ALGORİTMANIN SEÇEMEDİĞİ AŞK
Bir gün makineler
insanın bütün ihtimallerini hesaplayabilirse,
kaç kez güleceğimizi,
hangi sokakta duracağımızı,
hangi sabah bir yabancının
hayatımızın merkezine dönüşeceğini
önceden bilebilirse—
söyle,
aşk yine de şaşırtabilir mi bizi?
Belki bir algoritma
gözlerinin rengini ölçebilir,
sesindeki titreşimi çözebilir,
kalp atışlarının birbirine
ne kadar benzediğini hesaplayabilir.
Ama bilemez
neden kalabalığın içinde
herkes birbirine benzerken
senin yüzünün
bende bütün dünyayı değiştirdiğini.
Belki gelecekte
insanlar yollarını seçmeyecek;
yollar, insanlar için seçilecek.
Bir sistem diyecek ki:
“Bu insanla karşılaşma.
Uyum oranınız düşük.
Risk yüksek.
Sonuç belirsiz.”
Ben yine de
sana doğru yürüyeceğim.
Çünkü aşkın en eski yasasıdır bu:
İnsan, kendisine sunulan ihtimallerden değil,
uğruna göze aldığı ihtimalden oluşur.
Eylül akşamında
Ordu'nun denizi ağır ağır kararırken,
çınarın altında seni beklerken
geleceğin bütün olasılıklarını düşündüm.
Başka şehirler vardı.
Başka insanlar.
Başka hayatlar.
Başka benler...
Hepsinin içinden
bir tek sen geçtin.
Ve anladım:
Kader belki
önceden yazılmış bir hikâye değildir;
iki insanın aynı anda
aynı ihtimali seçmesidir.
Yağmur başladı.
Telefonum sustu.
Şehir sustu.
Dünya sustu.
O anda
bütün teknolojilerden daha eski
bir şey söyledi kalbim:
“Gel.”
Ne konum gerekiyordu,
ne harita,
ne algoritma.
Çünkü bazı insanlara
ulaşmak için yön bulmaya gerek yoktur.
İnsan,
sevdiğinin olduğu yöne
içgüdüyle döner.
Ve eğer bir gün
geleceğin bütün makineleri
bana hayatımın kusursuz planını sunarsa,
ben yine o planı kapatıp
seninle yağmur altında yürümeyi seçerim.
Çünkü kusursuz bir gelecekten
daha değerli bir şey biliyorum:
Seninle birlikte
belirsiz bir geleceğe girmek.
Belki aşk budur:
Bütün ihtimalleri bilmek
ve yine de
bir tek insanın elini tutmak.
Gerisini
geleceğe bırakmak.
Aşk
Aşk:
Bütün ihtimalleri bilmek
ve yine de
bir tek insanın elini tutmak.
Gerisini
geleceğe bırakmak.
Aşk
İnsanın yolu
her zaman ayaklarından başlamaz;
bazen bir bakıştan,
bazen tek bir kelimeden,
bazen de hiç kimsenin
inanmadığı bir hayalden başlar.
Sonra sen çıktın karşıma.
Dünyanın bütün yolları
bir anda değişti.
Ben sana
koşamadım belki;
ama içimde
sana doğru yürüyen
inatçı bir ışık vardı.
Her adımım
bir cümleydi.
Her cümlem
sana ulaşmak isteyen
küçük bir mucize.
Aşk
Eylül'dü.
Ordu'nun denizi
yağmurla aynı renge bürünmüş,
çınarın yaprakları
sokağın sessizliğine karışmıştı.
Sen yanıma geldin.
Hiçbir şey sormadın.
Sadece elimi tuttun.
İşte o an
anladım:
Bazen insanı iyileştiren şey
yürümek değil,
yürüyemediği yerde
elinden tutan birinin olmasıdır.
Aşk
İnsanın önündeki duvar
her zaman taş değildir.
Bazen
“yapamazsın” diyen
bir sestir.
Ve sevgi,
o sesi susturmak değil;
insana kendi sesini
yeniden duyurabilmektir.
Aşk
Ben hâlâ
sana doğru yürüyorum.
Belki yavaş,
belki tökezleyerek,
belki dünyanın
anlamadığı bir biçimde...
Ama yürüyorum.
Çünkü sen bana
bir yol vermedin.
Yolun kendisine
inanmayı öğrettin.
