Radyo Hikayesi Şiiri - İsmet Barlıoğlu

İsmet Barlıoğlu
1529

ŞİİR


4

TAKİPÇİ

Radyo Hikayesi

Radyo Meselesi

Ben yaşlarda bir arkadaşım var, benden de küçük.
Gördüğü günden geri kalanlardan…
Kalbinin dörtte üçü çalışmıyormuş.
Evinden, iki damat adayı oğlundan, bir gelinlik kızından ve eşinden ayrı yaşamaya devam ediyormuş.
Tam yedi yıldan beri…

Bu arkadaşımla anlaşmamız var: Cep telefonumu bir defa çaldırır ve konuşmadan kapatırsa, ikimizin bildiği bir semtte belli bir mekanda beni beklediğinin mesajıdır bu. Belli mekan bir kahvehanedir ve biz buluşunca hapis denilen stilde tavla oynarız. İçtiğimiz ayran, soda, çay ve oyunun ödülü olan bir paket sigaradır ceremesi… Ödül de zaten oyun bitene kadar yarılanmış olur. Oyunu kazanan kalan yarım paket sigarayı cebine koyar, kaybeden de kahvehanenin parasını öder, çıkılır…
Gaziantep ‘in semt kahvehanelerinin bazılarında dışarıdan fark edilmeyen arka bahçeler (Yazlık bölümler) vardır, caddeden kışlık bölüme girer, oradan arkaya açılan kapı ya da kapılardan bahçeye çıkarsınız. Bazı kahvehanelerde bahçe kısımları kışlık alanlardan daha geniştir. Bizim buluştuğumuz kahvehane de bunlardan biri.

Arkadaşım cep telefonuma sinyali verdi. Bilgisayarımı kapattım, elbisemi giyip çıktım ve arabama atlayıp yaklaşık üç kilometre mesafedeki kahvehaneye vardım. Bahçede boş bir masaya oturup beklemeye başladım. Bu arada tavlayı, kazanana ödül dediğimiz sigarayı ve çayımı ısmarladım.

Bahçede yirmiye yakın masa var ve hemen hepsi çeşitli oyun oynayan insanlarla dolu. Yanlarında seyircileriyle.
Benim masama yakın bir boş masaya kavruk birisi oturdu. Kırkbeş-elli yaşlarında falan. Ufak-tefek- kuru, zayıf, esmer, yüzünün derisi kırışık, olduğundan daha yaşlı gösteren bir gariban görünümlü birisi… Elinde bir pilli radyo var. Onu açmış yerel kanallardan birinden Barak Havası dinliyor. O dinlerken yakındakiler de duymuş oluyor. Bir şekilde dikkat çekmiş oluyor.

Ben cep telefonumla arkadaşıma sinyal çekiyorum, geldim de bekliyorum anlamında…
Tavla geliyor, çayım garson tarafından önüme konuluyor ve ben bir sigara yakıp çayı yudumlamaya başlıyorum.
Radyolu kavruk adam kalkıp bir yöne doğru yavaşça hareketleniyor. Ben adamı müşteri sanıyorum ama yine de yoklamadan edemiyorum:

-Radyoya bakabilir miyim? Diye soruyorum.
Olurlanıyor ve masamda karşımdaki sandalyeye oturuyor. Radyoyu övmeye başlıyor. ‘Heryeri çeker’ falan diyor.
- Satar mısın? Diye soruyorum.
-Satarım diye cevaplıyor.

