Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • 10. gezegen04.05.2009 - 23:00

    1. GİRİŞ Güneş sistemimizin var olması, başka yıldızların etrafında da gezegenlerin olup olmadığı sorusunu sürekli gündeme getirmektedir. Evrenin boyutları ve olasılık yasaları bizi, bizim sistemimize benzer başka yıldız sistemlerinin olmasının mümkün olduğu sonucuna ulaştırır. Bu olasılığı anlamak için evrenin boyutlarını tekrar düşünmek gerekir. Şu anda evrende 50 milyar galaksi olduğu tahmin edilmektedir ve bunların en büyükleri milyarlarca yıldız içerir, bunları Hubble teleskopuyla görebiliriz. Bizimkinin dışında dünyalar ve güneş sistemleri olup olmadığının merak edilmesi yeni bir şey değildir. Bu antik çağlara hatta daha öncesine kadar gider. İ.Ö 5. Yüzyılın Yunan bilim adamları bizimkinin dışındaki dünyaların oluşumları üzerine kafa yormuşlardı: Bizimkine benzeyen ve benzemeyen sonsuz sayıda dünya vardır. Bizim kanıtladığımız gibi sonsuz sayıda atom olduğu için evrendeki dünyaların sayısının sınırlı olmasını gerektirecek bir engel de yoktur. Epicurus (İ.Ö ~341-270) Bazı dünyalarda Güneş ya da Ay yoktur, bazılarında bizimkilerden daha büyük bazılarında ise sayıca birden daha fazla güneş ve ay vardır. Bazı kısımlarda daha çok dünya vardır ve bazı yerlerde ise hiç dünya yoktur (...): bazı yerlerde yukselirler ve bazılarında batarlar. Canlıların, bitkilerin ve de nemin olmadığı dünyalar da vardır. Democritus (İ.Ö ~460-370) Bir teze göre ortalama olarak evrende saatte bir milyar adet yeni yıldız sistemi oluşmaktadır. Buna göre de güneş sistemi dışı gezegenlerin var olması ve hatta bunların üzerinde zeki yaratıkların yaşıyor olması pekala mümkündür. Bu düşünce bilim adamlarını araştırma yapmaya itmiştir. İlk olarak Barnard yıldızı etrafında bir gezegen olabileceği düşünülmüş fakat bu konuda hala kesin bir sonuç elde edilememiştir. Artık günümüzde araştırma teknikleri oldukça gelişmiştir. Bu teknikleri kullanarak bir kaç bilim adamı başka yıldız sistemleri ve gezegen avına çıkmıştır.
    V
    Bu tezde bilim adamlarının bugüne kadar ki araştırma yöntemleri ve bulunan birkaç gezegenden bahsedilmektedir. VI
    2. YILDIZLARIN VE GEZEGENLERİN OLUŞUMU Bugüne kadar bilinen teoriye göre yıldızlar, yıldızlar arası gazın kütle çekim etkisi ile sıkışması sonucu oluşurlar. Fakat bu teoride bazı eksiklikler vardır; bu teori bizim yaşadığımız Dünya ve Güneş sistemi üyesi diğer sekiz gezegenin nasıl oluştuğu sorusunu cevaplamamaktadır. Bazı araştırmacılar sonunda bu konu ile ilgilenmişlerdir. Güneş sistemi’nin bir bulutsudan oluştuğu düşüncesi bilim dünyasında kabullenmiş bir teoridir. Bu teoriye göre, ilkel evren başlangıçta ince bir gazla dolu bir durumdaydı. Zamanla homojen dağılmış bu gazda bazı kararsızlıklar oluştu. Bu kütle çekimsel kararsızlıklar, kütlenin birbirini çekmesine, dolayısıyla da gazın yoğunlaşmasına neden oldu. Fakat bu ilkel oluşum nasıl bir disk haline dönüştü? Bunu şu şekilde açıklaya biliriz: Başlangıçta çok yavaş dönmekte olan yoğun gaz, sıkıştıkca hızlanır - bu momentumun korunumu ilkesine dayanır. Dönmenin etkisi yoğun gazın incelerek bir disk biçimini almasını sağlar. Bundan birkaç yıl öncesine kadar bu görüş sadece Güneş sistemimiz için geçerliydi. Sonra araştırmacılar başka toz bulutlarına baktıklarında, yıldız oluşum bölgesinde genç yıldızların çevresinde karanlık toz disklerini gördüler. 2.1. YILDIZLARIN OLUŞUMU Bugüne kadar yapılan araştırmalardan, yıldızların çok yoğun gaz ve toz diskinin sıkışmasıyla oluştuğu bilinmektedir. Bu bulutun kütlesinin, bütün Güneş Sitemi’nin kütlesinin binlerce katı olduğu tahmin ediliyor. Bulut başlangıçta soğuk (10-50 oK) , çalkantılı ve manyetik alanların etkisi altındadır. Rast gele oluşan topaklanmalar, kütle çekimsel sıkışmayı başlatabilecek uygun bölgelerdir. Kütle çekimiyle, çekirdekte giderek daha fazla madde birikir. Çekirdek büyüdükçe, çevredeki madde artan bir hızla çekirdeğe toplanır. Sıkışmanın etkisiyle basınç, basınca bağlı olarak da sıcaklık artar. Koşulların elverişli olduğu merkez
    VII
    kısmında atomik tepkimeler ortaya çıkar. Böylece, ga

