Selin Özalan Şiirleri - Şair Selin Özalan

Selin Özalan

Bir sayfanın tam ortası...
Yine yazıyorum. Bu defterin kaçıncı sayfası oldu bilmiyorum artık. Belki hiçbir zaman okumayacaksın, belki adını bile anmayacağım bir gün... Ama bugün yine içimde susturamadığım bir “sen” var. Ve biliyorsun, ben içimde kalanı hep kelimelere emanet ettim. İlk mektubuma cevap gelmedi. Zaten beklememiştim. Ama insan bazen bir işaret ister ya… Bir şarkıda denk gelmek gibi, bir sokakta yüzünü hayal etmek gibi. Zaman geçti. Ben geçti derken aslında geçmediğini öğrendim. Sadece susarak alışıyormuş insan. Ve susunca bazı duygular derinlere inmiyor, aksine kök salıyormuş. Hâlâ bazen bir şarkı çalıyor, ve içimde eski ben uyanıyor. Sana ilk sarıldığım günü hatırlıyor mesela, sonra da hiçbir şey demeden gidişini… Bazen düşünüyorum, o günleri yaşamasaydım eksik mi kalırdım, yoksa bu kadar acır mıydı içim? Sonumuzun böyle olacağını bilseydim, o yolu seninle yürümek ister miydim? Bu sorunun cevabını hâlâ bulamıyorum. Ama cevapsız kalmış bir mektubun arkasından gelen bu satırlar, belki sadece bana yazılmış. Belki de sana değil artık… Kaybolan o “biz”e. Kapatıyorum defteri bu gece. Ama biliyorum, yine açacağım. Çünkü bazı duygular bitmiyor, sadece yazı bekliyor.
İçinden hâlâ seni taşıyan bir kalp

Devamını Oku
Selin Özalan

Hayat inişleri ve çıkışlarıyla bize kim olduğumuzu hatırlatan bir yolculuk. Bazen öyle anlar gelir ki, tüm güzelliklere gözümüzü kapatır, sadece karanlığı görürüz. O anlarda sanki hiçbir şeyin anlamı kalmamış gibi hissederiz. Ama belki de mutluluğu gerçekten anlayabilmek için acıyı hissetmek gerekir. Çünkü insan, yalnızca ışıkta değil, karanlıkta da kendini bulur. Her kayıp, her hüzün, her hata bize bir şeyler öğretir. Eğer sahip olduğumuz şeylerin değerini bilirsek, hayatımıza daha bilinçli devam edebiliriz. Başarabilecegimize önce kendimiz inanmalıyız; çünki insan önce kendini sevmezse, dışardan da sevgi ve değer bekleyemez. Zamanla anlıyoruz ki, öfke ve kızgınlık en çok kendimize zarar veriyor. Sakinlik hayatı daha net görmemizi sağlıyor. Hatalarımız ise yol göstericimiz oluyor onlardan kaçmak yerine ders alırsak, daha güçlü ve bilinçli bir şekilde ilerleriz. Ve en önemlisi her karanlığın ardından bir güneş doğar. Önemli olan karanlığın içinde kaybolmamak ve güneşin doğacağına inanmak, çünki hayat, onu nasıl yaşamak istediğimizle şekillenir. Eğer gerçekten sahip olduklarımızın değerini bilir ve ona göre yaşarsak, o zaman hayat bizim için çok daha anlamlı hale gelir.

