Pirin Kim ? Şiiri - İlyas Kaplan

İlyas Kaplan
1618

ŞİİR


16

TAKİPÇİ

Pirin Kim ?

PiRİN KİM
Vezin: Mef'ûlü / Mefâ'îlü / Mefâ'îlü / Fe'ûlün
(– – . / . – – . / . – – . / . – –)

Görsün bizim üstatlar nasıl yazmadadır hey,
Mânâ kuyusun derd ile kazmadadır hey.
Gece gûş eyleyip de gündüz bozmadadır hey,
Her mısra’ı bir gevher edip dizmedadır hey.
Söz gevherini bağlamağa iplik ararlar,
Cilve-i yâri görmeğe zülfün tatar tutarlar.
Ben derd-i derûnumla bu gün zâr ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!”(1)

İster hece yaz, ister aruz, eyle tecellî,
İster serbest söyle, kalbe eyle tesellî.
Söz meydanı dâim açık, olgıl mukallî,
Lâkin san’at ister bu yol, olma mücellî.
Kavlin gücü yoksa durma bu bârın altında,
Kalma gâfil sözün o ağır taşın altında.
Mânâ gülen o çeşm-i siyeh kâr ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (2)

Divân-ı sühan içre nicesi gâfil gezerler,
Lafzın yüzüne bakıp da mânâyı ezerler.
Kendi hünerin bilmeyip halkı süzerler,
Bahr-i ummâna girmeden derler ki yüzerler.
Biz bahr-i hâmûşuz, bize fırtına kâr etmez,
Aşkın oduna yanmayan o bağrı nâr etmez.
Cânân ilinden müjde-i i’zâr ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (3)

Bülbül yine gülzâra düşüp nâle kılmıştır,
Gönlüm bu fenâ mülkünü bir piyle kılmıştır.
Şâir ki kelâm içre nice hîle kılmıştır,
Mânâ arayıp ömrünü bir çile kılmıştır.
Her kim ki bu meydâna gelip gâfil oturmuş,
Aşkın yolunu bilmeyip azm-i gil oturmuş.
Lâkin söze can vermeğe bir pây ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (4)

Meydân-ı sühan içre gezen atlası görsün,
Eş’âr-ı bülend içre olan elması görsün.
Söz mülküne dâhil olan o has-hası görsün,
Hikmet dilinde zâhir olan vasfı da görsün.
Lafza bürünüp kavlini sultân eden eyler,
Mânâyı alıp derd ile derman eden eyler.
Sen kafiye ararsın, sana bir gâm ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (5)

Kimi dağda gezer, kar arar, bir kayak etmez,
Kimi mülk-i meânîde durup bir koyak etmez.
Kimi söz söyler amma kökü yok, bir dayak etmez,
Kimi nükte satar, meclise bir parlak etmez.
Vâiz ki mecliste kelâm eyler bî-haber-i aşk,
Şâir ki kalemsiz yürür, olmaz ana bir meşk.
Rindân-ı cihânız, sana bir pây ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (6)

İstersen bu sözden varıp bir paça eyle,
İster raks eyleyip o demi ça-ça eyle.
Baktın ki bî-hâlsin, varıp bir nûş ile eyle,
Aşkın kadehinden içip afv-ı günâh eyle.
Söz san’atı bir bahr-i bî-pâyândır ey dost,
Cilve-i hüsnünle bu bezm Tûr-ı tecellîdir ey dost.
Kaldır kadehi, elde güzel bir mey ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (7)

Bu ayağın sâhibi o dağlar maralıdır,
Aşkın okıyla göğsü geyik tek yaralıdır.
Söz mülkünde şânı ulu, başı belalıdır,
Rindlerin içinde adı dâim sefalıdır.
Çarkın sitemi değse de yılmaz o civânı,
Aşka vermiştir bütün mülk ile bu cânı.
Yara merhem eylemeğe bir nây ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (8)

