ve ömrümü bilmem kaça bölen, zamanın ben merkezlilik kılıcının, keskin yanıyla tenime battığı yerde; gözleri dolu dolu derelerin, eğrile doğrula sapmalarıyla dolan bir gölün kıyısında, medeniyet tasavvuru demli bir yudum bir çay bile, içilemez ve zehir oldu haberin var mı, mülevves ortadoğulu kucaklaşmasından…, ve başlatma şimdi ümmet olma bilincinin, ızdırabından, böyle zırvalık sancılı kasıkların yapacağı doğumdan, nilüfer gözlü, ve asr/ı saadet bereketli bir kız evladın, dünyaya gelişini beklemek; başını suya eğip, içine akan ve cebinde sakladığı kıpırtısız susuşu sessizce derine bırakan..., cuma selamlığı beynamazlarının, mürted haline bakmadan, kadim kelama gösterdiği ihtirama benzer /ah…,
fakirane diyorum ki; bir gül dalıyla nakışlayıp aşkı…, yedi cüceli masalın, içine düşen kalbimizi, kalabalık bir meydana, yağmur dualarıyla serelim, artık bahtına ve müktesebatına ne yağarsa…,
ki gâh çenemi gâh alnımı dayadığım, kalp atışlarımın arasından yol açtım, dikenli ve yeşil bir köprüyle rabıtana, /ah elbistanın iftiharı, evet biliyorum, yaşam kızgın bir tavuskuşu aramızda, tüylerindeki gökkuşağını başımıza kakan,
ve öyleyse sizlerde duyun ulan, müstafiyim artık bu, hayata pantolonun paçasından bakan magandaların, ve akşam sofrasına bir arada oturamayan aileliği kütükte kalmışların ve aşkını vatanı bilmeyen, gözdelik ve ikbal peşindeki dilberlerin davasından, ah;
Başkalarının hayal gücüyle sınırlı kalmayan, her yeni gün sınırlarını aşan, Türk Toplumunun aydınlık yüzü, Dünyamızı güzelleştiren kadınlarımız 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nüz Kutlu Olsun… Gazinin de söylediği gibi "Şuna inanmak lazımdır ki, dünyada üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir…
efkârlı bir göçebe konak ateşinin közlerine inat; başına buyruk o heybetli erciyesin, doruğundan gelen kar suları kadar, coşkulu ve vefa alemi ruhlu ve, bir dergâh asudeliğindeki vadi kuytularında şırıldayıp duran, buz gibi ve içimi doyumsuz, kendiyle halvette akan, bir ince nakışlı keder deresi…, ve sevdalı süreyya gözlerin ışıltısını, ne yıldızlardan, ne aydan, ne de güneşten aldığı, bir çift buğulu, ve lapis lazuli gözde; bütün bildiklerini unutan ve, aşkı kendinde kayboluş bilen kalbiyle, bu yanık anız tarlası yüreğe ve nadasa bırakılmış gariban bir gönle, çisil çisil ve ansızın yağan bir rahmet olan, can/an;
her hevesi boğazında düğüm düğüm, ser verilip sır verilmemiş, tedaviye cevap vermeyeceği belli bir maraza düçârlığın burukluğu ve, hicivli bir gülümsemenin yüzü maskelediği, yalnızca; her rastladığı insanın gözlerindeki derinliğe bakabilecek, o temiz yüreklilerin farkına varabilecekleri, ve böylesine içine düşülmüş dermansız haliyle, hayatındaki hayatların verdiği mukavemetle nefeslerini sürdürebilen, dünyalar garibi ve içine kapanık, ve fakat yedi kat semaya açık, dildâr ve dostunun mihmânı özge bir hayat sırtında, sendeleyip duran ve yıkılmamak için, umut bağlayıp tutunduğu avuntuların, bir bir çözülüp dağıldığı ve terk ettiği dipsizlikte, ıssız ve kör karanlıkta kalmışlığına yanmaktan da malûl, pusulası kayıp…, perişan göz pınarları kurumuş, gücenik ve suskun bir can/a,