Aşk
Bazı insanlar
hayatımıza girmez,
bir ev gibi yerleşir.
Kapısını çalmadan
içimizde bir oda bulurlar.
Sen öyle geldin bana.
Bir akşamüstü,
Eylül'ün ince yağmurunda,
Ordu'nun denizine bakan
eski bir sokağın ucunda...
Sanki seni
çok önceden tanıyormuşum gibi.
Aşk
BİR EV KADAR YAKIN
Bazı insanlar
hayatımıza girmez,
bir ev gibi yerleşir.
Kapısını çalmadan
içimizde bir oda bulurlar.
Sen öyle geldin bana.
Bir akşamüstü,
Eylül'ün ince yağmurunda,
Ordu'nun denizine bakan
eski bir sokağın ucunda...
Sanki seni
çok önceden tanıyormuşum gibi.
Belki aşkın garip tarafı buydu:
İlk kez karşılaşırken bile
bir yerlerden hatırlamak.
Seninle öğrendim,
insanın geçmişi yalnızca
arkasında taşıdığı şey değilmiş.
Bazen bir gülüş,
bazen bir koku,
bazen mutfaktan gelen
çayın sesiymiş.
Ve bazen
hiç beklemediğin bir insan
çocukluğundan kalmış
bir sıcaklığı geri getirirmiş.
Ben sana
yalnızca bugünü vermedim.
Kırgınlıklarımı da getirdim,
suskunluklarımı,
kimseye anlatmadığım
eski korkularımı...
Sen onları
yargılamadın.
Yanına oturttun.
İşte o zaman anladım:
Aşk, insanın kusurlarını saklayabileceği
bir yer bulması değil;
onları saklamak zorunda kalmadığı
bir insana rastlamasıdır.
Çınarın altında
yağmur dinmişti.
Deniz, akşamın son ışığını
sessizce kendine çekiyordu.
Sen bana baktın.
Ben hiçbir şey söylemedim.
Çünkü bazı sevgiler
konuşuldukça küçülür;
bazılarıysa
aynı masada sessizce otururken
büyür.
Şimdi seni düşündüğümde
bir yüz gelmiyor yalnızca aklıma.
Bir ev geliyor.
Penceresinde ışık yanan,
kapısı açık,
içinde geçmişin kırık eşyalarıyla
geleceğin temiz sayfalarını
aynı odada tutan bir ev.
Ve biliyorum:
Dünya bizi kaç kez ayırırsa ayırsın,
insanın kalbinde
bir kez yuva olmuş biri
kolay kolay yabancılaşmaz.
Çünkü bazı aşklar
“seni seviyorum” diyerek başlamaz.
Bir fincan çayla,
bir bekleyişle,
bir affedişle,
bir “iyi misin?” sorusuyla
sessizce büyür.
Sonunda insan şunu fark eder:
Sevdiğin kişi,
hayatının en güzel yerine değil;
hayatının kendisine dönüşmüştür.
Ve ben seni
tam da böyle seviyorum:
Bir mevsim gibi değil,
geçip gidecek.
Bir hatıra gibi değil,
geride kalacak.
Bir ev gibi...
Her dönüşümde
beni yeniden karşılayacak kadar
yakın.
Aşk
Bazı aşklar
“seni seviyorum” diyerek başlamaz.
Bir fincan çayla,
bir bekleyişle,
bir affedişle,
bir “iyi misin?” sorusuyla
sessizce büyür.
Sonunda insan şunu fark eder:
Sevdiğin kişi,
hayatının en güzel yerine değil;
hayatının kendisine dönüşmüştür.
Aşk
Aşk, birinin hayatına sahip olmak değil;
o hayatın sana ait olmadığını
bilerek yanında kalmaktır.
Aşk
Bir şehrin kapıları
sabahın ilk ışığında açılırken
ben seni düşündüm.
Tarihin bütün büyük cümleleri
bir yana çekildi.
Tahtlar,
savaşlar,
zaferler,
yenilgiler...
Hepsi sustu.
Çünkü insanlık
binlerce yıldır aynı yanılgıyı sürdürüyor:
Dünyayı fethetmeyi öğreniyor,
bir kalbi korumayı öğrenemiyor.
Ben seni
fethedilecek bir ülke sanmadım.
Çünkü sevgi
bayrak dikilecek bir toprak değildir.
Senin kalbine
hükmetmek istemedim;
orada
misafir olmak istedim.