Devamını Oku
Selin Özalan

Ailelerde evlatlar arası ayrımcılık… Bunu ister farkında olarak ister de olmayarak yaptığınız zaman ebeveynler buna kendi aralarında “koruma içgüdüsü” diyor. İşte yok “endişeleniyorum”, işte “o ablan veya kardeşin senden daha dirayetli, kendini korumasını bilir, nerede ne yapılması gerektiğini bilir ama sen, sen öyle değilsin” diye diye topluma kazandırmak yerine toplumdan silinen bir yetişkin yetiştiriyorsunuz ve sonra gene suçu o çocuğa atıyorsunuz. Çocuğun kendisine güvenmesini sağlayacak bir alan bırakmadan, sürekli onun yerine karar vererek, sürekli onu diğer kardeşiyle kıyaslayarak ve sürekli “sen kendini koruyamazsın” mesajı vererek aslında onu hayata hazırlamıyorsunuz; tam tersine, hayat karşısında kendisinden şüphe eden bir insan yetiştiriyorsunuz. Sonra da o çocuk büyüyüp özgüvensiz olduğunda, kendi kararlarını vermekte zorlandığında, insanlara karşı kendisini ifade edemediğinde dönüp yine “Neyin eksikti mesela?” diye soruyorsunuz. Neyin eksikti? Aileler arasında artık kalıplaşmış bir cümledir ama bir o kadar da iğrenç bence: “Neyin eksikti?” Eksik olan sizce de göz önünde değil mi? Eksik olan duyulmamış olmamız, hep ayrımcılığa maruz kalmış olmamız değil mi? Çünkü bir çocuğun ihtiyacı yalnızca yemek, kıyafet, okul ve maddi imkânlar değildir. Bir çocuğun psikolojik olarak da beslenmeye ihtiyacı vardır. Dinlenmeye, anlaşılmaya, olduğu kişi olarak kabul edilmeye, hata yaptığında aşağılanmamaya, fikrini söylediğinde susturulmamaya, korktuğunda küçümsenmemeye ve en önemlisi kendisine güvenilmesine ihtiyacı vardır. Ama biz ne yaptık? Bir tarafın duygularını, isteklerini ve sınırlarını daha değerli görürken diğer tarafın hislerini sürekli sorguladık. Birinin davranışlarını “O bilir.” diye kabul ederken diğerine sürekli “Sen bilmezsin.” muamelesi yaptık. Sonra da büyüyen o çocuğa “Neden özgüvenin yok?” diye sorduk. Oysa özgüven gökten düşmüyor. Bir çocuğa yıllarca “Sen yapamazsın.”, “Sen beceremezsin.”, “Sen kendini koruyamazsın.”, “Sen diğer kardeşin gibi değilsin.” derseniz, o çocuk bir süre sonra bunları yalnızca sizin söylediğiniz sözler olarak değil, kendi gerçeği olarak görmeye başlar. Bir çocuğun zihninde sürekli “Acaba yanlış mı yapıyorum?” düşüncesi oluşur. Kendi kararını verirken bile ailesinin ne diyeceğini düşünür. Bir şey yapmak istediğinde önce izin arar. Bir seçim yaptığında suçluluk hisseder. Hayır dediğinde kendisini kötü hisseder. Çünkü yıllarca ona kendi sınırlarını çizmek değil, başkalarının çizdiği sınırların içerisinde yaşamak öğretilmiştir. “Biz sana güveniyoruz.” Tabii ya, tabii canım, siz zaten güvenirsiniz. Sizler böyle değil misiniz zaten? Bizden daha mı iyi bileceksiniz? Güveniyorsanız neden sürekli kontrol ediyorsunuz? Neden bir evladınız dışarı çıkmak ister, sorgulamazsınız ama diğer evladınız izin ister, çıkmakta habire ararsınız? Neden birinin nerede olduğunu merak etmezken diğerinin attığı her adımı takip edersiniz? Birinin dışarı çıkmasını normal karşılarken diğerinin dışarı çıkmasını sanki kesinlikle yanlış bir şey yapacakmış gibi değerlendirirsiniz? Bu meraktan çıkıp artık bildiğiniz taciz oluyor. Çünkü sürekli aranmak, sürekli nerede olduğunun sorulması, kararlarına karışılması, özgürlüğüne karşı çıkılması, attığın her adımın kontrol edilmesi bir noktadan sonra korumak olmaktan çıkıyor. İnsan kendisini kendi hayatının içinde bile özgür hissedememeye başlıyor. Kendi özel alanımız bile yok. Evlatlar arasında birinin özel alanına saygı duyulurken diğerinin özel alanına saygı duyulmuyor ve sürekli sanki yanlış bir şey ya yapacak gibi ya da yaptı gibi davranıyorsunuz. Oysa bir çocuğa özel alan bırakmak, onu sevmemek değildir. Tam tersine, onun bir birey olduğunu kabul etmektir. Çocuk büyür. Bir gün yetişkin olur. Kendi hayatını kurmak, kendi kararlarını almak, kendi seçimlerinin sorumluluğunu