  • 10. gezegen04.05.2009 - 22:58

    Güneş Sistemi'nin dışındaki Kuiper Kuşağı'nda su ve organik moleküllerin birçoğu var. Burada hayat başlayabilir. Kuiper Kuşağı ve özellikle Plüton, yaşamın kökenlerinin yanı sıra, gezegenlerin nasıl oluştuğunun anahtarını da elinde tutuyor olabilir. Bu bölgeye yolculuk planlandı.

    Amerikalı Gökbilimci Marc Buie'ye göre, ‘uzaklarda ilginç olaylar yaşanıyor'. Buie, Güneş Sistemi'nde Plüton'dan daha ötede, Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan küçük ‘dünyalar' kümesindeki tuhaf bir cisimden söz ediyor.

    Uzaklarda, gezegenlerin oluşumu hakkında önemli ipuçları verebilecek birçok buzlu yapı var. Bu bölgede hayat bile olabilir. Ancak Buie'nin asıl ilgilendiği yer Güneş Sistemi'nın dışındaki Kuiper Kuşağı. Oradaki gök cisimlerinin sayısı hızla azalıyor. Dev bir cismin, çekimiyle burayı temizlemekte olduğuna inanıyor.

    Bu fikri savunan yalnızca Buie değil. Southwestern Araştırma Enstitüsü'nde gezegen astronomu olan Alan Stern de benzer görüşte. Londra Üniversitesi'nden Mario Melita aynı konu üzerine bir makale yayımladı (Icarus, sayı 160, s. 32) .

    Yazıya göre, Mars veya Dünya'yla yaklaşık kütleye sahip bir gezegenin varlığı, gözlemlerle çok uyuşuyor.

    Böylece, 10. gezegen, yani X Gezegeni, yeniden haritadaki yerini almış oldu.

    20 yıllık tartışma

    10. gezegenin varlığı fikri en son 1983 yılında, Kızılötesi Astronomi Uydusu'nun (IRAS) , gezegenin yerini saptadığını ileri sürmesiyle tartışıldı. İddialar doğru çıkmadı, ama fikir tamamen ortadan kalkmadı.

    Çünkü uzun zamandır, Plüton'dan daha ötede küçük ‘dünya' kümelerinin olduğuna inanılıyordu. Fikir ilk olarak 1943'te İrlandalı astronom Kenneth Edgeworth tarafından ortaya atıldı; birkaç yıl sonra Hollandalı Gerard Kuiper de aynı sonuca vardı. Ancak, 1980'lerde gezegenbilimciler, Neptün ve Plüton yönünden bazı kuyruklu yıldızların geldiğini fark edene kadar, bu bilim adamı teorilerinde yalnız kaldı.

    Hawaii'deki Mauna Kea Gözlemevinden Dave Jewitt ve Jane Luu 1992'de, bu kuyruklu yıldızların ilk parçasını keşfetti. Bu, Plüton'un yaklaşık 10'da biri büyüklüğündeydi. Kasıma kadar Kuiper Kuşağı Cisimleri'nin (KBO) sayısı 700'e ulaştı.

    10 milyon cisim

    Ancak keşfedilenler buzdağının küçük bir kısmıydı. Jewitt, bir kilometreden daha büyük çaplı, yaklaşık olarak 10 milyon KBO bulunduğunu hesapladı.