Körfez arayan gemiler sahile ermez,
Sözde kökü olmayan o hiç meyve de vermez.
Gözsüz olan âşık o zülf-i yâri de görmez,
Hikmet gülünü koklamayan bağa da girmez.
Bostan-ı sühanda açılan gonca biziz biz,
Gülzâr-ı vefâda öten o bülbül-i zârız biz.
Aşkın bağına gül toplamaya hâr ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (9)

Harf içre gizlenmiş nice bin sırrı bilmezler,
Noktanın altında yatan o nûru görmezler.
Gözyaşını döküp de bu gözyaşın silmezler,
Mânâ bağının meyvesini derip yemezler.
Söz kadrini bilmek sana bir devlet-i cândır,
Ârif olana her bir kelâm sırr-ı nihândır.
Şahlar katına lütf ile bir pay ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim! (10)

Fuzûlî gibi yandık o şevkın ocağında,
Bâkî gibi demlendik o meyin kucağında.
Nef’î gibi ok attık o hâmûş çağında,
Nâbî gibi hikmet aradık aşk dağında.
Şimdi bu zamân içre bizim sesimiz vardır,
Gönlümüzde o eski duânın hevesi vardır.
Söz mülküne ben tâc ile efserle geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (11)

Sanma ki bu bir kuru lakırdı, bir hevestir,
Söz ehlinin her bir nefesi bir hoş kafestir.
Rûhu uyandıran o sadâ hoş bir sestir,
Aşkı bilene bir tek zerre dahî bes’tir.
Sen kafiye dizdin de sanırsın ki kelâmdır,
Mânâsız olan söz bilesin kuru selâmdır.
Gönül mülküne aşk ile ikrâr ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (12)

Dağlar maralı dediğin o pîr-i mugândır,
Meyhâne-i aşk içre o bir şem’-i zamândır.
Üstüne devrilse felek, bilesin ki amândır,
Gönlü ulu bir dağ gibidir, bağrı duman dır.
Yarasını sarmak bize bir borçtur ey dost,
Dostun yoluna can vermek bir harçtur ey dost.
Yârin kapısına yüz sürüp zâr ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (13)

Çıktım feleğin burcuna baktım ki cihân hîç,
Âdemdeki bu azm ile bu şân ile şân hîç.
Sözden gayrı dünyada kalan nâm ile şân hîç,
Sultanlar ölür, mülk-ü sühan kalır, gerisi hîç.
Yaz sen de bu taht üzre güzel bir gazel ey dost,
Bırak bu cihan kavgasmı, ol bî-bedel ey dost.
Mânâ mülküne hükmeden ferman ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (14)

Kimi sözü uzatır da bir zerre tat vermez,
Kimi tek kelâm eyler de ömre hayat vermez.
Mânâsız kelâm kimseye bir necat vermez,
Gönlü dar olan kimsede Hak sebat vermez.
Söz san’atı bir simyadır, erbabı bilir ancak,
Toprağı eyler altın, bunu can veren anlar ancak.
Derhâl elime bir kalem-i zâr ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (15)

Aruzun bahrinde yüzmek yürek ister efendim,
Sözü bir vezne dizip süslemek emek ister efendim.
Her yiğidin kârı değil, bilek ister efendim,
Aşkın sofrasında pişen ekmek ister efendim.
Ham olanlar gelip de bu sofraya oturmasın,
Sözün kadrini bilmeyip de meclisi bozmasın.
Sofraya tat katmağa bir bal ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (16)

Geceler şâhidimizdir bizim ey mah-ı tâbân,
Gözyaşıyla sulandı bu kâğıt, bu divân.
Mânâ gülü açsın diye feda oldu bu cân,
Sözün bağında bülbülüz, olduk perîşan.
Lâkin bu perîşanlık bize bir izzettir efendim,
Aşkın yolunda çekilen her dert bir nimettir efendim.
Yârin mahallesine bir âh ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (17)

Koyak arayan varsın varıp dağda dolansın,
Kayak arayan varsın buz üstünde uyansın.
Ayağı olmayan şâir bu bezmden utansın,
Sözün ateşinde varıp çıra tek yansın.
Biz ateşi gülzâr eyleyen İbrâhim’iz efendim,
Söz mülkünde eşi olmayan bir âlimiz efendim.
Aşkın ocağına varıp kor ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (18)

