Kadın elindeki tepsiyi pencere önündeki karşılıklı iki şık koltuğun ortasında duran sehpanın üzerine bıraktı. Tepside, köpüğü tam kıvamında, tüten dumanından mis gibi kahve kokusunu buram-buram dağıtan iki fincan duruyordu. Fincanları tepsiden aldı ve koltukların önüne gelecek şekilde sehpanın üzerine yavaşça yerleştirdi. Tepsiyi de yakındaki yemek masasının üstüne koydu ve geldi, koltuklardan birine oturdu.
Bacak-bacak üstüne attı. Derin bir iç çekti…
Kahvesinden bir yudum aldı. Yüzündeki tebessümü hiç kaçırmadan önce dumanı hala tütmekte olan diğer fincana ve sonra boş koltuğa baktı …
Mırıldanarak:
İstanbul'a...
.
Sana bu sabah çok eskilerden...,
mesela...,
Pierre Loti 'nin., servi ağaçlarının en çok Haliç rengi olduğu Eyüp sırtlarındaki bir tahta masaya yaslanmış yaşlı sandalyenin., yaşama tutunur gibi yerinde tutunmaya çalışan çivisinden....
ya da
.Yedi-sekiz yaşlarımın orta dalgadan yayın yapan “Türkiye Postaları-Ankara radyosu” saat gece yarısını buldum dediği an yayınını sonlandırır, istiklal marşını dinletir ve “hadi bakalım herkes yatağa” komutunu verirdi. Bu komutla beraber sokağımızın karşı sırasındaki apartmanların ışıkları teker teker söner, manzaramız dahilindeki Ankara çanağı da, dibi is tutmuş tencere gibi kararırdı...
Bu manzara, (çok sonraları bir şiirime giriş dizeleri olacak olan) sadece kuru ekmekle beslenen ve ismi muhtemelen düldül olan çelimsiz ve yaşlı bir atın çektiği arkasında sac kaplı bir kasa olan ekmek arabasının ve A.O.Ç marka süt şişeleri ile dolu eski kamyonetin sabah ezanından hemen sonra servise çıkıp, mahalle bakkalının önünde durduğu saatlere kadar hicri takvimin on bir ayı boyunca hiç değişmezdi...
.
Ama on ikinci ay gelince…
Ne bileyim işte, birden bire her şey çok farklı olur, renklenirdi...
Çocuk odasının tavanındaki yüz mumluk ampul yandığı zaman güneş doğuyor., söndüğünde gece bastırıyor ve komodin üstündeki abajurun içinden ay doğuyordu...
Çocuk odasının içindeki tren de işte tam bu saatte hareket ediyordu...
Çocuk odasındaki tren o gece garda bekleyen yolcuların hiç birisini almadan yola çıktı...
Sert plastik kokulu dağların arasından., mavi muşambadan yapılmış göllerin kenarından., tahta köprülerden geçti... Hemzemin geçitlerdeki kontrol memurları gibi hareketsiz ama lastik yumuşaklığında ve yemyeşildiler tren yolunun kenarına sıralanmış ağaçlar...
O gece gardaki yolcular arasında bekleyen bir çocuk., kendi evinde tren yolunun kendi evindeki odanın içinden geçmiyor olmasının acısı ile iç çekiyor ve kendini almadan giden bu trene elini uzatıp tutamayacak kadar ve uzaktan bakıyor ve ağlıyordu...
.,
Sebze-meyve sandıklarından birkaç tanesini yan yana ekleyerek duvarımın bir köşesine monte ettiğim bozkır köyü ıssızlığındaki ilk kütüphanemden.., şimdi karşısında oturup, ayaklarımı uzatarak gözlerimi duvar boyu.., kat-kat raflarında gezdirmekle dinlendiğim günümün kütüphanesine..
.,
Kimi zaman yazar ya da yayınevlerine., kimi zaman konularına ya da enlerine-boylarına göre düzene sokmaya., sıraya koymaya çalıştığım ama her seferinde daha çok dağıttığım., benim dünyamın en aydınlık., en zengin ve en renkli şehri görüntüsündeki kütüphaneme...
