SÖYLENMEMİŞ SÖZLERİN ARASINDA
Sana söyleyecek
çok şeyim vardı.
Ama insan
en önemli cümlelerini
nedense hep
en yanlış zamanda saklıyor.
“Kal.”
Diyemedim.
“Gitme.”
Daha da zor geldi.
“Beni hâlâ seviyor musun?”
Bunu sormaya
gururum izin vermedi.
Sonra zaman geçti.
İnsan bazen
söylemediği kelimelerin
de yaşlandığını fark ediyor.
Eylül'dü.
Ordu'da yağmur yağıyordu.
Deniz kıyıya
usul usul vuruyor,
çınarın yaprakları
sanki geçmişten kalan
mektuplar gibi düşüyordu.
O gün seni düşündüm.
Ve anladım:
Bazı ayrılıklar
iki insanın gitmesiyle değil,
birbirlerine söyleyemedikleriyle başlar.
Keşke sana
o akşam anlatabilseydim.
Sana kızgın değildim.
Kırılmıştım.
Aramızdaki fark
bir kelime kadar küçük,
bir ömür kadar büyüktü.
Sen bunu
belki hiç öğrenmedin.
Ben de
sana anlatmayı
öğrenemedim.
İnsan sevdiğine
bazen sevgisini değil,
yarasını anlatamıyor.
Çünkü yara
açıklandığında
savunmasız kalıyor.
Ben ise yıllarca
güçlü görünmeyi
sevmenin bir biçimi sandım.
Meğer değilmiş.
Aşk,
“Ben incinmedim.”
diyebilmek değil;
“Evet, incindim.
Ama seni hâlâ seviyorum.”
diyebilecek kadar
dürüst olabilmekmiş.
Sana hiç söylemedim:
Sen gittiğinde
ev sessizleşmedi sadece.
Benim içimde
bir oda kapandı.
O odada
senin gülüşün kaldı.
Bir kitap,
yarım kalmış bir çay,
pencereden görünen deniz,
ve sana söyleyemediğim
onca cümle...
Bazen düşünüyorum:
İnsan kaç yıl
tek bir “keşke”yi
içinde taşıyabilir?
Cevabını bilmiyorum.
Ama artık
şunu biliyorum:
Söylenmemiş sözler
zamanla yok olmaz.
Sadece insanın karakterine dönüşür.
Ben seni
kaybettiğim için
değişmedim.
Sana söyleyemediklerim
beni değiştirdi.
Şimdi yeniden karşılaşsak
sana uzun bir konuşma
yapmayacağım.
Geçmişi açıklamayacağım.
Kim haklıydı
onu da aramayacağım.
Sadece diyeceğim ki:
“Ben seni sevmiştim.
Belki hâlâ seviyorum.
Ama artık seni
kendime borçlu hissetmiyorum.”
Çünkü sevgi
karşılığını istemeye başladığında
hesaba dönüşüyor.
Ben artık
seni bir hesap olarak
taşımak istemiyorum.
Sana kalan
güzel şeyler olsun.
Bana kalan
anlam.
Ve eğer bir gün
Eylül yağmurunda
Ordu'nun sahilinden geçerken
çınarın altında
bir an durursan,
belki beni hatırlarsın.
Hatırlarsan üzülme.
Çünkü bazı insanlar
hayatımızdan gitmez.
Sadece konuşamadığımız
bir cümlenin içinde
yaşamaya devam eder.
Benim sana
söyleyemediğim son söz ise
çok basit:
Seni sevmenin
en zor tarafı
sana bunu söyleyememiş olmam değildi.
En zor tarafı,
söyleyemediğim hâlde
sevgimin gerçek olduğunu
biliyor olmamdı.
Aşk
Aşkın
en yetişkin hâli:
Bir zamanlar hayatının
en büyük umudu olan insanı
özgürce hatırlayabilmek
ve yine de
hayata umutla devam edebilmek.
Aşk
SANA DAİR BÜYÜK UMUTLAR
Seni ilk sevdiğimde
aşkı bilmiyordum.
İnsan gençken
duygularını gelecek sanıyor.
Bir bakışı
bir ömür zannediyor.