Meydânı boş sanıp da kılınç sallayan çoktur,
Lâkin o hedef merkezine ok saplayan yoktur.
Sözün okunu atmağa yay bağlayan yoktur,
Bu nükte-i pür-hikmete akıl yoran yoktur.
Biz oku attık şimdiden tam ortasına bağrın,
Duyan duysun bu sesi, bu nâra-i çağrın.
Gönül kalesini fetheden bir şâh ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (19)

Redferî eydür: Sözümüz burda nihâyet bulur sanma,
Mânâ denizi coştu bugün, bir katrede kalma.
Şâirsen eğer durma, gelip bu ayağı alma,
Gönlün gözünü aç da varıp gâflete dalma.
Söz bitti fakat yankısı kalır bu kubbede dâim,
Aşk ile yazan şâir olur mülk-ü sühanda kâim.
Edeb meydânına işte bu dehr ile geldim,
“Râm eyle ayaqla söze, görsünler pîrin kim!” (20)

redfer

Günümüz Türkçesiyle …

PİRİN KİM?

1-
Görsün bizim üstatlar nasıl yazıyor hey,
Anlam kuyusunu dert ile kazıyor hey.
Gece dinleyip de gündüz bozuyor hey,
Her mısrayı bir mücevher edip diziyor hey.
Söz mücevherini bağlamak için iplik ararlar,
Sevgilinin tecellisini görmek için saçının kıvrımına tutunurlar.
Ben içimdeki dertle bugün feryat ederek geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

2-
İster heceyle yaz, ister aruzla, yeter ki parılda,
İster serbest söyle, yeter ki kalbe teselli ol.
Söz meydanı daima açık, taklitçi ol (ama geliş),
Lakin bu yol sanat ister, gösterişçi/boyalı olma.
Sözünün gücü yoksa durma bu ağır yükün altında,
Gafil kalma söz denen o ağır taşın altında.
Anlama gülen o siyah gözün sevdasıyla geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

3-
Şiir divanının içinde ne gafiller gezer,
Sadece kelimenin dış yüzüne bakıp anlamı ezerler.
Kendi marifetlerini bilmeyip milleti süzerler,
Okyanusa girmeden "yüzeriz" derler.
Biz sessiz bir deniziz, bize fırtına kâr etmez,
Aşkın ateşiyle yanmayan o bağrı kor eylemez.
Sevgilinin diyarından bir mazeret müjdesiyle geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

4-
Bülbül yine gül bahçesine düşüp inlemiştir,
Gönlüm bu geçici dünyayı bir karınca yuvası sanmıştır.
Şair ki söz içinde nice oyunlar/incelikler yapmıştır,
Anlam arayarak ömrünü bir çileye dönüştürmüştür.
Her kim ki bu meclise gelip gafilce oturmuşsa,
Aşkın yolunu bilmeyip balçığa/toprağa saplanıp oturmuştur.
Lakin söze can vermek için sağlam bir adımla geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

5-
Söz meydanında gezen ipek kumaşı görsün,
Yüce şiirlerin içindeki elması görsün.
Söz mülküne dahil olan o has adamı görsün,
Hikmet dilinde beliren niteliği de görsün.
Kelimeye bürünüp sözünü sultan eden eder,
Anlamı alıp dert ile derman eden eder.
Sen kafiye ararsın, ben sana bir hüzün/gam ile geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

6-
Kimi dağda gezer kar arar, bir kayık/kayak yapamaz,
Kimi anlam mülkünde durur da bir vadi/sığınak yapamaz.
Kimi söz söyler ama kökü yoktur, bir dayanak olamaz,
Kimi nükte satar ama meclisi parlatamaz.
Öğüt veren vaiz mecliste aşktan habersiz konuşur,
Kalemsiz yürüyen şairin bir meşki/talimi olmaz.
Dünya kalenderleriyiz (rindiz), sana sağlam bir adımla geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

