Beklemek Şiiri - Zeynebp Özge

Zeynebp Özge
56

ŞİİR


3

TAKİPÇİ

Beklemek

Beklemek... Her gece güneşin doğuşunu, her günün sonunda yıldızların belirmesini beklemek. Zemherinin ayazında yazı sayıklamak, yazın o kavurucu sıcağında bir damla yağmura aşermek... Beklemek, vuslata ermeyince omuzlara binen ne ağır bir yüktür! Verimsiz toprağa ekilen tohumların filizlenip boy vermesini beklemek gibi; o çorak araziyi ellerinle kazmak ve her sabah göğsüne vuran o "rençber ağrıyla" uyanmak, bereket yerine avuçlarınla gözyaşlarını toplamak...
​Beklemek belirsizlikle eş değerdir; tıpkı mevsimlere küsen bir ağaç gibi köklerin yabancı bir toprağa mahkûm, dalların ise rüzgâra kırgındır. Her bekleyiş, bir sonbahar rüzgârı gibi ölüm serperken yapraklarına; onca bekleyişin sonunda, bahara eremeden tüm varlığını dökmektir. Beklemek bazen olgunlaşmanın ön koşulu olsa da meyve vaktinde koparılmadığında dalında nasıl çürürse, insan da öyledir. Sabrın eşiğine gelindiğinde ruh ağırlaşırsa ve tahammülün o son kertesinde beden içten içe çürümeye başlar.
​Sessizliği dinleyip görünmeyeni sezgilerle öngörmeye çalışırken, ne beklediğini bilmediğin o tekinsiz anlarda dön ve bak arkana: Geride bıraktığın sensin.
​Gördüğün yürüdüğün tüm yollar sana çıkmış; geleceğin sokağı da sensin, sona eren günün şafağı da sen. Damarlarında taşıdığın kan, göğsünde atan can da sensin. Senin ruhunun ayak izleri bu geride bıraktıkların. İlmek ilmek işlediğin motifler arasında simetriyi bozan o nakışı fark ettin mi? Bırak öyle kalsın, düzeltmeye çalışma. Belli ki "gömleğinin düğmelerini en başından yanlış iliklemişsin."
​Yırt artık sana dar gelen o sınırları! Geçmişi sorgulamak; buzdan parmaklarla kor ağacından ömür devşirmeye benzer. Geçmiş hiç sönmeyecek bir yangın, gelecek ise derinliği bilinmez bir buz dağıdır. Belki de kül olmak en cesur yaşam biçimidir; ancak geçmişe müdahale edilemez, o çoktan yaşanmıştır. Gelecek kontrol edilemez; yaşanacak olan illaki yaşanacaktır. Bilinmezliğin o soğuk ürpertisine bırak kendini; bazen bilmemek, bilmekten daha şifalıdır. Karışmalı insan; bir uzayıp bir kısalan gölgelerle zamanın akışına, rüzgârın serinliğine, denizin tuzuna ve dalgaların uğultusuna... Bazen de göçmen kuşların kanat sesine; mevsimlerin bile kendi döngüsünden caydığını gördüğün hâlde şu tabiatın aldanışına karışmalı.
​Aklın başındayken sevilip sevmediysen, aklın seni terk etmeden önce yaşamadıysan, şimdi bu "deli akılla" beklemek nafile. Pişmanlıkların paslı ray gıcırtısı gibi zihnine doluşurken bil ki, beklediğin o yolcu hiçbir zaman gelmeyecek. Gelecek olan bekletmez; konuşmak isteyen, kendisine yöneltilen soruları suskunlukla geçiştirmez.
​Beklemenin ağırlığı zamanın akışıyla değil, kalbinde bıraktığı izlerle ölçülür. Bu ağırlık, durgun suya bırakılmış bir taş gibi çöker duygularının en derinine. Vazgeçmeyi öğrenemeden tüketirsin ömrünü. Bu umarsız bekleyiş, zamanla en güzel duygularını öfkeye tahvil eder. İnançla çıktığın o yolda, belirsizliğin kolları arasında kaybolduğunu görürsün. Saatler erir, dakikalar un ufak olur ama yine de dağılmaz kalbinin o kurşun gibi ağırlığı.