üstlenmek ister. Fakat bazı aileler çocuğun büyüdüğünü kabul etmekte zorlanır. Çünkü yıllarca koruma adı altında kontrol etmeye alışmışlardır. Çocuğun kendi kararını vermesi onlara göre “söz dinlememek”, kendi sınırlarını çizmesi “saygısızlık”, farklı bir fikir söylemesi “kıskançlık”, kendi hayatını yaşamak istemesi ise “aileden uzaklaşmak” olur. Oysa bir insanın ailesini sevmesi, ailesinin onun hayatının tamamını yönetmesine izin vermesi anlamına gelmez. Siz yönetmek istiyorsunuz ama yönetemezsiniz. Bir nokta sonra yönetemezsiniz. Çünkü evlatlarınız sizin uzantınız değildir. Siz evlatlarınız aynı sizin gibi olsun istiyorsunuz. Onların ayrı bir birey olduğunu her zaman unutarak, onların ayrı bir fikirleri olduğunu unutarak her şeyimize karışıyorsunuz. Kendi doğrularınızı onların hayatına uygulamaya çalışıyorsunuz. Kendi yaşadıklarınızı onların da yaşaması gerektiğini düşünüyorsunuz. Kendi korkularınızı onların hayatına taşıyorsunuz. Kendi toplum baskınızı onların omuzlarına yüklüyorsunuz. Sonra da neden bu kadar yorulduklarını anlamıyorsunuz. Bir çocuk ailesinin yanında kendisi olamıyorsa, sürekli bir şeyleri yanlış yapmaktan korkuyorsa, sürekli kendisini açıklamak zorunda hissediyorsa, orada yalnızca bir aile baskısından değil, çocuğun psikolojik gelişimini etkileyen ciddi bir durumdan söz etmek gerekir. Çünkü sürekli eleştirilen ve kontrol edilen çocuk zamanla kendi iç sesini kaybedebilir. Kendi ne istediğini anlamak yerine ailesinin ne istediğini düşünmeye başlayabilir. “Bunu yaparsam annem ne der?”, “Bunu söylersem babam kızar mı?”, “Bunu giyersem ne düşünürler?”, “Şuraya gidersem sorun çıkar mı?” diye yaşarken insanın kendi hayatıyla arasına görünmez duvarlar örülür. Ve siz o duvarları yıllarca ördükten sonra bir gün çocuğunuza dönüp “Neden bu kadar içine kapanıksın?” diye sorarsınız. Sürekli bizim yakınımızda olsun, sürekli benim istediğim olsun diye diye zamanla sizden nefret eden, hatta var oluş amacını bile sorgulayan, herkesten kendini alıkoyan, depresif, sürekli öfkelenen gençler ortaya çıkıyor. Çünkü baskı altında büyüyen bir insanın içinde yalnızca itaat oluşmaz; bazen büyük bir öfke de birikir. Çocukken ifade edilemeyen duygular büyüdükçe öfkeye, uzaklaşmaya, içe kapanmaya ve insanlardan kendini geri çekmeye dönüşebilir. Ama ne yazık ki ele âlem ne der lafı ağzınıza dolanmış, bir türlü gitmiyor. “El âlem ne der?” Peki el âlem benim hayatımı mı yaşayacak? Benim yerime üzülecek mi? Benim yerime pişman olacak mı? Benim yerime nefes alacak mı? Hayır. O zaman neden benim hayatımı onların düşüncelerine göre şekillendiriyorsunuz? Neden kendi çocuğunuzun mutluluğundan önce hiç tanımadığınız insanların ne düşüneceğini önemsiyorsunuz? Neden toplumun gözündeki görüntünüz, evladınızın kendi hayatındaki huzurundan daha önemli hâle geliyor? Bazen ebeveynler farkında olmadan çocuklarının üzerinde “el âlem” üzerinden bir korku sistemi kuruyor. Çocuk kendi istediğini yapmak yerine insanların ne düşüneceğini hesaplıyor. Kendi mutluluğunu değil, başkalarının onayını arıyor. Böyle yetişen bir insanın özgürleşmesi de kolay olmuyor. Çünkü özgürlük yalnızca dışarı çıkabilmek değildir. Özgürlük, kendi kararını verebilmek, kendi hayatının sorumluluğunu alabilmek ve kendi seçimlerinin arkasında durabilmektir. Ben nişanlıyım. Hâlâ, hâlâ bakın hâlâ, karşılıyor “Ne yapacağım, ne edeceğim?” diye. Ama diğer yandan kardeşim öyle, istediği şeyleri yapar. Neden? Çünkü çalışıyor. Neden çalışıyor, neden erkek gibi? Bu kalıpları size kim öğretiyor ya da siz nerden duyuyorsunuz? Bir insanın özgürlüğünü neden cinsiyetine, ekonomik durumuna ya da aile içindeki rolüne göre belirliyorsunuz? Neden bir erkek evlat kendi kararlarını verebilecek kadar güçlü görülürken bir kız evlat hâlâ korunması, yönlendirilmesi, kontrol edilmesi gereken biri olarak görülüyor? Neden bir kardeşin çalışıyor