Susuz bir kuyudan bakar gibi gözlerin,
Ne bir tepki, ne bir damla yaş, ne bir sevgi kıvılcımı…
Unutturmuş mâzi rüzgârının elleri, silmiş teker teker anıları zaman,
Hatırlıyor musun beni, soruyor musun zaman zaman?
Tozlu yollarda kaldı mı beraber attığımız adımlar?
Mâzinin çeken esrârı sarınca teni,
Gizemli bir ses çağırır Peradan beni.
Ben düşerim, gönül düşer aşkla yollara,
Can ürperir, ruhum koşar şiir kollara.
Aynalardan gülümseyen âşinâ yüzler,
Özlemek yetmiyor ki, kollarınla sar beni,
Sar ki artık bu hasret kollarında son bulsun.
Çılgın bir âşık gibi yollarında bul beni,
Al da sakın bırakma, bırakma ne olursun...
Bu hasret kavuruyor nasıl da yüreğimi,
Hüzün treninde bir çocuktum bu gece...
Gözlerimi kapatıp gezindim loş kompartmanlarda... Işıksız... Sessiz... Kapkara...
Gözlerini düşündüm, öyle aydınlattı ki birden,
Işığı gözlerimi kamaştırdı.
Gülüşünü düşündüm...
Sessiz gölgeler
Zamanı eler...
Eğilir, bükülür, bilmem ki ne der?
Kimi fısıldar kulağıma
Gõzünde keder...
Bir sevdâ şarkısı söyler dillerim,
Dalar ufka gözüm, durmadan ağlar.
Her an seni diler, açık ellerim,
Kalbimi kanatır görünmez dağlar...
Yudumladım aşkı tatlı sesinden,
Bu bahçede açan bir çiçek vardı.
Kopardılar dalından...
Yoldular bir bir gönül yapraklarını,
Hiç eser kalmadı,
Ne kokusundan, ne alından...
Gözleri buğulanmış, bacaklar çarpık,
Yalpalar sağa sola, elinde şişe...
Şaşılaşmış gözleri, kirpikler kırpık,
Sanki fal taşı gibi, şaşmış bu işe...
Teki görür görür ikili, dönmüyor dili,
Kayseri ilim yuvası, âlimler şehri,
Kimler geldi, kimler doğdu bağrında.
Bir Mimar Sinan ki şânı duyulur
Geçmişte, bugün de, hâttâ yarın da
Eserleri dünyaya en güzel örnek,
KÜÇÜK BOYACI
Sıcak bir gündü. Ahmet Bey, bütün gün iş görüşmeleri yapmış, nihayet istediği neticeyi almıştı. Çok yorgun olmasına rağmen, yorgunluğunu hissetmiyordu. Biraz erken çıkacak, karısına müjdeyi verecekti.
Masadan gözlüğünü aldı. Çantasını topladı. Kapıyı kilitledi ve dışarı çıktı.
Oh! Sıcak olmasına rağmen hava çok güzeldi. Yürürken gülümsüyor, temiz havayı ciğerlerine çekiyordu. Sokağın başında yine aynı satıcılar, boyacı çocuklar dizilmişti. Birden bir kargaşa, bir gürültü oldu. On beş, on altı yaşlarında bir çocuk, elinde boyacı sandığı koşuyordu. Arkasından da sekiz, dokuz yaşlarında bir çocuk, hem ağlıyor, hem de ona yetişmeye çalışıyordu. Elinde minik taburesi, çelimsiz bacaklarıyla koşuyor, bir yandan çâresizce yardım istiyordu:
‘’Sandığımı aldı, tutun ne olur! Ver! Ver! ’’ diye bütün gücüyle bağırıyor, çırpınıyordu. İnsanlar neden yardım etmiyorlar, neden gülerek seyrediyorlar anlayamıyor, daha da hırslanıp ağlıyordu. Birkaç haylaz oğlan sanki bir yarış seyrediyormuş gibi arsızca gülüp tezahürat yapıyorlardı. Sandığı kapıp kaçan çocuk uzaklaşmış, gözden kaybolmuştu. Küçük boyacı ise gözyaşları içinde hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Öyle çâresiz, öyle üzgündü ki. Yolun ortasında öylece kalakalmıştı.




-
Hüseyin Erdoğan
-
Halenur Kor
Tüm YorumlarŞiirleriniz sevgi dolu duygulu biz okuyucularınızın gönül tellerini titretiyor gönül bahçelerinde rengarenk bahar açıyor ateşe veriyor gönül ovalarımızı sevgi seli olup basıyor Kuylutyorum
ABDÜLHAK HAMİT’İN ŞİİR TANIMI:
İnsan, bazı kerre, hatırına gelen bir hayali tanıyamaz, o kadar güzeldir.
Zihninde uçan bir fikre yetişemez, o kadar yüksektir.
Kalbinde doğan bir hissi bulamaz, o kadar derindir.
Bu acz ile bir feryad koparır, yahud pek karanlık bir şey söyler, ...