.,
Başındaki kasketi çıkarmadan bu şehre göç etmiş ve fötr şapkalı., takım elbiseli., döpiyesli kalabalığın arasında kaybolmuş olan ilk kitabım acaba hangisiydi...
Hala duruyor muydu?
Yaşam., giderek genişliği daralan., yüksekliği artan ve kaç tane olduğu önceden bilinmeyen farklı malzeme ve kalitede yapılmış basamaklardan oluşan bir merdiven …
Öyle ki Ahmet Haşim’in dediği gibi ağır-ağır değil., farkında bile olunmadan soluk soluğa çıkılan bir merdiven…
Yaşam., sonuçta herkesin aynı yere ulaştığı., kimi için çok az., kimi için pek çok basamaktan oluşan ama her kullanıcı için özel imalat bir merdiven…
. ,
Size bu satırları., özel merdivenimin ilk basamağına ilk adımı attığım günün yıldönümünde yazıyorum…
Şimdi o merdivenin., pek çoğunu çıktığım ve önümde daha çıkılacak kaç tane kaldığını (veya kalmadığını) bilmediğim bir basamağının üstündeyim…
ONİKİYE ÇEYREK KALA
.
Üç çeyrek gece ne zaman ve nasıl geçti, hiç bilmiyorum ama
gecenin son çeyreği anadan doğma, önümde duruyor hala…
Öyle fırtına kopmuş, öyle şimşek ve gök gürültülü gökyüzü
şişeden boşanır gibi yağan anason kokulu bir yağmur altında
Saymak aklıma bile gelmedi ki kaç kişi olduklarını ama biliyorum sayılamayacak kadar çoktular… Kimliklerinde ne yazıyordu., bakmadım ama hepsi kadın., hepsi erkek., çocuk., genç ve yaşlıydılar…
Her biri aynı yöne bakarak., mesela bir taş atsa oturduğu yerden denize diye düşününce.,
dalga-dalga aynı sonsuza ulaşırdı suda halkalar… Matematik bir yana., sonuç kelebek kanadı gibi doğal bir simetri… Çünkü hepsi aynı denizin kıyısında ve aynı güneşin altındaydılar…
Ve hepsi kadın., hepsi erkek., çocuk., genç ve yaşlıydılar ve gün geldi birdenbire ve beraberce oturdukları koltuklardan ayağa kalktılar… Yürüyüp geçtiler önlerine çekilmiş siyah perdenin arkasına… Önce müthiş bir aydınlık gözlerini aldı ama kırpmadılar… Ve sonra denizin ilk dalgası ayaklarını ıslattı., şaşırmadılar…
Hikayeleri aydınlıklardan saklanan kavgalar., gün karanlığa döndükten sonra
bir kuşkonmaz dalı üstüne konmuş gibi sallanarak yaşanmaya başlar…
Gözlerden uzak., orman içi bir kulübede gibi…
. . .
Bazen en alt perdeden bir ağır yel eser., dalgalandırır sakin denizleri
Uyanır içindeki cevapsız soruların., uyku tutmaz hesap verme sesleri…
Sabah çok erken kalkıp., kırlarda karınca yuvalarına giden bütün yolları ekmek kırıntıları ile döşeyeceğiz… Bu arada belki ellerimiz de birbirine değecek ve içimiz bir tuhaf olacak ama o an sadece gülümseyeceğiz… O kadar işte…
. ,
Biliyoruz., zaman çok hızlı akıp gidecek… Farkına varmayacağız havanın karardığının… Eğer arada fırsatını bulursak yuvadan bakışlarını uzatan yavru kuşların başlarını okşayıp onlara türkü söylemesini de öğreteceğiz… Ne güzel değil mi…
. ,
Sonra eve gelince bir çilingir sofrası kuracağız kendimize… Şöyle salata-peynir filan., hafif şeyler yani… Kuşlara öğrettiğimiz türküleri., bu defa biz-bize söyleyeceğiz sofra başında bir ağızdan… Arada dayayıp alnımızı birbirimize., kaybolacağız gözlerimizin içinde…
. ,




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...