Bir gülüşü
kader.
Ben de öyleydim.
Sana bakıp
geleceğin nasıl olması gerektiğini
hayal ediyordum.
Sonra büyüdüm.
Ve anladım:
Büyük umutların
en tehlikeli tarafı,
insanı gerçeği sevmekten
alıkoymalarıdır.
Seni olduğun gibi görmek yerine
olmanı istediğim kişi yaptım.
Sen sustun.
Ben senin sessizliğine
binlerce anlam yükledim.
Sen uzaklaştın.
Ben o uzaklığı
bir gün bitecek
bir hikâyenin başlangıcı sandım.
Aşk bazen
karşımızdaki insanı değil,
onun hakkında kurduğumuz
hikâyeyi sevme yanılgısıdır.
Eylül'dü.
Ordu'da yağmur yağıyordu.
Deniz kurşuni bir sessizlikle
kıyıya uzanmıştı.
Çınarın altında
geçmişimi düşündüm.
Çocukken
her şeyin daha basit olduğuna
inanıyordum.
Sevmek,
“Sen benim ol.”
demekti.
Büyüyünce öğrendim:
Sevmek,
“Sen kendin ol.”
diyebilmektir.
Aradaki fark
insanın bütün hayatını değiştirecek kadar büyük.
Sana dair
büyük umutlarım vardı.
Bir gün gelecektin.
Bir gün anlayacaktın.
Bir gün her şey
tam olması gerektiği gibi olacaktı.
Sonra hayat
bana başka bir şey öğretti:
Hiçbir insan
başkasının hayalini gerçekleştirmek
için yaşamaz.
Senin de kendi yolun vardı.
Benim de.
Ve aşk
iki yolun birbirini yok etmesi değil,
bir süreliğine
aynı yönde yürüyebilmesiydi.
Belki seni kaybettiğim gün
aslında seni ilk kez
gerçekten gördüm.
Kusursuz değildin.
Ben de değildim.
İkimizin de korkuları vardı.
Gururu,
yanlışları,
söyleyemediği cümleleri...
Ve belki sevgi
tam burada başladı:
Seni idealim olmaktan çıkarıp
insan olarak sevebildiğim yerde.
Artık senden
büyük mucizeler beklemiyorum.
Bir ömür boyu
aynı kalmanı da.
Bana hiçbir şey
borçlu değilsin.
Ne geçmişini,
ne geleceğini,
ne sevgini...
Çünkü aşk
borç senedi değildir.
Ve insan
sevdiği kişiyi
özgür bıraktığında
bazen onu kaybetmez;
ilk kez gerçekten sever.
Şimdi geriye dönüp
o eski hâlime bakıyorum.
Sana inanılmaz umutlar bağlamış
o genç kalbe...
Onu suçlamıyorum.
Çünkü umut etmek
yanlış değildi.
Yanlış olan
umudu gerçeğin yerine koymaktı.
Sen benim umudum olmadın.
Daha değerlisini oldun:
Bana gerçeği öğreten
insan oldun.
Bir gün yine karşılaşırsak
sana geçmişi anlatmayacağım.
“Beni neden sevmedin?”
diye sormayacağım.
“Keşke”leri de
masaya koymayacağım.
Sadece gülümseyeceğim.
Çünkü artık biliyorum:
Bazı aşklar
kavuşmak için değil,
insanı,
kavuştuğunda bile kaybetmeyeceği
bir olgunluğa ulaştırmak için gelir.
Ve benim
sana dair en büyük umudum
artık sen değilsin.
Senin mutlu olman.
Benim de.
Aynı hikâyenin içinde olsak da,
olmasak da...
Çünkü aşkın
en yetişkin hâli belki de şudur:
Bir zamanlar hayatının
en büyük umudu olan insanı
özgürce hatırlayabilmek
ve yine de
hayata umutla devam edebilmek.
Aşk
Saat on biri gösterdiğinde
şehir hâlâ uyuyordu.
Ben ise
kendimden kaçıyordum.
Bana öğretilen bütün cümleleri
birer birer geride bıraktım:
“Böyle yaşamalısın.”
“Bunu istemelisin.”
“Burada kalmalısın.”