olması ona daha fazla özgürlük kazandırıyor da diğerinin kendi hayatını kurmak istemesi sürekli sorgulanıyor? Bir şey dediğim zaman, sadece nedenini sorgulamak istediğim zaman, bana “Niye bunlar sağlanmıyor?” dediğim zaman ise dediğim onca laf ağzıma tıkanıyor. Yok işte “kıskançsın.” Hayır. Belki kıskanç değilim. Belki sadece adalet istiyorum. Belki kardeşimde olan bir şeyin bende neden olmadığını anlamaya çalışıyorum. Belki aynı hayatı istemiyorum ama aynı saygıyı istiyorum. Belki aynı şeyleri yapmak istemiyorum ama aynı güveni görmek istiyorum. Belki kardeşim gibi olmak istemiyorum ama kardeşim kadar birey olarak görülmek istiyorum. Ve belki de yıllarca “Sen farklısın.” denilmesinin bende bıraktığı şeyi anlatmaya çalışıyorum. Siz istediniz öyle olsun. Şimdi yarattığınız insandan nefret ediyorsunuz. Önce onu sürekli kontrol ettiniz, sonra bağımsız olamadığı için eleştirdiniz. Önce kararlarını elinden aldınız, sonra “Neden kendi kararını veremiyorsun?” dediniz. Önce onu sürekli kıyasladınız, sonra kendisine güvenemediği için suçladınız. Önce onu korkuttunuz, sonra neden cesur olmadığını sordunuz. Önce her adımına müdahale ettiniz, sonra neden kendi ayakları üzerinde duramadığını sorguladınız. Bu nasıl bir çelişkidir? Bir çocuğun kendi ayakları üzerinde durmasını istiyorsanız, önce ona düşmesine izin vermelisiniz. Hata yapmasına izin vermelisiniz. Yanlış karar vermesine, sonra o kararın sonucunu görüp yeniden ayağa kalkmasına izin vermelisiniz. Çünkü hayat böyle öğrenilir. İnsan yalnızca ailesinin söylediği doğrularla büyümez. Kendi deneyimleriyle de büyür. Ama siz çocuğun deneyim kazanacağı her alanı kapatırsanız, sonra onun hayata karşı hazırlıksız olmasına şaşırmamalısınız. Bir de “Annelik hakkımı helal etmem.”, “Senin gibi evlada yazıklar olsun.” gibi cümleler var. Hak falan diyorsunuz da bu dünyaya gelmeyi biz mi istedik? Bunları yaşamayı biz mi seçtik? Bir çocuk dünyaya gelmeyi seçmez. Nasıl bir aileye doğacağını, nasıl yetiştirileceğini, hangi sözleri duyacağını, hangi korkularla büyüyeceğini seçmez. Bu yüzden ebeveynlik bir çocuğun ömür boyu borçlu hissetmesini gerektirmez. “Ben seni büyüttüm.” diyerek bir insanın hayatının tamamını yönetemezsiniz. Evet, anne ve babanın emeği vardır, fedakârlığı vardır, sevgisi vardır. Ama sevgi, bir insanın özgürlüğünü elinden alma hakkı değildir. Ebeveynlik, çocuğun hayatını kendi hayatınız gibi yönetmek değil; bir gün kendi hayatını yaşayabilecek kadar güçlü olmasını sağlamaktır. Özgüvensiz nesil yetiştirip “Of, sen de bir şey beceremiyorsun.” diyorsunuz. Peki o özgüvensizliği kim oluşturdu? Çocuk kendi kararını vermeyi öğrenmeden önce onun yerine karar verdiyseniz, kendi kararlarına güvenmemesinin sorumluluğunu yalnızca ona yükleyemezsiniz. Bir insanı sürekli yetersiz hissettirip sonra neden kendisini yetersiz gördüğünü sormak büyük bir çelişkidir. Ve sonra çocuk büyüdüğünde ailesinden uzaklaşmaya başladığında “Bizi sevmiyor.” diyorsunuz. Belki de mesele sevmemek değildir. Belki insan bazen kendisini korumak için uzaklaşır. Çünkü sürekli baskı altında kalmak, sürekli kontrol edilmek ve sürekli kendisini açıklamak zorunda olmak insanı yorar. Bazen çocuk ailesinden değil, ailesinin yanında olmak zorunda kaldığı kişiden uzaklaşır. Yani kendisini kaybetmiş hâlinden uzaklaşır. Ben bütün bunların içinde hâlâ neşeli olmaya, hayatın tadını çıkarmaya devam ediyorum. Bütün bu yaşadıklarımın beni tamamen karanlığa çekmesine izin vermemeye çalışıyorum. Hâlâ gülüyorum, hâlâ seviniyorum, hâlâ güzel şeylere heyecanlanıyorum. Çünkü artık şunu anlamaya başladım: Beni yıllarca eksik hissettiren şeylerin gerçekten benim eksikliğim olduğuna inanmıyorum. Belki eksik olan bendeki bir şey değildi. Belki eksik olan, beni gerçekten dinleyen bir çift kulaktı. Belki eksik olan, bana güvenen bir bakıştı. Belki eksik olan, “Sen de