Aşk
BİR İMPARATORLUĞUN SON GÜNÜ GİBİ
Bir şehrin kapıları
sabahın ilk ışığında açılırken
ben seni düşündüm.
Tarihin bütün büyük cümleleri
bir yana çekildi.
Tahtlar,
savaşlar,
zaferler,
yenilgiler...
Hepsi sustu.
Çünkü insanlık
binlerce yıldır aynı yanılgıyı sürdürüyor:
Dünyayı fethetmeyi öğreniyor,
bir kalbi korumayı öğrenemiyor.
Ben seni
fethedilecek bir ülke sanmadım.
Çünkü sevgi
bayrak dikilecek bir toprak değildir.
Senin kalbine
hükmetmek istemedim;
orada
misafir olmak istedim.
Eylül'dü.
Ordu'nun denizi
akşamın koyu rengine bürünmüş,
çınarın yaprakları
yavaş yavaş toprağa düşüyordu.
O an düşündüm:
Her büyük şey
bir gün küçülür.
Şehirler yaşlanır.
Duvarlar çatlar.
Saraylar sessizleşir.
İnsan, kendi kurduğu dünyanın
bir gün kendisine yabancılaşacağını unutur.
Ama aşk...
Aşk da bitebilir.
İşte mesele burada başlıyor.
Bir sevgiyi sonsuz sanmak değil,
onun sonlu olabileceğini bilerek
ona hakkını vermek.
Çünkü son
her zaman bitiş değildir.
Bazen son,
başlangıcın başka bir adıdır.
Sen gittikten sonra
seni kaybettiğimi sanmadım.
Kendime sordum:
“Bir insan,
bir başkasının hayatından çıktığında
orada ne bırakır?”
Cevabı yıllar sonra buldum:
İnsan, sevdiğinin hayatında
kendinden çok,
onun kendisi olabilme cesaretini bırakmalıdır.
İşte gerçek miras budur.
Ne altın,
ne saray,
ne zafer.
Bir insanın diğerine
“Ben senin üzerinde hüküm sahibi değilim.”
diyebilmesi.
Belki medeniyetlerin
asıl sınavı da budur:
Güç sahibi olduklarında
ne yaptıkları değil,
gücü ellerinden bırakabilecek
kadar insan kalıp kalamadıkları.
Aşk da böyledir.
Seni çok sevebilirim.
Ama seni yönetemem.
Sana yakın olabilirim.
Ama seni kendime kapatamam.
Sen benim hayatımda
çok büyük bir yer tutabilirsin;
ama o yerin sahibi
yine sen olmalısın.
Çünkü sahiplik başladığında
sevginin sonu yaklaşır.
Ve belki
aşkın en büyük tarihi
tam burada yazılır:
İki insan karşılaşır.
Birbirlerini değiştirir.
Birbirlerinden öğrenir.
Birbirlerinin dünyasında
iz bırakır.
Sonra zaman gelir
ve her şeyi sınar.
İşte o anda
aşkın gerçek yüzü ortaya çıkar.
Başlangıçta herkes sever.
Asıl mesele,
sonun başladığı yerde
sevgiyi insanlığını kaybetmeden
taşıyabilmektir.
Ben seni
bir zafer gibi değil,
bir emanet gibi sevdim.
Ve eğer bir gün
hikâyemizin son cümlesi yazılırsa,
ardından şunu söylemek isterim:
Bazı aşklar yıkılmaz;
yalnızca biçim değiştirir.
Çünkü gerçek sevgi
takvime değil,
insanın karakterine yazılır.
Ve her sonun içinde
bir başlangıç varsa,
benimki de
seni sevdiğim gün değil;
seni kaybetme korkusunun yerine
seni özgür bırakma cesaretini koyduğum gün
başladı.
Aşk
Eylül'dü.
Ordu'nun denizi
akşamın koyu rengine bürünmüş,
çınarın yaprakları
yavaş yavaş toprağa düşüyordu.
O an düşündüm:
Her büyük şey
bir gün küçülür.
Şehirler yaşlanır.
Duvarlar çatlar.
Saraylar sessizleşir.
İnsan, kendi kurduğu dünyanın
bir gün kendisine yabancılaşacağını unutur.
Ama aşk...
Gerçek “Aşk” sonsuzluğun kendisidir; nasıl olur da bitebilir?
Aşk
ELVEDANIN TARİHİ
Her veda
bir kapının kapanması değildir.
