ÖZGEÇMİŞ
Yazarımız Van Başkale doğumludur. İlk ve orta okul öğrenimini Başkale’de , lise öğrenimini Gevaş Lisesi ve Van Mehmet Akif Ersoy Lisesi’nde , Yüksek öğrenimini Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi ile Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesinde tamamladı. Yüksek Lisansını Yüzüncü Yıl Üniversitesi “ Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Eğitim Bilimleri Anabilim Dalı, Eğitim Yönetimi ve Teftişi Bilim Dalı’nda” yaptı.
1995 yılında İstanbul iline öğretmen olarak atandı. İstanbul’da iki yıl öğretmenlik yaptıktan sonra ...
1915 yılının kışı, Van’ın üzerine yalnızca kar yağdırmıyordu. Sanki gökyüzü, yeryüzüne beyaz bir kefen sermeye hazırlanıyor; dağlar, vadiler ve yollar, yaklaşan büyük acının sessizliğine bürünüyordu. Rüzgâr, sarp kayalıkların arasından geçerken uzun bir ağıt tutturuyor, karla örtülü tepelerden kopup gelen uğultular, gecenin karanlığında bir annenin evladına duyduğu hasret gibi yankılanıyordu.
Van, o günlerde yalnızca soğukla değil, savaşın ağır gölgesiyle de mücadele ediyordu. Şehrin sokaklarında yoksulluk, evlerin ocaklarında endişe, insanların yüzlerinde yarım kalmış umutlar vardı. Kapılar erken kapanıyor, kandiller daha az yanıyor, analar çocuklarını her zamankinden daha sık bağırlarına basıyordu. Çünkü savaş, uzak cephelerde patlayan topların sesinden ibaret değildi. Savaş, bir annenin gece boyunca uyumayan gözlerinde, bir babanın yarım kalmış duasında, çocukların erkenden büyümek zorunda kalan bakışlarında da yaşanıyordu.
Bir zamanlar sokak aralarında koşup oynayan çocukların neşesi, yerini ağır bir sessizliğe bırakmıştı. Karın altında kaybolan patikalarda kızaklarını sürmeleri, buz tutmuş derelerde oyunlar oynamaları gereken çağda, onlar artık cepheden gelen haberleri dinliyor; büyüklerin yüzündeki kaygıyı anlamaya çalışıyorlardı.
Henüz on iki, on üç, on dört yaşındaydılar.
Bıyıkları terlememiş, elleri çocukluğun inceliğini henüz yitirmemişti. Birçoğunun omuzları, sırtlarına geçirdikleri kalın elbiseleri bile taşımakta zorlanıyordu. Ama yüreklerinde taşıdıkları yük, yaşlarından çok daha büyüktü. Onlar, adını yeni yeni öğrendikleri hayatın bütün güzelliklerini henüz yaşamamış; baharın kokusunu, gençliğin heyecanını, yarınlara uzanan hayallerin tadını tam anlamıyla çıkaramamış çocuklardı.
Yıl Bin Dokuz Yüz Doksan Üç
Mayıs'ın Yirmi Dördü
Malatya'dan yola çıktı
Otuz üç vatan evladı
Yirmili yaşlarda
Sonra mı
Seni yazdım
Beyaz kağıtlara
Adına Şiir dediler...
Gül rengi saatinde akşamın
Başladı yolculuğu Kızıl güneşin
Yağmura dönüşmemiş bir bulut yığını
Lamekan düşüncelerim
Maviliklerde yıldızların izdüşümü
AKVARYUMDAN OKYANUSA
Güneşin ufuk çizgisinde kaybolmaya hazırlandığı, denizin ise gümüşi bir çarşaf gibi serildiği o akşamüstü, limanda büyük bir hareketlilik vardı. Dev kargo gemisi "Ufuk Çizgisi", uzak diyarlara gitmek üzere son hazırlıklarını yapıyordu. Geminin güvertesinde, işçiler arasındaki genç bir adam, Kerem, titreyen ellerini gizlemeye çalışarak denize bakıyordu. Kerem’in çocukluğundan beri süregelen amansız bir deniz korkusu vardı.
Gemi hareket edip kıyıdan uzaklaşmaya başladığında Kerem’in durumu ağırlaştı. Dizleri bağından çözülmüş, yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu. Arkadaşları onu teselli etmeye çalışıyor, "Korkma, bu devasa gemi hiçbir sarsıntıda batmaz," diyorlardı ama Kerem duymuyordu bile. Zihninde sadece yutan dalgalar ve karanlık derinlikler vardı.
O sırada, ömrünü denizlerde tüketmiş, yüzündeki her çizgi bir fırtınanın hikâyesini anlatan Kaptan Reis, ağır adımlarla kalabalığa yaklaştı. Kerem’in yanına geldi, bir an bile tereddüt etmeden onu belinden yakaladığı gibi denizin serin sularına fırlatıverdi!
Kaostan Gelen Farkındalık
Herkes şok içindeydi. Kerem, suyun altına girdiğinde zaman durmuş gibiydi. Tuzlu su ciğerlerini yakıyor, karanlık onu dibe çekiyordu. Hayatının son saniyelerini yaşadığını düşünerek can havliyle çırpınmaya başladı. Suyla, ölümle ve o devasa korkuyla ilk kez yüz yüze gelmişti. Kaptan Reis, Kerem’in çırpınışlarını dikkatle izledi ve tam gücü tükenmek üzereyken onu güçlü kollarıyla yakalayıp güverteye çıkardı.
Anlatabilseydim eğer;
Sana Ebubekir’in
Sadakatini anlatırdım.
Tereddüt etmeden
Lafı eveleyip gevelemeden
-Muhammed öyle diyorsa öyledir
Anlat bana
Ellerini
O canım ellerini
Yumak yumak göğe açılınca
Içine inciler dökülen
O canım ellerini anlat
Sıradanlaştı seninle her şey
Günden güne azalıyorsun bende
Damla damla
Küçülüyor tükeniyorsun
Bakış bakış ölüyorsun içimde
Billur bir su gibi akardın
Penceremin baktığı sokaktan
Dalgalanırdı rüzgarda
Bir üzerlik gibi örülü saçların
Gözlerimle okşardım saçlarını
Beyaz yakanı düzeltirdim
Geceye aşk olsun
Saçlarına benzeyecekse
Uykuya aşk olsun
Rüyalarıma getirecekse
Yıldızlara aşk olsun
Uzaktan bakıp duracaksa




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!