yapabilirsin.” diyen bir cümleydi. Belki de eksik olan, kardeşimle kıyaslanmadan sadece ben olduğum için değerli olduğumu hissetmekti. Çünkü her evlat aynı olmak zorunda değil. Her çocuk aynı karaktere, aynı cesarete, aynı dayanıklılığa sahip olmak zorunda değil. Birinin daha güçlü olması diğerinin daha değersiz olduğu anlamına gelmez. Birinin daha rahat hareket etmesi diğerinin daha fazla kontrol edilmesi gerektiği anlamına gelmez. Birinin erkek olması ona sınırsız özgürlük, diğerinin kadın olması ona sınırsız denetim verilmesi gerektiği anlamına gelmez. Bir çocuğu korumak, onun hayatını yaşamak değildir. Onu korumak, kendi hayatını yaşayabilecek kadar güçlü olacağı zemini hazırlamaktır. Ona her adımında “Dur.” demek değil, gerektiğinde düştüğünde yanında olacağını bilmektir. Ona sürekli “Ben senin yerine bilirim.” demek değil, “Sen ne düşünüyorsun?” diye sormaktır. Çünkü bir çocuk ailesinin yanında kendisini anlatamıyorsa, dışarıda kendisini anlatmakta da zorlanabilir. Bir çocuk ailesinin yanında sürekli yanlış anlaşılmışsa, bir süre sonra anlaşılacağına dair umudunu kaybedebilir. Bir çocuk sürekli kıyaslanmışsa, kendisini kendi özellikleriyle değil başkalarının sahip oldukları üzerinden değerlendirmeye başlayabilir. Bir çocuk sürekli kontrol edilmişse, özgürlük karşısında bile suçluluk hissedebilir. Ve bütün bunlar yetişkinlikte insanın ilişkilerine, kararlarına, kendisine bakışına ve hayatla kurduğu bağa kadar uzanabilir. Bu yüzden ailelerin çocuklarına söyledikleri cümleleri küçümsememesi gerekiyor. “Sen yapamazsın.” sadece bir cümle değildir. “Sen kardeşin gibi değilsin.” sadece bir kıyaslama değildir. “Ben annelik hakkımı helal etmem.” sadece öfkeyle söylenmiş bir söz değildir. “El âlem ne der?” sadece bir soru değildir. Bunların her biri çocuğun zihninde yıllarca taşınabilecek izler bırakabilir. Ve bazen çocuk büyüdüğünde ailesine karşı öfkelendiğinde, aile yalnızca çocuğun öfkesini görür. Ama o öfkenin altında yıllarca duyulmamış cümleler olduğunu görmek istemez. “Beni dinleyin.”, “Bana güvenin.”, “Beni kardeşimle kıyaslamayın.”, “Ben de bir bireyim.”, “Benim de özel alanım olsun.”, “Benim de kendi kararlarım olsun.”, “Beni sürekli yanlış bir şey yapacakmışım gibi görmeyin.” Belki de çocukların yıllarca söylemeye çalıştığı şey tam olarak budur. Ve belki de artık ailelerin kendilerine “Çocuğum neden böyle?” diye sormaktan önce “Ben çocuğumun böyle olmasına nasıl katkıda bulundum?” diye sorması gerekiyor. Çünkü bazen sorun çocuk değildir. Sorun, çocuğun içinde büyüdüğü ortamdır. Bazen sorun çocuğun özgüvensiz olması değildir. Sorun, özgüvenini oluşturmasına izin verilmemesidir. Bazen sorun çocuğun ailesinden uzaklaşması değildir. Sorun, ailenin çocuğun yanında kendisi olabileceği bir alan bırakmamasıdır. Ve ben artık bütün bunların içinde kendimi eksik görmemeyi öğreniyorum. Çünkü ben kardeşim değilim. Ben ailemin istediği kişi olmak zorunda değilim. Ben el âlemin görmek istediği insan olmak zorunda değilim. Benim de ayrı fikirlerim var. Benim de ayrı kararlarım var. Benim de kendi hayatım var. Ve bütün bunların içinde neşeli olmaya, hayatın tadını çıkarmaya devam edeceğim. Çünkü belki de yıllarca bana verilen en büyük mücadele, kendim olmama karşı verilen mücadeleydi. Benim şimdi yapmam gereken ise kendimden vazgeçmemek. Ne kardeşim gibi olmak zorundayım ne de başkasının çizdiği hayatı yaşamak. Ben sadece kendi hayatımın sahibi olmak istiyorum. Ve belki de bütün bu hikâyenin sonunda söyleyebileceğim en net cümle şu: Biz eksik değildik. Eksik olan, bizi olduğumuz hâlimizle görebilecek anlayıştı. Eksik olan, duyulmamızdı. Eksik olan, bize güvenilmesiydi. Eksik olan, bir evlat olduğumuz kadar ayrı bir birey olduğumuzun kabul edilmesiydi. Ve artık ben, beni yıllarca eksik hissettiren insanların cümleleriyle değil, kendi sesimle kendimi tanımlamak istiyorum.