7-
İstersen bu sözden gidip bir paça yemeği yap,
İster dans edip o anı "ça-ça" eyle.
Baktın ki halsizsin, git bir kadeh içip keyfet,
Aşkın kadehinden içip günahların bağışlanmasını dile.
Söz sanatı ucu bucağı olmayan bir denizdir ey dost,
Güzelliğinin tecellisiyle bu meclis Tur Dağı'na döndü ey dost.
Kaldır kadehi, elde güzel bir şarapla geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

8-
Bu uyak/ayak sahibine "dağların ceylanı" derler,
Aşkın okuyla göğsü geyik gibi yaralıdır.
Söz krallığında şanı yüce, başı belalıdır,
Gönül adamlarının içinde adı daima sefalıdır.
Feleğin çarkının sitemi değse de yılmaz o yiğit,
Aşka vermiştir bütün malı mülkü ve bu canı.
Yaraya merhem olmaya bir ney sesiyle geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

9-
Körfez arayan gemiler sahile ulaşamaz,
Şiirde kökü olmayan söz asla meyve vermez.
Gözü kapalı olan âşık sevgilinin saçını göremez,
Hikmet gülünü koklamayan bu bahçeye giremez.
Söz bostanında açan gonca biziz biz,
Vefa gül bahçesinde öten o inleyen bülbülüz biz.
Aşkın bağına gül toplamaya diken ile geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

10-
Harfin içinde gizlenmiş binlerce sırrı bilmezler,
Noktanın altında yatan o ışığı görmezler.
Gözyaşını döküp de bu yaşları silmezler,
Anlam bahçesinin meyvesini toplayıp yemezler.
Sözün değerini bilmek sana büyük bir can devletidir,
Bilge olana her bir kelime gizli bir sırdır.
Şahların katına lütuf ile bir adımla geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

11-
Fuzûlî gibi yandık o coşku ocağında,
Bâkî gibi demlendik o neşe/şarap kucağında.
Nef’î gibi ok attık o sessizlik çağında,
Nâbî gibi hikmet aradık aşk dağında.
Şimdi bu zaman içinde bizim de sesimiz var,
Gönlümüzde o eski duanın hevesi var.
Söz mülküne ben taç ile, hükümranlıkla geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

12-
Sanma ki bu kuru bir lakırdı, geçici bir hevestir,
Söz ehlinin her bir nefesi güzel bir kafestir.
Ruhu uyandıran o ses ne hoş bir sestir,
Aşkı bilene tek bir zerre dahi yeterlidir.
Sen kafiye dizdin de sanırsın ki söz söyledin,
Anlamsız olan söz bilesin ki kuru bir selamdır.
Gönül ülkesine aşk ile söz vererek geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

13-
"Dağlar maralı (ceylanı)" dediğin o pir-i mugandır (meyhane piridir),
Aşk meyhanesi içinde o zamanın mumudur.
Üstüne devrilse felek, bilesin ki amandır (boyun eğmez),
Gönlü ulu bir dağ gibidir, bağrı dumanlıdır.
Yarasını sarmak bize bir borçtur ey dost,
Dostun yoluna can vermek bir harçtır/bedeldir ey dost.
Sevgilinin kapısına yüz sürüp ağlayarak geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

14-
Çıktım feleğin burcuna baktım ki dünya hiç,
İnsandaki bu azim ve şan ile şöhret hiç.
Sözden başka dünyada kalan ad ve şan hiç,
Sultanlar ölür, söz mülkü kalır, gerisi hiç.
Yaz sen de bu taht üzerinde güzel bir gazel ey dost,
Bırak bu dünya kavgasını, eşsiz ol ey dost.
Anlam ülkesine hükmeden bir fermanla geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