her cuma ikindiye doğru neden; bu sanki elimi uzatsam dokunacakmışım gibi hissettiğim yakınlık, uçurum olurdu sana; musevi ve isevilerce kutsal sayılan o iki gün…, ve yine de her haftanın bayram gününün sonunda, akşam akşam güleç olurdu gözlerimiz ışıl ışıl, o dar vaktin alacasında bile…, böyle acayip acayip kesintisizmiş ve bir terzi işi gibi cereyan edip duran, gönlü hep; gün batımlarından yana yatık, turuncu/kızıl; aşk…, ah,
aşka aşık, aşka tutkunsun ve çimenli tepeler kadar yumuşak nazarlıdır gözlerin senin…,
ve bezeli yüzün hicap nakışlarıyla…, yağmur sonrasında toprak nasıl tüterse, öyle bürür rabıtandaki aşka meftunu, halis çapalı ve elbistan bağırlı lisanın,
ki petek motifli bir bardak çay deminde kaynar senin, hay/dan ihsan yüreğin, mim; aşk…,
gecenin derinliğinde, dağılırken tonları kurşunî bulutların, maçkada/teşvikiyede, ak martılar yükseliyordu göğe; özgür ve aç,
ki kaçak ve ışık hüzmesine, kapandı kapı… eşikte yalnız ikisi ikiziyle, diz dize dizelerde… fısıldaşarak, yalın ayak baş kabak, kapladı serap yüzünü, çölleşen kalbini, kederli kum tanelerinden sakınarak…, açtı kafesini tutsak;
senin gibi ısrarla yazdığı zırvalıkları buraya eklemekte inat eden o kalvyenin de senin de ben senin e mi...
ve ömrümü bilmem kaça bölen,
zamanın ben merkezlilik kılıcının,
keskin yanıyla tenime battığı yerde;
gözleri dolu dolu derelerin,
eğrile doğrula sapmalarıyla dolan bir gölün kıyısında,
medeniyet tasavvuru demli bir yudum bir çay bile,
içilemez ve zehir oldu haberin var mı,
mülevves ortadoğulu kucaklaşmasından…,
ve başlatma şimdi ümmet olma bilincinin,
ızdırabından,
böyle zırvalık sancılı kasıkların yapacağı doğumdan,
nilüfer gözlü,
ve asr/ı saadet bereketli bir kız evladın,
dünyaya gelişini beklemek;
başını suya eğip, içine akan
ve cebinde sakladığı kıpırtısız susuşu
sessizce derine bırakan...,
cuma selamlığı beynamazlarının,
mürted haline bakmadan,
kadim kelama gösterdiği ihtirama benzer
/ah…,
fakirane diyorum ki;
bir gül dalıyla nakışlayıp aşkı…,
yedi cüceli masalın,
içine düşen kalbimizi,
kalabalık bir meydana,
yağmur dualarıyla serelim,
artık bahtına
ve müktesebatına ne yağarsa…,
ki gâh çenemi gâh alnımı dayadığım,
kalp atışlarımın arasından yol açtım,
dikenli ve yeşil bir köprüyle rabıtana,
/ah elbistanın iftiharı,
evet biliyorum,
yaşam kızgın bir tavuskuşu aramızda,
tüylerindeki gökkuşağını başımıza kakan,
ve öyleyse sizlerde duyun ulan,
müstafiyim artık bu,
hayata pantolonun paçasından bakan magandaların,
ve akşam sofrasına bir arada oturamayan
aileliği kütükte kalmışların ve
aşkını vatanı bilmeyen,
gözdelik ve ikbal peşindeki
dilberlerin davasından,
ah;
Canı olmayan zahid cananı neden bilsin
Bi derd olan münafık Lokman'ı neden bilsin
Mahabbetle gelendir aşk ile menzil alan
Aşka canın vermeyen sultanı neden bilsin
Dilediği özüdür özünü bilmez zahid
Zahid özün bilmedi irfan neden bilsin
Sufi halvet içinde riya ile Hu çeker
Baykuş virane bekler gülşeni neden bilsin
Cümlenin canı Gaybi zahitler inkar eder
Sahraya düşen damla ummanı neden bilsin
Başkalarının hayal gücüyle sınırlı kalmayan, her yeni gün sınırlarını aşan, Türk Toplumunun aydınlık yüzü, Dünyamızı güzelleştiren kadınlarımız 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nüz Kutlu Olsun… Gazinin de söylediği gibi "Şuna inanmak lazımdır ki, dünyada üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir…