Devamını Oku
Selin Özalan

Aileden alınan yaralar, insanın hayatında en derin izleri bırakan yaralardır. Çünkü en çok güvenmesi, en çok sığınması gereken yerden aldığı darbeler, insanın ruhunda onarılması zor çatlaklar açar. “Geçti” dersin, “atlattım” dersin, ama bir gün bir yerde o yara kendini yeniden gösterir. Çünkü çocuklukta yaşanan travmalar bilinçaltına işler; bastırıldığını sansan da bilinçdışında hep vardır.

Bir insanın en temel ihtiyacı sevilmek ve anlaşılmaktır. Sevildiğini hissetmek, değer gördüğünü bilmek, psikolojide “aidiyet” duygusunu oluşturur. Bu duygu eksik olduğunda, kişi hayat boyu o sevgiyi dışarıda arar. En basitinde bir doğum gününde bile, küçük bir kutlama, küçük bir mesaj beklenir; çünkü insanın varlığının görüldüğünü hissetmeye ihtiyacı vardır. Görülmediğinde, değersizlik hissi bilinçaltına kök salar.

Benim öğrendiğim şey şu: Hayatta yalnızca kendine yaslanabilirsin. Kendini ayağa kaldırmayı, kendi yaralarını kendi ellerinle sarmayı öğreniyorsun. Çabalıyorsun, emek veriyorsun, bir yerlere geliyorsun. Ama geçmişte aldığın yaralar, hayatının en parlak günlerinde bile gölgen gibi yanında yürüyor.

Devamını Oku
Selin Özalan

Adalet, bir toplumun temel taşıdır. Ama ya adalet yalnızca bir kelimeden ibaret kalırsa? Ya eşitlik sadece belirli bir zümre için geçerli olursa? İşte o zaman halkın sesi yükselir, sessizlik çığlığa dönüşür. Biz sustukça onlar daha çok konuştular. Biz çalıştıkça onlar daha da zenginleşti. Biz üç kuruşla geçinmeye çalışırken, onlar milyon dolarlık lüks İçinde yaşadı. Bir lokma ekmek için direnen insanlar varken, kürsülerde gülümseyerek yapılan konuşmaların hiçbir anlamı kalmadı. Halk açlıkla, yoksullukla, işsizlikle boğuşurken, saraylarda dönen lüks hayatlara tanıklık ettik. Ülkemizin değerleri, bir bir el değiştirdi. Topraklarımız satıldı, sokaklarımız güvensiz hale geldi. Adalet, parası olanın yanında saf tuttu, mazlum ise haksız yere cezalandırıldı. Kadınlarımız öldürüldü, sesimizi duyurmaya çalıştığımızda susturulduk. "Anlıyoruz" dediler, ama hiçbir zaman anlamadılar.
Eğer gerçekten adalet istiyorsanız, önce hukuk önünde herkesin eşit olduğunu kanıtlayın! Terör örgütü liderlerine sağlanan ayrıcalıkları, masum insanlardan esirgeyerek adalet sağlanmaz. Adalet ancak herkes için adil olduğunda anlam taşır! Bu hukuksuzluğun, bu çifte standardın hesabı elbet bir gün sorulacaktır! Öcalani ailesiyle görüştürmesine izin veren bir adalet sisteminin nasıl adil olmasini bekleyelim ayrıca yeni anayasa istiyorlar gidiceksiniz elbet bir gün sizin devreniz son bulcak!!!!!!!
Gençlerimizin suçu yokken içeri aldınız üstelik ailesiyle prasödür gereği diyerek gorusturmüyorlar eninde sonunda bunun hesabı sorulcak bu adaletin terazisi kime çalışıyor??

Devamını Oku
Selin Özalan

Psikolojik olarak aniden gelen özlem duygusu, bastırılmış ya da farkında olunmadan içte biriken duyguların yüzeye çıkmasıdır. Genellikle geçmişte yaşanan, kişi için anlamlı olan bir olay, kişi ya da dönemle bağlantılıdır. Bu duygu, bilinçaltında hâlâ önem taşıyan bir bağın varlığına işaret eder. Bazen bir koku, müzik ya da düşünce tetikleyici olabilir. Özlem, insanın duygusal ihtiyaçlarının ve bağ kurma isteğinin doğal bir yansımasıdır.

