İstanbul., Pangaltı pasajı yapımı küçük sarı sandal., su seviyesinden biraz daha yüksek beton rıhtımdan açılarak ve ardında dalgasız izler bırakarak sığ sulardan uzaktaki karanlık adaya doğru yol almaya başladı... Ada karanlıktı... Üzerinde yüksek tepeler., sahilinde küçük koylar ve koylara gizlenmiş derin mağaralar vardı...
. . ,
Dümeni ve kürekleri ve hatta içinde hiç kimse olmayan sandal sessizce adanın sahiline yaklaştı...olmayan iskeleye yanaştı ... Bir süre öylece kaldı... Sonra adından esen bir parmak ucu şiddetindeki rüzgarla beraber hareketlendi... Adanın arka sahillerine doğru kıyıdan pek açılmadan yol aldı ve sonra gözden kayboldu...
...
Eski apartman dairesinin bir karış eşikle inilen banyosunun köşesinde suyu odunla ısıtılan bir kazan dururdu ve bir de duvarında pirinç musluklu küçük lavabo... Bunun dışında yüksek tavanlı karanlık ve soğuk.., kocaman bir boşluktu banyo...
Çocuk bu banyoyu hiç sevmezdi... Yaz günlerinde halı yıkamak için kullanıldığı günler dışında... Kocaman taban halısı rasgele katlanarak önce bir köşeye yığılır sonra da bol su ile ıslatılır ve suyunu çekmesi beklenirdi... İşte tam bu sırada, yaramaz bir çocuk eli., banyonun mazgal deliğini bez parçaları ile tıkar ve bir karış eşikle inilen banyo zemininde kendi denizini yaratırdı... Yıkanmak için bekleyen taban halısından da karanlık bir ada...
İstanbul., Pangaltı pasajı yapımı küçük sarı sandal., su seviyesinden biraz daha yüksek beton rıhtımdan açılarak ve ardında dalgasız izler bırakarak sığ sulardan uzaktaki karanlık adaya doğru yol almaya başladı... Ada karanlıktı... Üzerinde yüksek tepeler., sahilinde küçük koylar ve koylara gizlenmiş derin mağaralar vardı...
. . ,
Dümeni ve kürekleri ve hatta içinde hiç kimse olmayan sandal sessizce adanın sahiline yaklaştı ., olmayan tahta iskeleye yanaştı ... Orada bir süre öylece kaldı... Sonra adından esen bir parmak ucu şiddetindeki rüzgarla beraber hareketlendi... Adanın arka sahillerine doğru kıyıdan pek açılmadan yol aldı ve sonra gözden kayboldu...
...
Eski apartman dairesinin bir karış eşikle inilen banyosunun köşesinde suyu odunla ısıtılan bir kazan dururdu ve bir de duvarında pirinç musluklu küçük lavabo... Bunun dışında yüksek tavanlı karanlık ve soğuk.., kocaman bir boşluktu banyo...
Çocuk bu banyoyu hiç sevmezdi... Yaz günlerinde halı yıkamak için kullanıldığı günler dışında... Kocaman taban halısı rasgele katlanarak önce bir köşeye yığılır sonra da bol su ile ıslatılır ve suyunu çekmesi beklenirdi... İşte tam bu sırada, yaramaz bir çocuk eli., banyonun mazgal deliğini bez parçaları ile tıkar ve bir karış eşikle inilen banyo zemininde kendi denizini yaratırdı... Yıkanmak için bekleyen taban halısından da karanlık bir ada...
İkisinden başka yolcusu olmayan tramvay durakta durdu...
Yaşlı kadın ve çocuk tramvaydan birlikte indiler...
Burası son duraktı ve şehir sanki burada bitiyor ve önlerinde
uzanan iki tarafı servi ağaçlarıyla kaplı yolun sonunda da göz
alabildiğine bağlar ve henüz yazılmamış öykülere hazırlanan
BİR DAHA OKURKEN BENİ
‘Veda mektuplarından’
.
---Sonra gene okursun, bırak şimdi ellerimi, uğurla beni…
. ,
Sorma ne olursun nereye gideceğimi, inan ben de bilmiyorum
(gölgesiz ses)
.
Bu notların ne tarihi olacak bir köşesinde ne de yazanın imzası. Bu notlar belki hiç yazılmamış ama mutlaka yaşanmış olacak.../
. . .
.
(ya sen bu şiirde bir şehir ol bana...
tramvayı., vapurları istemem., köprü ve kuleleri de.,
sadece sen ol içinde...)
sen bu şiirde., bir şehir ol bana
ister dağ doruklarında-düzler ortasında., ister denizlerin kıyısında
yani son haberler, İstanbul'u sel götürdüğünü mü söylüyordu
her sokağına sinmiş ter kokusuyla sırılsıklam olduğunu mu?.
şimdiye kadar duyulmamış öyle şiddetli bir lodos esmiş ki
vapursuzluk hasretinden çıldırmış bütün Boğaziçi iskeleleri...
ve ayılamadan yıkılmış Galata kulesi, o gösterişli saltanattan
kayıp eşya deposuna yolculuk
.
sessizlik...
işlemeyi unutmuş gibidir saat., asılıp kaldığı duvarda
bir patika gibi önce uzakları., sonra dağları aşıp düze ulaşacaksın.,
havada bahar kokusu olacak...
sen bu oyunda., kavuşmalar olacaksın...
. ,
gece bir tül gibi örtecek üstünü., düş içinde çırılçıplak kalacaksın.,
teninde yangın çiçekleri açacak...
son sabahtan çok sonra bir sabah…
.
Fırtınayla henüz tanışmamış bir deniz olsun bu sabah., dalgasız ve
kayıksız... Hani., çocukluğumuzun zenginliğinde mavi-mavi kağıtları
ütüleyip., gökyüzü ve deniz yapardık ya işte öyle bir deniz…
Kıyısında bir kulübe., olabildiğince sessiz., kimsesiz,, içinde biz…




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...