Bazen bir çağ kapanır
insanın içinde.
Bir şehir susar,
bir yol yönünü değiştirir,
bir zaman dilimi
sessizce geçmişe dönüşür.
Sen gittin.
Ben önce
bunu bir kayıp sandım.
Sonra düşündüm:
Tarih boyunca
kaç imparatorluk
“bir daha asla” diyerek
yıkıldı?
Kaç insan
“son kez” diyerek
bir kapıdan çıktı?
Ve kaç aşk
bittiğini sandığı yerde
başka bir biçimde yaşamaya devam etti?
Belki elveda
insanın sevdiğine söylediği
en ağır kelimedir.
Çünkü içinde
hem geçmiş vardır
hem gelecek.
Hem “artık”
hem “belki”.
Eylül'dü.
Ordu'da yağmur yağıyordu.
Deniz, kıyıya
eski bir hikâyeyi anlatır gibi
vuruyordu.
Çınarın altında
tek başıma kaldım.
Yapraklar düşüyordu.
Her biri
zamanın küçük bir belgesi gibiydi.
Ve o an anladım:
Hiçbir şey
yalnızca kaybolmaz.
Bazı şeyler biçim değiştirerek
hayatımızda kalır.
Sen de öyle kaldın.
Bir fotoğraf olarak değil.
Bir alışkanlık olarak değil.
Bir yara olarak hiç değil.
Bende bıraktığın
en büyük şey,
sevmeyi öğrenmiş bir insan
olma hâliydi.
Bu yüzden sana kızmadım.
Çünkü aşkı
bir mahkeme salonuna çevirmek
kolaydır.
Suçlu ararsın.
Tanık bulursun.
Geçmişi delil gösterirsin.
Sonunda herkes
biraz haklı,
biraz haksız çıkar.
Ama kalp
hukukla yönetilmez.
Bazı ayrılıklarda
suçlu yoktur.
Sadece iki insan vardır:
Aynı gökyüzünün altında
artık aynı yöne yürümeyen.
Ve belki
olgunluk tam burada başlar:
Birini kaybettiğinde
onun hakkında kötü bir hikâye
uydurmak yerine,
güzel olanı
güzel olduğu yerde bırakabilmek.
Ben seni
kendime ait olduğun için değil,
kendin olduğun hâlde
beni sevdiğin için sevdim.
Bu yüzden elveda
sana duyduğum sevginin düşmanı değil.
Onun sınavı.
Çünkü gerçek sevgi
“Gitme.” diyebildiği kadar,
“Gidiyorsan
yolun açık olsun.”
diyebilmeyi de öğrenmeli.
Şimdi zaman geçiyor.
Şehirler değişiyor.
Deniz aynı deniz değil.
Ben aynı ben değilim.
Sen de muhtemelen
artık o günkü sen değilsin.
Belki aşkın en dürüst tarafı budur:
İnsan, sevdiği kişiyi
geçmişte dondurmaz.
Onun değişmesine
izin verir.
Ve kendi içinde de
değişmeye devam eder.
Bir gün adımı hatırlarsan
üzülme.
Ben seni hatırladığımda
üzülmeyeceğim.
Çünkü bazı insanlar
hayatımızdan çıkarken
bir boşluk bırakmaz.
Bir anlam bırakır.
Sen benim için
işte o anlamdın.
Ve eğer bu hikâyenin
son kelimesi gerçekten
“elveda” ise,
onu bir yenilgi gibi değil,
bir zamanlar
aynı cümlede buluşmuş iki insanın
birbirine duyduğu son saygı
olarak yazacağım.
Elveda sevgilim.
Ama bil:
Bazı vedalar
sevgiyi bitirmez.
Sadece
onu sahiplikten kurtarır.
Aşk
“Umutlarımız olmasaydı, hayat yalnızca yaşanmış şeylerin tekrarı olurdu; insanı geleceğe taşıyan, gerçekleşmemiş ihtimallerdir.”
Aşk
KALBİN SİMYASI
Seni ararken
aslında seni aramadığımı
çok sonra anladım.
İnsan bazen
bir başkasına ulaşmak için
yola çıkar;
yolun sonunda
kendisine rastlar.
Benim yolum
Ordu'nun denizine çıktı.
Eylül'dü.
Yağmur, kaldırımlara
eski bir sırrı anlatıyordu.
Çınarın altında durdum
ve gökyüzüne baktım.