    Bunların hepsini topladığınızda, cisimler, Dünya'nın kütlesinin onda 2'sine, yani Mars ve Jüpiter arasındaki asteroit kuşağın toplam kütlesinin aşağı yukarı bin katına eşit olur. ‘Asteroit kuşağı, Kuiper Kuşağı'nın parlak ışıkları ve büyük kentiyle karşılaştırıldığında, yalnızca küçük bir köydür' diyor, Stern: ‘Bu kuşak, 100 bin ‘minyatür gezegen'i içeren gezegensel bir oluşum bölgesidir.'

    Bunların bazıları hiç de minyatür değil. 2001'den beri astronomlar, çapları 1000 kilometreden büyük 4 KBO'ları keşfetti. Plüton'un yarısı büyüklüğündeki bir KBO ise ekim ayında, Caltech astronomları Michael Brown ve Chadwick Trujillo tarafından bulundu ve adına da Los Angeles bölgesinde yaşayan yerlilerin dilinde ‘yaratıcı güç' anlamına gelen Quaoar kondu. Bunun haberini de BİLİM dergimizde duyurduk.

    Dünya'dan 6.5 milyar kilometre uzaklıktaki Quaoar'ın çapı bin 200'ün üzerindeydi. Quaoar, Güneş'in çevresini 288 yılda dönüyordu.

    900 gezegen daha mı var

    Plüton'dan beri Güneş Sistemi'nde keşfedilen en büyük cisim olan Quaoar gezegeni, KBO'ların bir süre sonra, büyüklük olarak Plüton'a rakip olacağını gösteriyor. Jewitt, ‘Plüton'un 2 bin kilometrelik tek cisim olduğunun kanıtlanması inanılmaz bir olay olur. Böylece, birkaç yıl içinde Plüton II, Plüton III elde etmiş oluruz' diyor ve ekliyor, ‘Güneş Sistemi'nde 9 yerine en az 900 gezegen daha var ve bunların en az 8'i Kuiper Kuşağı'nda bulunuyor.'

    Gezegenbilimcileri harekete geçiren yalnızca bu olmadı. Diğer gezegenlerde, Dünya'da varolmayan biyoloji örnekleri de bulunabilir. Bu da, Kuiper Kuşağı'nın, yaşam için gerekli olan hammaddelerin ambarı olabileceği anlamına geliyor.

    Astronomlar, kızılötesi spektroskop sayesinde, bazı cisimlerin yüzeyinde buz ve hidrokarbonlar belirledi. Bu bulgular, hayat olduğuna ilişkin, açıkta su veya hiçbir organiğin saptanamadığı Mars'a kıyasla daha güçlü kanıtlar sunuyor.

    Orada hayat başlayabilir

    Kuiper Kuşağı, Güneş Sistemi'nin su ve organik moleküllerinin bir çoğunu içeriyor. Bugün bu kuşakta hayat olmayabilir, ancak gelecekte başlaması neredeyse kaçınılmaz. Stern'e göre, ‘Güneş dev bir kırmızıya dönüştüğünde, Kuiper Kuşağı da Miami sahili olacak ve belki de yaşam orada yeniden başlayacak.'

    Kuiper Kuşağı ve özellikle Plüton, yaşamın kökenlerinin yanı sıra, gezegenlerin nasıl oluştuğunun anahtarını da elinde tutuyor olabilir.

    IRAS uydusu, diğer güneş sistemlerinin çok benzer bölgelerindeki gezegen oluşumlarını inceledi. Gözlemlerde, genç yıldızların çevresinde KBO'lara benzeyen buzlu yapıların kendi aralarında çarpışmaları sonucu oluşan toz diskleri saptandı. İleride, gezegenlerin oluşumu hakkındaki bilgileri Kuiper Kuşağı'ndan öğreneceğiz.

    Stern, Güneş Sistemi'nin kökenleri hakkında en fazla bilimsel bilgi sunan yerin Plüton olduğu görüşünde. ‘Plüton, ileri derecede gezegen oluşumunun gerçekleştiği, ancak tamamlanmadığı bir yer. Burada, ‘gezegen embriyon'larını araştırma şansını bulabiliriz.'

    Sözgelimi, Plüton ve uydusu Charon'daki kraterler incelendiğinde, KBO'ların milyarlarca yıldır çarpışmakta oldukları bulunabilir ve tüm gezegenlerin, küçük cisimlerden oluştuğu fikriyle ilgili de kanıtlar sunulabilir.