Dünyada Bir Evim Olmadı Allah'ım Yedi Bahçeli Cennetinde Bir Köşk İsterim | Gönül Sadası
Rilke'nin Müslüman Melekleri - İbrahim Kalın | Kendi Gökkubbemiz
efkârlı bir göçebe konak ateşinin közlerine inat;
başına buyruk o heybetli erciyesin,
doruğundan gelen kar suları kadar,
coşkulu ve vefa alemi ruhlu ve,
bir dergâh asudeliğindeki
vadi kuytularında şırıldayıp duran,
buz gibi ve içimi doyumsuz,
kendiyle halvette akan,
bir ince nakışlı keder deresi…,
ve sevdalı süreyya gözlerin ışıltısını,
ne yıldızlardan, ne aydan, ne de güneşten aldığı,
bir çift buğulu, ve lapis lazuli gözde;
bütün bildiklerini unutan ve,
aşkı kendinde kayboluş bilen kalbiyle,
bu yanık anız tarlası yüreğe
ve nadasa bırakılmış gariban bir gönle,
çisil çisil ve ansızın yağan
bir rahmet olan,
can/an;
her hevesi boğazında düğüm düğüm,
ser verilip sır verilmemiş,
tedaviye cevap vermeyeceği belli
bir maraza düçârlığın burukluğu ve,
hicivli bir gülümsemenin yüzü maskelediği,
yalnızca;
her rastladığı insanın gözlerindeki
derinliğe bakabilecek,
o temiz yüreklilerin farkına varabilecekleri,
ve böylesine içine düşülmüş
dermansız haliyle,
hayatındaki hayatların verdiği
mukavemetle nefeslerini sürdürebilen,
dünyalar garibi ve içine kapanık,
ve fakat yedi kat semaya açık,
dildâr ve dostunun mihmânı
özge bir hayat sırtında,
sendeleyip duran ve yıkılmamak için,
umut bağlayıp tutunduğu avuntuların,
bir bir çözülüp dağıldığı ve terk ettiği dipsizlikte,
ıssız ve kör karanlıkta kalmışlığına
yanmaktan da malûl,
pusulası kayıp…,
perişan göz pınarları kurumuş,
gücenik ve suskun bir
can/a,
hüdâ katından yollanan ilahî bir tesellidir,
ah;
her cuma ikindiye doğru neden; bu sanki
elimi uzatsam dokunacakmışım gibi hissettiğim
yakınlık, uçurum olurdu sana;
musevi ve isevilerce kutsal sayılan o iki gün…,
ve yine de her haftanın bayram gününün sonunda,
akşam akşam güleç olurdu gözlerimiz
ışıl ışıl, o dar vaktin alacasında bile…,
böyle acayip acayip kesintisizmiş
ve bir terzi işi gibi cereyan edip duran,
gönlü hep; gün batımlarından yana yatık,
turuncu/kızıl; aşk…,
ah,
aşka aşık,
aşka tutkunsun ve
çimenli tepeler kadar
yumuşak nazarlıdır gözlerin senin…,
ve bezeli yüzün hicap nakışlarıyla…,
yağmur sonrasında toprak nasıl tüterse,
öyle bürür rabıtandaki aşka meftunu,
halis çapalı ve elbistan bağırlı lisanın,
ki petek motifli
bir bardak çay deminde kaynar senin,
hay/dan ihsan yüreğin, mim; aşk…,
gecenin derinliğinde,
dağılırken tonları kurşunî bulutların,
maçkada/teşvikiyede,
ak martılar yükseliyordu göğe;
özgür ve aç,
ki kaçak ve
ışık hüzmesine,
kapandı
kapı…
eşikte
yalnız
ikisi
ikiziyle,
diz dize
dizelerde…
fısıldaşarak,
yalın ayak baş kabak,
kapladı
serap
yüzünü,
çölleşen
kalbini,
kederli
kum
tanelerinden
sakınarak…,
açtı
kafesini
tutsak;
kırptı
kanatlarını,
sığındı
yorgun
hurma
ağacına,
uyudu
kaçak,
oruçlu
kollarında…,
vuruldu
kilit,
kenetlendi
göz,
sustu
şiir;
kalın
bordo
perde
çekildi
kat kat…,
denize
saçıldı
altın
pullu
balıklar,
kuytuya
ağardı
gün…,
kapandı
kapı…,
eşikte
yalnız;
kızıl
saçlı
kanayan
diz/e…,
kalbinde,
dilsiz
ışık
hüzmesi...,
ah;