Niye müşteri oluyorum:
Evimizin mutfağında, iki oğlumdan küçüğünün bize verdiği bir pratik radyo var. Mutfak tezgahı ile asma duvar dolapların arasındaki raflardan birinde prize yakın bir konumda yerleştirmişim. Bu radyoyu genelde haberlerden haberdar olmak için ve mutfakta bulunduğum, oyalandığım sıralarda açarım.
Hanım –sağolsun- bazen hafakanları üstünde ise bana sormadan kapatır ya da üf-püf eder, radyonun sesinin kendisini rahatsız ettiğinden bahsederek. Aslında haksız da değil: Bu; radyo olsun, televizyon olsun bunların bazen öyle bir ayarsız sesleri var ki bazen ben bile rahatsız oluyorum. Örneğin; haberleri dinlemek için açmışsınız, spikerin ses tonuna ve konuştuğunun anlaşılabilirliğine göre sesini ayarlamış dinliyorsunuz… Bir ara –sık,sık- reklamlara falan girdiler mi ses seviyesi ayarınızı falan dinlemiyor, saçma sapan sesler müzikler insanı rahatsız edecek ses seviyesinde bulunduğunuz ortamı dolduruyor. Şimdi biter diye bekleyip de bitmediğini ve etrafı rahatsız ettiğinizi düşünüp de sesini kısmaya kalktığınızda tekrar eski normal sessizliğine ya da ses düzeyine dönerek haberleri sunmaya devam ediyor. O sesin aniden yükselmesi esnasında elbette ki eşiniz ya da ortamda radyoyu kendisi açmamış insanlar rahatsız olup ters tepki verebiliyorlar…

Birgün mutfakta eşimle kahvaltı ediyoruz. Ben radyoyu uygun bir sesle açmış hem eşimi –konuşursa- hem de radyoyu –haberleri- dinliyorum. Eşim hafiften gülümseyerek:
- Sen bu radyoyu sırf bir ses olsun diye açıyorsun… Dedi.

Anlayış gösterebilir, ters davranmayabilrdim belki ama; kalkıp radyoyu fişinden çıkarıp yere fırlattım…
- Niye böyle yaptın ki; ben sana gülerek söylemiş ve şaka yapmıştım. Dedi ama onbeş gün konuşmadık.

O günden sonra ben radyonun oğluma geri verildiğini sanarak, balkona takıldığımda balkonda dinlemek için bir pratik radyo arıyordum ve o radyo işte bu kavruk adamın ‘Satarım’ dediği radyo idi.

Karşımdaki kavruk adam halim-selim haliyle ve saf bakışlarıyla merhamet uyandırıyordu. (Halkın içine girip de onlarla yakınlaşınca ne güzel, ne değişik insanlarla birlikte yaşadığını daha bir algılayabiliyor insan) .
Sigara ikram ettim, almadı, içmiyormuş. Bilmem kaç sene olmuş bırakalı…
Bir ara öksürdü. Ve ben bir şey sormadan;
- Bende nefes darlığı var. Diye öksürmesine açıklama getirdi.
- Kaç seneden beri? Sigara da içmiyormuşsun, niye ki? Gibilerinden sordum.
Anlattı… Fakirlikten, imkansızlıktan, yeşil karttan, tapudan, var olan yeşil kartının geri alınmışlığından falan bahsetti. Çaresizdi. Ama elliyedi dönüm tapulu arazisinin olduğunu da bu arada anlatıverdi.
O konularda bir hayli konuştuk. Adam elliyedi dönüm tapulu arazisine rağmen yoksuldu ve nefes darlığından muzdarip olduğu halde ilaç temin edemediğinden hala bu rahatsızlığı çekmekteydi…

Garsona bir çay söyledim kendisi için. Kabullendi. Çok cana yakın buldum kendisini. Cebimdeki parayı –ki ben de sadece emekli aylığıyla kendi özel masraflarını karşılamaya çalışan biriydim- onunla paylaşmak geçti bir ara içimden. Sadece içimden geçti…
- Kaç para? Dedim radyo için.
- Oniki. Dedi.
- On liram var, verirsen alayım. Dedim.
- Bari onbir ver, zaten ben on liraya aldım. Dedi.
Olmazlandım ve on lirada ısrar ettim…

İşte kafama taktığım bir yer burası. Ben ki cebimdeki parayı hiç karşılıksız adamla yarı yarıya paylaşmayı içimden geçirmişken bu adamın istediği onbir lirayı vermek istemiyor, ille on liraya alayım diye teklifimi kesinleştiriyordum…
Aradaki bir lira benim için hiçbir kıymet ifade etmiyordu ama bu pazarlık hırsı mı ne hikmetse ben on lirada ısrar ettim, o da zaten on liraya aldığını ve hiç olmazsa bir lira kazanması gerektiğini düşündüğü için peki diyemedi…
Ama gözlerime öyle bir bakışı vardı ki hala unutamıyorum… (Belki de bana öyle geldi)