Devamını Oku
Selin Özalan

Bazen insanın içinde öyle cümleler birikir ki, onları kimseye anlatamaz. Anlatmak istemediğinden değil; bazı duyguların kelimelere döküldüğünde anlamını yitireceğini düşündüğünden. İşte yine gecenin sessizliğinde, saatin kaç olduğunu bilmeden, kalemim elimde, içimde yıllardır taşıdığım ama artık yük olmaktan çıkıp bana yol gösteren hisler dökülüyor satırlara. Hayatım dışarıdan bakıldığında yolunda. Her şey olması gerektiği gibi akıyor. Büyük bir problem yok. Belki de bu yüzden insanlar "Her şey yolundaysa neden hâlâ böyle hissediyorsun?" diye sorabilir. Kimileri bunu ilgi arayışı sanabilir. Oysa insanın görülmek istemesi ilgi düşkünlüğü değildir. Sevilmek istemek zayıflık değildir. Değer görmek istemek ise bencillik hiç değildir. Bunlar insan olmanın en sade, en doğal ihtiyaçlarıdır. Ben de herkes gibi yalnızca hak ettiğim sevgiyi, hak ettiğim değeri görmek isteyen biriyim. Hak etmediğim hiçbir şeyde gözüm olmadı. İnsan bazen "İyileştim." der ama iyileşmek her zaman acının tamamen yok olması anlamına gelmez. Ben bunu en çok bir ameliyat yarasına benzetiyorum. Büyük bir ameliyat geçirirsiniz. Açık olan yaranız dikilir, kabuk bağlar ve gün gelir tamamen kapanır. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey kalmamıştır. Fakat hava değiştiğinde, en ufak darbede ya da beklenmedik bir harekette o eski yara kendini yeniden hatırlatır. İşte ruh da böyledir. Yaralar kapanır ama bazı izler yaşamaya devam eder. Bu, yeniden kırıldığınız anlamına gelmez. Sadece yaşadıklarınızın sizde bıraktığı izlerin hâlâ nefes aldığı anlamına gelir. Ben de hayatım boyunca birçok yara aldım. Kimi zaman sessizce ağladım. Kimi zaman sesimi yükselttim. Bazen hakkımı aradım, bazen sayfalarca yazdım. Şarkılar söyledim, sustum, düşündüm ama hiçbir duygumu içime gömmedim. Çünkü biliyorum ki içine gömülen her duygu, zamanı geldiğinde daha büyük bir fırtınaya dönüşüyor. Belki de bu yüzden bazı insanlar benden uzaklaştı. Çünkü ben hiçbir zaman nefretimin, öfkemin ya da kırgınlığımın esiri olmadım. İnsanlar çoğu zaman duygularına teslim olmuş insanları anlamayı daha kolay buluyor. Ben ise duygularımı yaşamayı ama onların beni yönetmesine izin vermemeyi seçtim. Gidenlere kızmıyorum. Hatta iyi ki gittiler. Çünkü onların gidişi bana kalanların değerini öğretti. Kim gerçekten yanımdaydı, kim yalnızca iyi gün dostuydu, bunu acılar sayesinde öğrendim.
Canım çok yandı. Öyle zamanlar oldu ki nefes almak bile ağır geldi. Ama hiçbir zaman hayatı suçlamadım. İsyan etmek yerine mücadele etmeyi seçtim. Çünkü biliyordum ki insanı güçlü yapan, hiç düşmemesi değildir. Her düştüğünde yeniden ayağa kalkabilmesidir. Hayat, her gün bize yeni bir ders verir. Fakat çoğu zaman o dersi görmek istemeyiz. Çünkü gerçeklerle yüzleşmek kolay değildir. Bazen görmezden gelmek daha güvenli gelir. Bazen kabul etmemek daha az acıtır. Ama hayat beklemez. Er ya da geç insanı kendi gerçeğiyle baş başa bırakır. Zorluklar hiçbir zaman tamamen bitmeyecek. Sizi vazgeçirmeye çalışan insanlar da olacak. Kalbinizi kıranlar, sizi küçümseyenler, size eksik olduğunuzu hissettirenler de çıkacak karşınıza. Fakat onların söyledikleri sizi tanımlamaz. Bir insan size değersiz olduğunu söyledi diye değersiz olmazsınız. Bir hata yaptınız diye kötü biri olmazsınız. Çünkü hata yapmak insan olmanın en doğal parçasıdır.
Bu dünyada hatasız olduğunu söyleyen biri varsa, belki de yaptığı en büyük hata budur. Kimimiz yanlış insanları severiz. Kimimiz yanlış arkadaşlıklar kurarız. Kimimiz ait olmadığımız ortamlarda bulunuruz. Kimimiz kendimizi unutacak kadar başkalarını önemseriz. Hepimiz yanılırız. Ama önemli olan düştüğümüz yer değil, düştüğümüz yerden ne öğrendiğimizdir. Çünkü insanı büyüten yaptığı hatalar değil, o hataların ardından aldığı kararlardır. Eğer yaşadıklarından ders çıkarıyorsan, acını başkalarına zarar vermek yerine kendini geliştirmek için kullanıyorsan, zaten iyiliği seçmişsindir. Kendini bulmaya başlamışsındır. İnsan kendini tanımaya başladığında, yıllarca başkalarının sözleriyle kendine ne kadar haksızlık ettiğini fark ediyor. Bir gün aynaya bakıp "Ben bunca yıl neden kendime bu kadar yabancı kaldım?" diye soruyor. Sonra gözlerinin içine bakıyor ve ilk defa gerçekten kendini görüyor. O an anlıyor ki aslında eksik olan kendisi değilmiş. Eksik olan, kendine duyduğu sevgiyi başkalarının onayına bağlamasıymış. Kendini gerçekten seven insanın gözleri değişir. Gülüşü değişir. Dünyaya bakışı değişir. Çünkü insan önce kendi içindeki karanlığı aydınlatır, sonra etrafındaki ışığı fark etmeye başlar. Sürekli mutsuzluğu besleyen biri ise zamanla her yerde yalnızca mutsuzluk görür. Çünkü dünya çoğu zaman bizim ona baktığımız göz kadar güzeldir ya da karanlıktır. Bu yüzden hissettiklerinizi söylemekten korkmayın. Sesinizi duyurmaktan vazgeçmeyin. Kendiniz olmaktan utanmayın. Başkalarının doğrularıyla değil, kendi vicdanınızın doğrularıyla yürüyün. Çünkü insanlar hiçbir zaman konuşmayı bırakmayacaklar. Saçınızdan kıyafetinize, okulunuzdan işinize, hayallerinizden yaşam biçiminize kadar mutlaka eleştirecek bir şey bulacaklar. Siz değişseniz bile onların söyleyecekleri değişmeyecek.
O hâlde neden kendi hayatınızı başkalarının düşüncelerine göre yaşamaya çalışasınız?
Kendinize şu soruları sormayı öğrenin: "Ben bu insanı hayatımda tutuyorum ama o beni gerçekten hak ediyor mu? Bulunduğum bu ortam bana iyi geliyor mu? Burada kendim olabiliyor muyum?" Çünkü bazen yanlış insanlar insanın karakterini değil, huzurunu çalar. Unutmayın, sizi gerçekten seven insanlar kusurlarınızı size karşı silah olarak kullanmazlar. Hatalarınızı yüzünüze vurup sizi küçültmezler. Aksine, düştüğünüzde elinizden tutarlar. Yorulduğunuzda yanınızda yürürler. Siz kendinizi unutmaya başladığınızda size kendinizi hatırlatırlar.
Ve eğer bir gün etrafınızda size sarılacak kimse kalmazsa, dünyanın sonu gelmiş değildir. O gün kendinize sarılmayı öğrenin. Çünkü insan en uzun yolculuğunu kendi içine yapar. En büyük savaşı kendi zihninde verir. En büyük zaferini de yine kendi içinde kazanır. Belki herkes bir gün kendi sessizliğinde kaybolacaktır. Ama önemli olan o sessizliğin içinde kendini kaybetmemektir. Çünkü insan, kendini bulduğu gün yeniden doğar. Ve o günden sonra artık kimsenin onayıyla büyümez, kimsenin sözüyle küçülmez. Sadece kendi vicdanının, kendi emeğinin ve kendi sevgisinin ışığında yürümeye devam eder.

