Perdelerini kaldır imdi, kavuşmak vakti;
alevin külle, dervişin kora dönüştüğü o mutlak hizada dur.
Mademki aşk bir ibadettir
ve toprağa düşen her fısıltı kendi kıyametini doğurur,
o halde sürsün bu yanış;
ne mazi kalsın geride
ne de istikbalin belirsizliği
Suskunluğun çeperini yaran o ağır niyazla yürü
vakti çekilmiş ırmakların yatağında,
Ayağına batan her çakıl taşı,
kalbinin unuttuğu bir yeminin yankısı olsun.
Dile gelmeyen ne varsa
içindeki o derin, karanlık mahzenlerde,
Birer birer dökülsün eteğinden.
Ne saklayacak bir an kalmalı ne de utanacak bir saat.
Çünkü sır, taşınmak için değil,
ateşe verilip külleri rüzgara savrulsun diye yüklenir sırdaşa,
Sırrını geri al o ödünç gecelerden;
al ki kendi karanlığında bile yalnız kalabilesin artık.
Bırak aksın zihninin labirentlerinde dolaşan
o garip, o tekinsiz uykusuzluk,
Sen dervişsin; yaran kadar derinsin,
yandığın kadar mübarek ve susabildiğin kadar özgür.
Vaktin potasında eriyen,
senin o çilekeş, o bükülmez sabrındır bilmez misin?
Zaman dediğin nedir ki derviş,
bir nefes alımı ile o nefesi veremeyiş arasındaki o dar koridor,
Dört cihetini ören kaskatı duvarlar bile
sarsılır senin o sessiz adımlarının haysiyetiyle.
Geçmişin hüznüyle geleceğin kaygısını
aynı kefede tartıp fırlatıp attın sonsuz boşluğa,
Şimdi ne kış göğündeki sönmüş yıldızlar tutabilir seni
ne de harabe şehirlerin o ağır enkazı.
Kendi hücresinde göğünü inşa eden bir mahkum gibi ferah,
Yıkıntıların ortasında dimdik durarak
bekle o muazzam, o kutlu müjdeyi
Kendi tövbelerinin üzerine doldur şimdi
gözlerinin o sitemkar, o duru yaşlarını,
Kaçma kusurlarından, ayıplarından
utanıp saklama o insan yanını ham ervahlar gibi.
Aşk ki; eksik olanın, kırık olanın,
tamamlanmak için yalvaran ruhun ibadetidir nihayetinde,
Seni sen yapan o ıstırap,
süslü cümlelerin değil,
secdeye değen alnındaki o derin çizgedir.
Her kırgınlık bir basamaktır
o var ile yok arasındaki ince, keskin çizgide,
Yüzleş içindeki o fırtınayla;
reddetme öfkeni, kudursun bırak zihninin en kuytu köşeleri,
Kudursun ki arınsın, yansın ki
dökülsün üstüne yapışan o sahte dünyanın günahları
Uzaklaş hayatta kalma dürtülerinin o bencil,
o korkak fısıltılarından adımlarca,
Yıldızlar nasıl kaçarsa birbirinden,
öyle kaç kendi nefsine aldandığın o eski aynalardan.
Sana vaat edilen masalları unut;
sen bir hikaye anlatıcısı değil,
hikayenin kendisisin artık,
Dinlediğin firdevs mekanlarını,
o cennet bağlarını bir fısıltıyla dök kurumuş dudaklarından.
Lakin unutma;
senin cennetin parmaklarının ucunda duran
o anlık teslimiyettir,
Kopmayan iplerle bağlandığın o darağaçlarında bile
masumiyetini bir sancak gibi dalgalandır,
Bırak bassın seni yalnızlığın o insafsız, o şifalı sağnakları;
ıslansın en güzel anıların ıssızlığı
Damarlarında dolanan kanın ritmi değişsin,
ivme kazansın içindeki o durgun, o uykulu nehir,
Sıra dışı duygularının,
aklının o anlaşılmaz, garip oyunlarının farkına var nihayet.
Seni çevreleyen bu etten ve kemikten kafes,
sırf bu alevi taşımak için yaratıldı.
Vursun dalgalar kalbinin kıyılarına,
zamanı fırtınalara gark et,
altüst et bildiğin tüm ezberleri.
İhanete uğramışlığını, terk edilmişliğini,
o yarım kalmış rüyalarını göm toprağa,
Onlar birer yük değil artık;
seni senden alan,
seni senden çıkarıp O’na ulaştıran birer vasıta.
Şehrin üstüne dökülen tonlarca bombanın bıraktığı
o ıssızlığı topla kucağına,
Hırslarını pus ettiğin o karanlık,
o sapa köşelerden söküp at,
tek bir kırıntı dahi kalmasın.
Yıkılan umutlarının enkazını kendi ellerinle kaldır ki
altından o saf hakikat çıksın.
Sen ne bir kurbansın bu dünyada
ne de muzaffer bir komutan;
sadece bir yolcusun hırkası tozlu.
Kendi labirentlerinde kaybolmaktan korkma,
geceyi ödünç verdiğin o sahte tüccarlardan sök al,
Çünkü hakiki hürriyet;
teslim olmaktır o amansız, o geri dönülmez kavuşma vaktine.
Şimdi gözlerini ödünç ver secdelerine,
bırak sadece toprağa baksın o kırgın bakışların,
Kavuşmak vakti geldi çattı işte;
ne bir adım geriye atabilirsin
ne bir zerre kaçabilirsin bu yangından.
Alevler vücudunun tamamını örttü,
taş da sensin artık, toprak da, odun da,
o eski çul çaput da.
Dervişlere özgü o harlı ateş tüketti
senden geriye ne kaldıysa hayata dair.
Aşk ibadetini tamamladı;
ne ayıbın kaldı anlatılacak
ne de kusurun gizlenecek bir yeri.
Aç avuçlarını o ebedi dilsizliğe;
sen sustun,
şimdi senin yerine konuşsun o konuşması gerekenler
redfer
Kayıt Tarihi : 23.11.2016 18:44:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!