Ah, benim umarsız bekleyişlerim... Olmayacağını bile bile kapıldığım aldanışlarım... Ah, benim deli aklım! Açık fikirlerim, üstü açık kaldı şimdi mezarda.
​Dünyadaki varlığım kapladığım kütle kadardım oysa, daha fazlasını hiçbir zaman hak görmedim kendime. Bu yüzden saymadım alıp verdiğim nefesleri; hesapsızca yaşadım, günübirlik kaçışlarla. Ömrümün terekesi şu masa örtüsündeki benim kadar inatçı çay lekesi ve kenarı sararmış bir fotoğraftan ibaret. Arkamdan beddua etmeyin, tutmaz; çünkü kaybedecek hiçbir şey bırakmadım geriye. Hatalarımın referanslarını, almaktan kaçındığım sorumlulukların istatistiklerini güncelleyip kapattım ben o sayfayı. Ha, bir de "adamdan saymadığım" suskunluklarım var tabii; onların verilerini de bizzat açık adresime ilintiledim.
​Kafam çok rahat bu aralar. Dümeni otomatiğe alıp tozlu bir sahneden seyrediyorum kendimi. Akışkan bir zeminin sabit sahne dekoru gibiyim. Klişeleri seviyorsanız; otogarda unutulmuş boş bir bavul da diyebilirsiniz bana. Ya da hayatın homojen dokusunda katılaşıp kendi gölgesine saplanıp kalmış, yosun tutmuş bir taş... Eskiler, “Su akar, yolunu bulur,” derlerdi. Cesaretimi toplayıp kendimi akışa bırakmalıyım; suyu çekilmiş nehir yataklarını henüz toplamadan eskiciler.
​Şimdilerde çok isteksizim, cesaretsizim, hareketsizim. Tüm "iz"lerimle yola koyulsam da üzerimdeki sevgisizliğin ağırlığı altında eziliyorum. Sevgisizlik... Harflerin arasına sıkıştırılmış dipsiz bir boşluk. Gözenekleri kapanmış, ışık sızdırmayan derin bir yara gibi. Bir çocuk saflığıyla beklerken büyümek yerine eksilmek; gözle görülmeyecek kadar küçülmek ve her görülmediğinde daha da görünmez olmayı dilemek... Tüm hatalarımın sebebidir çocukluğum; usulca fısıldamalıydı kulağıma kötülerin kazanacağını. Ben de böylece iyiliğe oynayıp kaptırmazdım tüm kartlarımı.
​Oysa sevme yetisi, kendini sevmekle başlar. Ama ben, “Öyle çok sevsem, öyle çok sevilsem,” derken aslında içten içe “O kadar büyük ki sevgisizliğim!” diye haykırıyormuşum meğer. Tüm sevme ve sevilme ihtimallerini kendi ellerimle boğazlayıp, böyle beklentisi ve "eklentisi" yüksek olan bir bekleyişin zamanla ete kemiğe işleyen derin bir yaraya dönüşmesine neden oldum.
​Neyse ki gönlümü "belki"lerle avutuyor, ruhumu ihtimallere alıştırıyorum. Ama aynaya her baktığımda yüzleşmek zorunda kaldığım "keşke"lerim var. Olasılıkları kapısız bir odaya hapsedip nasır tutmuş vedalardan koparıyorum dünleri. Zihnimin fırtınasına davet ettiğim "hâlâ olabilir"lerim var. Belirsiz zamanın sisi bir siluet gibi hafızama çökünce, beklemenin gölgesine küsüyor zihnimdeki labirentler. Beni yoran beklemek değil aslında; bu bekleyişin bir türlü nihayete erememesi. Yosun tutmuş havanın küf kokusunda, rüzgârın taşıdığı seslere tutunmak...
​Sabrın eşiğindeyim oysa.
Bıraksam hafiflemez yüküm, taşısam eksilmez. Bir mağara işçisinin sırtındaki taş gibi değil ki bu; damarlarımı büzüştüren, kalbimi sıkıştıran, sesimi taşa dönüştüren umutsuz bir bekleyiş. Ruhani ve nebatî. Ne öldürüyor ne de güçlendiriyor; sadece ağırlaştırıyor, süreğen bir delilik hâli.
​Bekliyorum; zamanı değil, kendimi tüketerek. Bekliyorum; gelecek olanı değil, kendimden gidişimi izleyerek. Gitmek, içimde masum kalan son şey. Dünyalar kadar sarılıp o yaralı çocuğa, gitmek kendimden... Gitmek, bekleyişin diriliğine gem vurmak. Geçmiş, dokunamayacağım kadar uzakta artık; unutamayacağım kadar da yakında. İlkel bir takvimin içinde günleri, ayları, yılları bilmeden; o bekleyişin mayasında yoğrulurken gitgide kabarıp çoğalan bir sancı bu. Her günün bir asır sayıldığı bu zaman diliminde yüzyıllar önce de bekliyordu insanlar, hâlâ bekliyorlar.
​Çünkü bazı bekleyişlerle vedalaşılmaz, bazı ölümler toprağa gömülmez. Çünkü yürüdüğün yol da sensin, beklediğin o yolcu da sen.
... hem çağırdığın hem de beklemenin o tozlu yollarında boğduğun...

Zeynebp Özge
Kayıt Tarihi : 29.11.2025 13:35:00
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!