O an düşündüm:
Belki aşk,
birini bulmak değildir.
Belki aşk,
kendimizi kaybettiğimiz yerde
bize yeniden yön gösteren
bir işarettir.
Seni ilk gördüğümde
kalbim hiçbir hesap yapmadı.
Çünkü bazı karşılaşmalar
matematiğe benzemez.
İki insan yan yana gelir
ve hayatın daha önce
hesaplayamadığı bir sonuç çıkar.
Sen.
Sonra yollar ayrıldı.
Ben başka sokaklardan geçtim,
başka insanlarla konuştum,
başka şehirlerde
başka gökyüzlerine baktım.
Ama nereye gitsem
aynı soruyu taşıdım:
“İnsan, sevdiğine mi ulaşır,
yoksa sevdiği sayesinde
kendisine mi?”
Cevabı
yıllar sonra buldum.
Aşk, insanın kalbini
başka bir kalbe teslim etmesi değil;
kendi kalbinin dilini
ilk kez anlayabilmesidir.
Sen bana
bir hazine vermedin.
Daha değerlisini verdin:
Aramayı öğrettin.
Korktuğumda
yola devam etmeyi,
kaybettiğimde
anlam aramayı,
belirsizliğin içinde
umut etmeyi...
Ve sonunda şunu öğrendim:
İnsan sevdiğini
kendine bağladığında
onu küçültür.
Özgür bıraktığında
sevginin gerçek değerini görür.
Çünkü aşk
altına dönüştürülecek
bir maden değildir.
Aşkın simyası
başkasını değiştirmek değil,
iki insanın
birbirini değiştirmeden
birbirlerinde dönüşüm yaratabilmesidir.
Bir gün yine
çınarın altında buluşursak,
sana hiçbir şey
sormayacağım.
Neden gittin?
Neden kaldın?
Neden sustun?
Neden beni sevdin?
Hiçbiri önemli olmayacak.
Sadece denize bakacağız.
Yağmur yağacak.
Ve ikimiz de
aynı şeyi anlayacağız:
Bütün yollar
bizi birbirimize getirmek için
çıkmamıştı.
Bazıları
bizi kendimize götürmek içindi.
Fakat o yolların
en güzeli,
seninle yürüdüğüm yoldu.
Çünkü sonunda
bir hazine bulmadım.
Bir taç,
bir saray,
bir mucize de değil.
Seni buldum.
Sonra seni sevmenin
içimde başka bir kapı açtığını gördüm.
O kapının ardında
kendim vardım.
İşte o gün anladım:
Bazı insanlar
hayatımıza aşk olarak girer;
sonra bize
kendi ruhumuzun haritasını bırakır.
Sen benim haritamdın.
Ben ise
hâlâ yolcuyum.
Ama artık biliyorum:
Nereye gidersem gideyim,
kalbim
hangi yönü gösterirse
orada bir parça
sen olacaksın.
Ve belki aşkın
en büyük sırrı budur:
Aradığın hazine
uzakta değildir.
Bazen onu bulabilmek için
uzun bir yolculuğa çıkman gerekir.
Ben o yolculuğa çıktım.
Ve dönüşte
yanımda altın değil,
seninle karşılaşmış
bir kalp getirdim.
Aşk
Eylül'dü.
Yağmur, kaldırımlara
eski bir sırrı anlatıyordu.
Çınarın altında durdum
ve gökyüzüne baktım.
O an düşündüm:
Belki aşk,
kendimizi kaybettiğimiz yerde
bize yeniden yön gösteren
bir işarettir.
Seni ilk gördüğümde
kalbim hiçbir hesap yapmadı.
Çünkü bazı karşılaşmalar
matematiğe benzemez.
İki insan yan yana gelir
ve hayatın daha önce
hesaplayamadığı bir sonuç çıkar.
Sen.
Aşk
Eylül'dü.
Ordu'nun denizi
akşamı kendine çekiyordu.
Çınarın altında
yan yana durduk.
Sen sustun.
Ben sustum.
Ve aramızdaki sessizlik
konuştu.
Belki de aşkın en dürüst dili buydu:
Söylenemeyen.
Çünkü arzu
sahip olduğumuz şeyden değil,
eksik olandan doğuyor.
Aşk
ÖTEKİ'NİN ADI
Seni seviyorum.
Fakat Lacan'ın sorusunu
sormadan edemiyorum:
Seni mi arzuluyorum,
yoksa sende
eksikliğimi mi arıyorum?