15-
Kimi sözü uzatır da bir zerre tat vermez,
Kimi tek kelime eder de ömre hayat verir/vermez.
Anlamsız söz kimseye bir kurtuluş sağlamaz,
Gönlü dar olan kimsede Hak sebat ettirmez.
Söz sanatı bir kimyadır (değersiz maddeleri altına çevirme ilmi), ancak erbabı bilir,
Toprağı altın eder, bunu sadece canını veren anlar.
Hemen elime ağlayan bir kalem alıp geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

16-
Aruz denizinde yüzmek yürek ister efendim,
Sözü bir ölçüye dizip süslemek emek ister efendim.
Her yiğidin harcı değil, bilek ister efendim,
Aşkın sofrasında pişen ekmek ister efendim.
Ham olanlar gelip de bu sofraya oturmasın,
Sözün değerini bilmeyip de meclisi bozmasın.
Sofraya tat katmaya bir bal ile geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

17-
Geceler şahidimizdir bizim ey parıldayan ay,
Gözyaşıyla sulandı bu kâğıt, bu divan.
Anlam gülü açsın diye feda oldu bu can,
Sözün bahçesinde bülbülüz, olduk perişan.
Lakin bu perişanlık bize bir onurdur efendim,
Aşkın yolunda çekilen her dert bir nimettir efendim.
Sevgilinin mahallesine bir ah ile geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

18-
Vadi arayan varsın gitsin dağda dolansın,
Kayık/kayak arayan varsın buz üstünde uyansın.
Ayağı (şiir ölçüsünü/uyak yapısını) tutturamayan şair bu meclisten utansın,
Sözün ateşinde varıp çıra gibi yansın.
Biz ateşi gül bahçesi eyleyen İbrahim'iz efendim,
Söz mülkünde benzeri olmayan bir hâldeyiz/âlimiz efendim.
Aşkın ocağına varıp kor ile geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

19-
Meydanı boş sanıp da kılıç sallayan çoktur,
Lakin o tam hedefin ortasına ok saplayan yoktur.
Sözün okunu atmak için yay kuran yoktur,
Bu hikmet dolu ince nükteye akıl yoran yoktur.
Biz oku attık şimdiden bağrın tam ortasına,
Duyan duysun bu sesi, bu nidanın çağrısını.
Gönül kalesini fetheden bir şah ile geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

20-
Redfer der ki: Sözümüz burada biter sanma,
Anlam denizi coştu bugün, bir damlada kalma.
Şairsen eğer durma, gelip bu ayağı (uyak meydanını) alma (karşılıksız bırakma),
Gönlünün gözünü aç da gidip gaflete dalma.
Söz bitti fakat yankısı kalır bu gök kubbede daima,
Aşk ile yazan şair olur söz mülkünde kalıcı.
Edebiyat meydanına işte bu çağ ile/zamanla geldim:
“Boyun eğdir bu uyağa/ayağa, görsünler senin üstadın/pirin kim!”

*
Notlar.
1-Oldukça güzel bir müşa'are (şiir atışması / meydan okuma) oldu! Şiir, Klasik Türk Edebiyatı (Divan) geleneğindeki "atışma / ayak açma" kültürünü günümüz şairinin diliyle birleştiriyor. Şair (Mahlası: Redfer), şiirde hem Fuzûlî, Bâkî, Nef'î ve Nâbî gibi üstatlara selam çakıyor hem de anlam derinliğinden yoksun, sadece kafiye dizen yüzeysel söz sahiplerine bir çeşit meydan okuyor.
2-"Ayaq" (Ayak): Halk ve Divan edebiyatı geleneğinde atışmalarda tekrarlanan nakarat veya şairlerin takip etmesi gereken uyak kalıbıdır. Burada şair hem "adımla geldim" kelimesine uyak yapıyor hem de "Râm eyle ayaqla söze" diyerek karşısındaki şaire bu uyak yapısına boyun eğdirip cevap vermesini söylüyor.
3-Tevriye ve Nükte: Şair yer yer günümüzün "kayak, paça, ça-ça" gibi kelimelerini klasik Divan havası içinde mizahi ve iğneleyici (nükteci) bir üslupla eritmiş.

İlyas Kaplan
Kayıt Tarihi : 22.07.2026 19:37:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!