    New Horizon'la Plüton'a

    NASA'nın, yararlı ve ucuz bir keşif planlamak için düzenlediği yarışmada, 2006'da gönderilmesi planlanan New Horizon insansız roketi geliştirildi.

    New Horizon, fırlatılışından tam 1 yıl sonra, Jüpiter'i geçecek ve Temmuz 2012 gibi kısa bir zamanda, Plüton'a varacak hıza erişecek. Stern, ‘Güneş Sistemi'nde, ileri doğru yol aldıkça, her şey daha zorlaşıyor. Bu bölge, bilimsel olarak bir harikalar diyarı ve bizler de, şeker dükkanındaki çocuklar gibi olacağız' diyerek heyecanını dile getiriyor.

    New Scientist dergisinde yer alan yazıya göre (14 Aralık 2002) , New Horizon, Plüton'un atmosferindeki sıcaklığı, neyden oluştuğunu ve tam olarak atmosferde neler gerçekleştiğini araştıracak.

    Plüton'un ardından 3 farklı KBO'yu daha ziyaret edecek. Ancak bu yerler, kalan yakıta bağlı olarak belirlenecek. Uzay roketi, bu yerlerdeki kraterleri inceleyerek, bu kraterlere, uzaklardaki dev bir ‘dünya', belki de X Gezegeni'nin düzensizleştirdiği küçük yapıların çarpıp çarpmadığını da bulacak.

    Aslında, New Horizon Kuiper Kuşağı'na vardığında, X Gezegeni'nin varlığı çoktan doğrulanmış da olabilir.
    ___________________________________________________

  • 10. gezegen04.05.2009 - 22:55

    Yıllardır dünyanın dört bir yanındaki astronomların yanıt aradığı bu soruya, bazı bilimadamları 'evet' demeye başladı.

    Güneşe dokuzuncu gezegen Plüton'dan iki kat daha uzak olan ve böylece güneş sisteminin en ücrada kalan üyesi olarak nitelendirilen buz yüzeye sahip bir kütle geçtiğimiz yaz keşfedilmişti.

    Bilimadamları şimdi Nature dergisinde yayımlanan raporlarında, UB 313 olarak bilinen bu kütlenin Plüton'dan daha büyük olduğunu yazdı. Bu bulgunun yıllardır tartışılan bir soruyu yeniden alevlendirmesi bekleniyor:

    Bir gezegenin gezegen olup olmadığına ne zaman karar verilir?

    Bu astronomların başına yıllardır dert olan kozmik bir bilmece.

    Bazıları, güneş sisteminin en uzak üyesi olan Plüto'nun gezegenler klübünden çıkarılması gerektiğini düşünüyor.

    Plüton'nun sadece güneş sisteminin kenarında, yörüngede devinen binlerce kütleden biri olduğu görüşündeler.

    Ancak Plüton yandaşları, ondan gezegen statüsünün alınmasının ayıp olacağını, zira yıllardır Plüton'u bir gezegen olarak nitelendirmeye alıştığımızı söylüyorlar.

    Ve astronomi çevrelerinde geçerli kabul edilenin de bu sav olduğu görülüyor.

    Ama bu cömert yaklaşım şimdi bir tartışmayı alevlendirmeye namzet.

    Çünkü bilimadamları yaptıkları hesaplamalar neticesinde, geçtiğimiz yıl keşfedilen ve UB 313 olarak bilinen bir kütlenin Plüton'dan biraz daha büyük olduğu sonucuna vardı.

    Hesaplamayı yapan Doktor Frank Bertoldi'ye göre, bu kütle de gezegen olarak adlandırılmak zorunda.

    'Plüton'dan büyük olduğu hesaplanan bütün kütlelerin, dolayısıyla UB 313'ün de bir gezegen olarak nitelendirilmesi gerekir' diyen Bertoldi, ekliyor:

    'Plüton gezegenken, ondan büyük bir kütleye gezegen dememek sadece tutarsızlık olur.'

    Teleskopların kalitesi arttıkça, Plüto büyüklüğünde kütlelerin keşfedilmesi muhtemel. Eğer bunlara da gezegen statüsü verilirse, güneş sistemimizde sandığımızın çok ötesinde gezegenlere sahip olduğumuz bir durumla karşı karşıya kalabiliriz.


    MuHaMMeT 5/B sinifi saygılarımLa