Devamını Oku
Selin Özalan

Sevgili ebeveynler,

Bir çocuğun en güvenli limanı, kendi evidir. Ama bazen en ağır yaraları da çocuk, o evin içinde alır. Psikolojide en derin travmalar, en çok güvenmesi gereken insanlardan gelen yaralardır. Çünkü çocuk, anne ve babasının sevgisini koşulsuz görmek ister. Görmediğinde ya da sürekli eleştirildiğinde, bu yara ruhuna kök salar ve ömür boyu taşınır.

Birçok ebeveyn “Ben şaka yapıyordum” der. Ama şunu bilmelisiniz: Çocuğunuz için şaka olan bir söz, kimliğine saplanmış bir bıçak olabilir. Küçük yaşta yürüyüşü, kilosu, konuşması, başarısı ya da hayalleriyle dalga geçilen çocuk; yıllar sonra bile o sözleri beyninde tekrar tekrar duyar. Bu, sadece bir anlık kırgınlık değildir. Bu, benlik saygısına vurulmuş ağır bir darbedir.

Devamını Oku
Selin Özalan

Aşk ansızın kapını çalar; en umutsuz anında, inancın tükenmişken bile. Sen “olmaz” dediğin yerde, hayat bir pencere aralar ve içeriye hafif, sıcak bir ışık sızar. O ışık önce küçük bir umut olur; sonra yürüdüğü her köşeyi aydınlatan bir yol.

Belki planların yoktu, belki kalbin eskisi kadar cesur değildi. Yine de bir bakarsın, gülüşü en karanlık zamanının kapısını çalıyor; sesinde daha önce hissetmediğin bir tanıdıklık, dokunuşunda ev gibi bir sıcaklık. Aşk öyle gelmiştir: haber vermeden, acele etmeden, hayatı yeniden örmeye niyetliymiş gibi.

İyi ki dediklerimiz vardır hayatta. İyi ki karşılaştın, iyi ki tebessümün vardın, iyi ki el ele yürüdüğünüz sabahlara uyanıyorsunuz. Her “iyi ki” birer hatırlatmadır — kaybettiğini sandığın inancın yeniden filizlendiğine dair sessiz bir kutlama.

Devamını Oku
Selin Özalan

Bir zamanlar sana ait olan kalbim vardı…
Kırılgan, saf ve sadece seni seven.
Senin bir bakışına umut bağlayan,
Bir mesajına dünyaları sığdıran bir kalpti bu.
Ama sen o kalbi ellerinle parçaladın…
Üstelik hiç çekinmeden. Ben sana koşarken, sen benden uzaklaştın.

Devamını Oku