Siyasetin çetin bir çatışma içinde olduğu açık bir geçek. Peki, bu çatışmanın tarafları kimler?
Bir tarafta cumhuriyetin ilk günlerinde iktidarı ele geçirmiş olan dış destekli Komprador Burjuvazi, öteki tarafta iktidardan pay almak isteyen ve hatta mümkünse ele geçirmek isteyen Milli burjuvazi...
Bunlar perdenin ardında olanlar. Perdenin önündekileri ise söylemeye gerek bile yok.
Siyasal ya da toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir toplumsal sınıfın davranışlarına yön veren politik, hukuksal, felsefi, düşünceler bütünü demek olan ideoloji, tanımından da anlaşılacağı gibi bir dünya görüşünün öğretisini ortaya koymuş olduğu için tabiatı gereği temsil ettiği şeyin tarafıdır.
Bu yönleri itibariyle, ideolojiler objektif olmaktan uzaktırlar ve esnek bir yapıya sahip olamadıkları için kendilerini deyim yerindeyse genellikle otoriter bir fanus içine hapsetmişlerdir.
Her hangi bir işte ya da sözde sınırları aşmak anlamına gelen ‘ifrat,’ ahlâki bir kavram olarak da yeteneklerin işleyişinde, gösterilmesinde makul olanın dışına çıkan bir sapma olarak tanımlanır.
İfratın karşıtı ‘tefrittir.’ İfrat söz ve davranışlarda haddi aşmak olarak tanımlandığına göre, tefrit de gevşek ve ihmalkâr davranmak, çabuklukta geç kalmak anlamına gelir.
Bu iki kavramın ifade etmiş olduğu şeyi davranışlarında taşıyan bir insandan olumlu işler içinde olmasını beklemek bekleyeni ister istemez hayal kırıklığına uğratır.
Sonbahar, hüznün simgesi...
Ne kadar genç olursa olsun, sonbahar bir sona varıyor olmanın öyküsünü anlatır, bir bakıma insana.
Onun nereden gelip nereye gittiğinin hüzünlü öyküsünü.
sen ve ben yine varız
ama şimdi ayrıyız
sen başkalarının kollarındasın
bense yalnız
geceler buruk
Niyet, Arapça kökenli bir kelime olup, bir şeyi önceden isteyip düşünme, maksat anlamına gelir. Her şeyin özü ve başıdır, adeta yapılan her işin ruhu gibidir.
Bir iş yapanın niyetine göre değer kazanır.
Hazreti Peygamber “Ameller niyetlere göredir. Her kişi için niyet ettiğinin karşılığı vardır,” diye buyurmuştur.
Evin oğlu evli bir kadını kaçırır, evin büyük kızı eski sevgilisi ile tekrar karşılaşınca evliliğini ve çocuğunu ikinci plana atar, iş boşanmaya kadar varır. Evin küçük kızı evlendiği adamın abisine âşık olur onula gayri meşru bir ilişkiye girer ve hamile kalır. Baba boşandığı karısı bir başkasıyla evlendi diye karısının evlendiği adamı vurur öldürür. Kendisi de zaten bir başkasıyla evlidir evli olduğu kadın da onu patronuyla aldatır.
Ne hikâye değil mi ama. Televizyon kanallarından birinde yayınlanan bir dizinin hikâyesidir bu yukarıda anlatılanlar, tıpkı benzerlerinde olduğu gibi.
Şimdi elde mikrofon dışarı çıksak ve “Bu dizileri onaylıyor musunuz?” diye gelip geçene rastgele sorsak eminim ki büyük bir çoğunlukla “hayır“ cevabı alırız.
Aradığımız şey yaşanmış olanda değil yaşanacak olan zamandadır. Dün başka türlü mutluydu insan bugün başka türlü mutludur. Çünkü mutlu olmak kişinin kendi ellerinde hayat buluyor.
Ne çok şey istiyoruz değil mi? Oysaki hiç kimse istediklerinin tümüne sahip olamıyor. Hayat öyle bir devinim yaşatıyor ki insana, kazanırken bir yandan da kaybediyorsun.
İşte tam da bu yüzden maddi bir takım kazanımlar için kendimizi gereğinden fazla paralayıp, heba etmek beyhude bir çırpınış oluyor.
bırak beni yanayım
gözlerinde donayım
azıcık merhamet et
hayatına dolayım
_________/
Hayatım boyunca hiç fakir hissetmedim kendimi. Gerçi hiçbir zaman yeterince paraya, mala, mülke sahip olmadım ama bunu da kendime hiç dert edinmedim.
Parasızlık geçici bir durumdur. Rabbimiz dilerse bu durumu ortadan kaldırabilir. Veren Allah’tır, dilediğine verir. Onun tasarrufunda olan bir şey için kendimi niçin üzeyim?
Fakir olmak çok başka bir şeydir. Karun kadar zengin olsa da insan, ne yazar, Rabbinin rızasını kazanamadıktan sonra?




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!