Ve en kötüsü:
“Seviyorsan
kendinden vazgeçmelisin.”
Hayır.
Aşk,
insanın kendisinden kaçışı değil;
kendine geri dönüş yoludur.
Aşk
ON BİRDEN SONRA SANA
Saat on biri gösterdiğinde
şehir hâlâ uyuyordu.
Ben ise
kendimden kaçıyordum.
Bana öğretilen bütün cümleleri
birer birer geride bıraktım:
“Böyle yaşamalısın.”
“Bunu istemelisin.”
“Burada kalmalısın.”
Ve en kötüsü:
“Seviyorsan
kendinden vazgeçmelisin.”
Hayır.
Aşk,
insanın kendisinden kaçışı değil;
kendine geri dönüş yoludur.
Sonra seni gördüm.
Bir Eylül akşamı,
Ordu'da yağmur denize
ince bir sır anlatıyordu.
Çınarın altında duruyordun.
Sanki bütün kaçışların
vardığı son durak
sendin.
Ama sen bana
“Kal.” demedin.
İşte o zaman
sana âşık oldum.
Çünkü gerçek sevgi
bir kapıyı kilitlemez.
Anahtarı
karşısındakine bırakır.
“Gitmek istersen git,”
diyebilen insanın sevgisi
bana daha gerçek gelir.
Çünkü kalmak,
mecburiyet olduğunda
sadakat değildir.
Özgürken dönmektir
sadakatin en sessiz biçimi.
Ben senden kaçmadım.
Sana gelirken
kendimden kaçmayı bıraktım.
Bütün duvarlarımı
birer birer indirdim.
Bütün korkularımı
ceplerimden çıkardım.
Ve anladım:
İnsan bazen
bir şehirden değil,
kendi içinde kurulmuş
küçük bir hapishaneden kaçar.
Sen o hapishanenin
kapısını açmadın.
Bana
kapının zaten açık olduğunu
gösterdin.
Belki aşk budur:
Birinin hayatına girip
ona yeni bir hayat vermek değil;
kendi hayatını
daha cesur yaşayabileceğini
ona hatırlatmak.
O gece deniz kabarıyordu.
Yağmur hızlandı.
Çınarın yaprakları
karanlığa karıştı.
Ben sana baktım.
Ve ilk kez
gelecekten korkmadım.
Çünkü gelecek
artık varacağımız bir yer değil,
birlikte kurabileceğimiz
bir ihtimaldi.
Saat on biri geçti.
Ben hâlâ buradaydım.
Fakat artık
kaçmıyordum.
Çünkü insanın
en uzun yolculuğu
dünyanın bir ucundan
ötekine değildir.
Kendisine dönmesidir.
Ben kendime döndüm.
Senin yanında.
Ve belki aşkın
en şaşırtıcı paradoksu budur:
Sana yaklaşırken
sana bağımlı olmadım.
Tam tersine,
özgürleştiğim için
seni seçtim.
Aşk
Gerçek aşk
ilk bakışın büyüsünden
çok daha uzun sürer.
İlk bakış gözleri etkiler.
Gerçek sevgi ise
insanın bütün hayatını
yeniden düşünmesine neden olur.
Aşk
AŞKIN DELİLLERİ
Aşkın bir iddia olduğunu söylediler.
Ben kanıt istedim.
Bir bakışın
delil sayılmasına itiraz ettim.
Bir gülüşün
tek başına yeterli olmadığını düşündüm.
Çünkü insan
en kolay kendisini kandırır
aşk söz konusu olduğunda.
Sonra seni gözlemledim.
Eylül'dü.
Ordu'da yağmur yağıyordu.
Denizin üzerinde
kurşuni bir sessizlik vardı.
Çınarın altında
şemsiyeni biraz yana eğdin.
Ben ıslandım.
Sen de.
Ama şemsiyeyi
ikimizin üzerine tutmaya çalıştın.
İşte ilk delil buydu.
Aşk bazen
“seni seviyorum” demez.
Kendisine düşen yağmurdan
bir parçasını sana bırakır.
Dosyayı açtım.
Birinci kanıt:
Beni dinlerken
telefonuna bakmaman.