Çünkü insan
kendinde olmayanı
başkasının gözlerinde aramaya
ne kadar da yatkın.
Sen bana baktığında
kendimi gördüm.
Ama belki
gördüğüm şey ben değildim.
Senin bakışının
içimde kurduğu
bir “ben”di.
İşte aşk
tam burada başladı:
İki insan karşılaştı,
iki ayrı yalnızlık
birbirinin dilini
çözmeye çalıştı.
Sonra kelimeler geldi.
“Seviyorum.”
Ne garip kelime.
Üç hece
ve bir ömürlük belirsizlik.
Çünkü söylediğim anda
sen artık yalnızca sen değilsin.
Benim cümlemdeki
“sen” oluyorsun.
Oysa sen
benim cümleme sığmayacak
kadar büyüksün.
Eylül'dü.
Ordu'nun denizi
akşamı kendine çekiyordu.
Çınarın altında
yan yana durduk.
Sen sustun.
Ben sustum.
Ve aramızdaki sessizlik
konuştu.
Belki de aşkın en dürüst dili buydu:
Söylenemeyen.
Çünkü arzu
sahip olduğumuz şeyden değil,
eksik olandan doğuyor.
Seni elde ettiğim an
seni arzulamayı bırakacak mıyım?
Yoksa aşk
tam da burada
kendi paradoksunu mu kuruyor?
Sana yaklaştıkça
aradığım şeyin
senden daha eski olduğunu fark ettim.
Çocukluğumdan,
korkularımdan,
unutulmuş bir cümleden,
kendime söyleyemediğim
bir hakikatten...
Belki seni sevmek
sana ulaşmak değildi.
Kendimdeki boşluğu
seninle doldurmaya çalışmaktan
vazgeçmekti.
Çünkü sen
benim eksikliğimin ilacı değilsin.
Sen
başlı başına birisin.
Ben de.
İşte aşkın zor tarafı burada:
Seni kendime benzetmeden
seni sevebilmek.
Seni tamamlamaya çalışmadan
yanında kalabilmek.
Sana sahip olmadan
sana bağlanabilmek.
Ve seni kaybetme korkusunun
beni sana sahip olmaya
zorladığını fark ettiğimde
geri çekilebilmek.
Çünkü belki aşk,
“Sen benimsin.”
demek değil;
“Sen bensiz de
sen olabilirsin.”
diyebilmektir.
Sonra bir gün
sana yeniden baktım.
Ve ilk kez
seni benden bağımsız gördüm.
Ne benim arzumun nesnesi,
ne eksikliğimin cevabı,
ne de hayallerimin tamamlayıcısı...
Sadece sen.
Ve o anda
sana duyduğum şey
başka bir şeye dönüştü.
Daha sessiz.
Daha zor.
Daha gerçek.
Sevgi.
Belki aşkın son aşaması
birleşmek değil,
iki ayrı öznenin
birbirinin özgürlüğüne
dokunmadan
yakın kalabilmesidir.
Bu yüzden hâlâ
seni seviyorum.
Ama artık
seni tamamlamak için değil.
Kendimi tamamlamak için de değil.
Eksik kalabileceğimizi bilerek
yan yana durabilmek için.
Çünkü belki insanın
hayatındaki en büyük keşif şudur:
Aradığımız “öteki”
bizi tamamlayacak kişi değildir.
Bizi,
kendi eksikliğimizle
barıştıran kişidir.
Ve sen...
Bana bunu öğreten
en güzel eksikliksin.
Aşk
İnsan
bir kez incindi mi
kalbine dişlerini gösteriyor.
Sonra sen çıktın karşıma.
Elini uzattın.
Ben geri çekildim.
Çünkü bazı kalpler
sevilmeden önce
güvenmeyi öğrenmek zorundadır.
Sen ısrar etmedin.
Beni kendine çağırmadın.
Sadece orada kaldın.
Ve ben ilk kez
bir insanın yaklaşmadan da
yakın olabileceğini öğrendim.
Aşk
“Hayatta kalma hakkını arzuların değil, karşı koyma gücün belirler.”
Aşk
“Belki de hayatı katlanılır değil, ilginç kılan şey şudur: İnsan, gerçeğin içinde yaşarken ihtimallerin peşinden gider.”
Aşk
Kayıt Tarihi : 28.09.2026 20:43:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!