Arkadaşım gecikmeli olarak geldi. Adam kalkıp gitti. Kahvehanede başka masada oturanların ‘Satıyor musun? ’ sorularına bir ümitle yaklaşıp onlarla konuşmaya girmişken ben tavlanın içinde kaybolmuşum.
Kahvehaneden çıkıp giderken adamı göremedim. Radyoyu sattı mı satamadı mı bilemiyorum.

Aradan on-onbeş gün geçti. Bugün –her zamanki gibi evdeyim. Hanım da gelini ve torunu ile kısa bir yaz tatilinde, evde yalnızım birkaç günden beri.

Balkona çilingir soframı kurdum, tam kadehi yudumlayıp sigaramı yakacakken çakmağım –birçoğunuzun da zaman zaman yaşadığı gibi- mızmızlık etti, kaç defa çaktı isem yanmadı.

Hemen her evde vardır, bizim ev de her ev gibi olduğundan bizim evde de var idi: Çakmak mezarlığı… Torba dolusu, günün birinde işe yarar düşüncesiyle saklanan çeşit çeşit çakmaklar. Onlar bir plastik poşet içinde salondaki biüfenin çekmelerinden birinde olacaktı. Kalkıp oraya yöneldim ve bir-iki çekme açıp bulamadım. Sonradan, onları bir çakmak tamircisine beleş verip kalabalıklarından kurtulmuştum. Yine de acaba düşüncesiyle bir başka çekmeyi açtığımda, günlerce önce fırlatıp attığım radyo ile karşılaştım. Oğluma geri verildiğini sandığım radyoyla… Sevindim tabii. Balkona götürüp prize taktım ve çalıştığını görüp daha bir sevindim. İstasyon ararken geçenlerde beni evlerine davet eden arkadaşlarımın evlerindeki radyoda dinleyip beğendiğim kanala rastladım. Güzel bir tesadüftü. Türk Sanat Müziği ağırlıklı yayın yapan ve Gaziantep ‘in yerel radyolarından biri olan Güney Radyo idi.
Bir anda her şey istediğim gibi olmuştu. Sigaramı mutfaktan aldığım kibritle yaktım, içkimden bir yudum alıp serinlemeye başlayan ortamın zevkini çıkarmaya başladım…

Sonra aklım radyoya ve kahvehanedeki kavruk adama takıldı. Ondan sattığı radyoyu alsaydım en azından on lira verecektim. Öyleyse bu radyoyu bulduğum çekmede radyonun yerine bir on lira bırakmalıydım…

Sonra daha başka bir fikir geldi aklıma: Hemen arabaya atlayıp o kahvehaneye gitsem, o kavruk adamı orada bulabilir ve kendisinden hiçbir şey almadan ona on lira verip geri dönebilir miydim?

Olmazdı tabii… Onu orada bulacağımın garantisi yoku ve çilingir sofrasından öyle kolay kolay kalkılamıyordu…

On lirayı ne çekmeye koydum ne de kavruk adamın peşine düştüm…

İsmet BARLIOĞLU
Gaziantep
28/08/2005

İsmet Barlıoğlu
Kayıt Tarihi : 28.8.2005 22:17:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Paraf Etraf
    Paraf Etraf

    Bu kadar inat yapanlar için “Laz damarı var” derdi anneciğim. Bazen kırılmaması gereken sebeplerle, en yakınımızda ve bizim en çok nazımızı çekene güç yetirdiğimizi kırabiliyoruz. Bunun da büyük haksızlık olduğunu düşünüyorum. İsmet Abim, damarınızın markası nedir bilemiyorum ama hikayen okurken inanılmaz keyif veriyor.

    Cevap Yaz

TÜM YORUMLAR (1)

İsmet Barlıoğlu