürler,sevgi ve saygılarımla