İkinci kanıt:
Sustuğumda
neden sustuğumu sormaman.
Üçüncü kanıt:
Haklı çıkabileceğin bir tartışmada
beni yenmek yerine
beni anlamayı seçmen.
Dördüncü kanıt:
Gittiğimde
ardımdan kapıyı kilitlememen.
Çünkü biliyordun:
Sevgi, kaçışı engellemek değil;
dönüş ihtimalini özgür bırakmaktır.
Bütün bunları
mantığın terazisine koydum.
Sonuç şaşırtıcıydı.
Sana duyduğum şey
bir alışkanlık değildi.
Bir yalnızlık korkusu değildi.
Bir tesadüf hiç değildi.
Çünkü sen yanımdayken
kendimi daha az değil,
daha çok kendim gibi hissediyordum.
İşte asıl delil buydu.
İnsan sevdiğinde
başka birine dönüşmüyorsa,
kendisinden vazgeçmeden
başkasına yer açabiliyorsa,
orada sıradan bir yakınlık yoktur.
Orada
iki ayrı dünyanın
birbirini işgal etmeden
aynı gökyüzünü paylaşması vardır.
Sonra dosyanın son sayfasına geldim.
Orada tek bir cümle vardı:
“Şüpheli kim?”
Gülümsedim.
Çünkü aşkın suçlusu
sen değildin.
Ben de değildim.
Suçlu,
insanın kalbine
mantığın yetişemeyeceğini
sanmasıydı.
Oysa şimdi biliyorum:
Her şeyin
matematiksel bir açıklaması olabilir.
Bir yağmurun nedeni vardır.
Bir dalganın yönü vardır.
Bir yaprağın düşüşü bile
fizik kurallarına bağlıdır.
Ama iki insanın
onca insanın arasından
birbirini bulmasının
kanıtı belki yoktur.
Yalnızca sonucu vardır:
Sen.
Ben.
Ve hâlâ
aynı çınarın altında
yağan yağmura rağmen
birbirimizden kaçmıyorsak,
bütün soruşturmayı kapatabiliriz.
Çünkü bazen
gerçeğin son kanıtı
bir belgenin üzerinde değil,
bir insanın yanında
kalmayı seçen başka bir insanın
sessizliğinde bulunur.
Dosya kapandı.
Hüküm verilmedi.
Çünkü aşk
bir mahkeme değildir.
Ama deliller ortada:
Sen geldin.
Ben değiştim.
Ve ikimiz de
özgürlüğümüzü kaybetmeden
birbirimizi seçtik.
Bundan daha güçlü
hangi kanıt olabilir?
Aşk
Sevgi, kaçışı engellemek değil;
dönüş ihtimalini özgür bırakmaktır.
Aşk
Sana duyduğum şey
bir alışkanlık değildi.
Bir yalnızlık korkusu değildi.
Bir tesadüf hiç değildi.
Çünkü sen yanımdayken
kendimi daha az değil,
daha çok kendim gibi hissediyordum.
Aşk
Ben seni düşündüm
bir Eylül gecesi.
Ordu'da yağmur
denizin üzerine eğiliyordu.
Çınarın dalları
rüzgârla konuşuyordu.
Ben ise
içimdeki mahkemede
kendimi sorguluyordum:
Seni gerçekten seviyor muyum,
yoksa yalnızlığımı
senin adınla mı örtüyorum?
Aşk
Eğer bir gün
bütün şehirler
aramıza girerse,
ben yine seni
bir şehir gibi hatırlayacağım:
sokaklarında yürüdüğüm,
yağmurunda ıslandığım,
denizine baktığım,
çınarının altında
kendimi bulduğum
bir şehir...
Aşkın Şehri Ordu.
Aşk
Sana söyleyebileceğim
tek kesin cümle var:
Seni seçiyorum.
Çünkü bazı hakikatler
kanıt istemez.
Kalp onları
yaşayarak bilir.
Aşk
“Belki.”
Ah, o “belki”ler...
İnsan hayatını
en çok onların üzerine kuruyor.
Belki gelir.
Belki sever.
Belki anlar.
Belki kalır.
Aşk
Kayıt Tarihi : 28.09.2026 20:36:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!