Masada bir sessizlik var. Öyle sıradan bir sessizlik değil bu; sesini yükseltmeden konuşan, masanın parlak zeminine yapışmış parmak izleriyle dâhi konuşan bir sessizlik. Önümde az önce sonlandırdığım bir hikâye ve karşımda Anton Çehov oturuyor. Oturmak değil de daha çok bekliyor. Sabrın ve suskunluğun oturma biçimi bu. Gözlerim yorgun; yorgunluğumun nedeni çok şey anlatıp hiçbir şey anlatamamış olmak. Bir durumun içinde sıkışıp kalmış gibiyim; ne dramatik bir patlama var ne de kesin bir sonuç. Sadece "arzuhâl" Anton Çehov'a soruyorum nedenini. Aslında sorunun cevabını bildiğimi biliyorum ama bilmekle kabullenmek arasındayım. Çehov’un da benim de çok iyi tanıdığımız bir mesafe var, aramızda. Daha ben konuyu açmadan ne demek istediğimi anlıyor. Çehov sessizliğimi ihlal ediyor, resmen. İhlal diyorum ama bu, bir kapının gıcırtısız açılması gibi. İnce belli çay bardağından bir yudum alıp gözlüğünü düzeltiyor. Sonra o yumuşak ama delici bakışlarını üzerime dikip fısıldıyor: ? “Bak azizim, düşündün düşündün; baktın ardı bir türlü kesilmiyor düşüncelerinin. Hemen keseceksin düşünmeyi. Bu kadar düşünmek yetmez mi düşünsel hikâyene. Neticede bu da bir hâl. Zaten yaşadığın bu hayat bir hikâyeden ibaret değil mi? Daha ilk cümlede başlamışsın kurguya Oysa sana kaç kez söyledim; susmak gibi bir silahın daha vardı elinde. Şayet ben olsaydım, tam burada keserdim. Çünkü asıl mesele söylenmeyende saklıdır. Söylenmez, hissettirilir. Bir bakış, yarım kalmış bir hareket, havada asılı kalan bir cümle yeterdi. Yazarak o asil sessizliği bozdun. Sırf bu yüzden sen hikâye yazmamalısın; sessizliğin gücünü kullanamıyorsun çünkü. Sessizlik, anlatacağın her şeyden daha derindir.”
Çehov sustuğunda, odadaki hava biraz daha ağırlaşıyor. Sanki hikâye yazmamak da bir yazma biçimiymiş gibi...
Maupassant’ın intikamı: İşte o an Maupassant sabırsızca vuruyor masaya -masa yuvarlak- yuvarlak olması bile onu sinirlendiriyor olmalı. Çünkü onun dünyası köşelerden ibaret. Maupassant hemen yanıbaşıma oturmuş. Sessizliği fazla gevşek bulmuş belli ki. Sayfalar dağılıyor titreşimin etkisiyle. Haklı! Onun evreninde hiçbir şey dağınık kalmamalı. Onun yazgısında her şey bir saatin çarkları gibi kusursuz işlemeli, çünkü bir dişli yerinden oynarsa, zaman sözcüklerin yanılgısına düşüp kayabilir. Sert bir sesle giriyor, hikâyemin içindeki hikâyeye. ? “Dostum,” diyor sert ama "sıcakkanlı" bir dille, “hikâye bir disiplin işidir. Sen anlatmayı seçtiğini söylüyorsun. Söylüyorsun da bu dataları sıkıştırıp arşivlesen dâhi edebiyat tarihine sığmaz. Fazlalıkları budamalı; hikâyeyi bir iskelet gibi ortada bırakmalısın. Sen ne yapmışsın? Sözcüklerin gevşemesine izin verip mevsimlerin akışına göre şekillenen nesneler gibi genleştirmişsin fikirlerini. Sonra ne mi olur? Birdenbire kaskatı kesilir ve büyük bir gürültüyle kırılır hikâyen. Hikâye kırılsın diye değil, ayakta kalsın diye yazılır. Tüm zamanlara tutunsun, tüm okuyucular kendinden bir şeyler bulsun diye. Senin gönlün çöle dönmüş, kızgın kumlar kelime olup akmış. Bu dramatik olay senin ufkunu köreltmiş. Oysa yazar "serinkanlı" hatta "soğukkanlı" olmalı -Maupssant Türkçe sıfatları çok iyi kullanmıyor mu?- Sen neden yanmayı seçiyorsun ki? Kalemini ateşe bir kez batırdın mı küle döner, hikâyen.”
Maupassant sustuğunda, masadan kayıyor zaman ve benim hikâyemin zamanına dâhil oluyor. Bir komutan edasıyla giriyor Ömer Seyfettin hikâyeme: O millî kimliği, o destansı üslubuyla... Sesini yükseltmesine bile gerek yok; cümleleri zaten emir kipinde.
Dosyayı işaret edip: ?“Seni en baştan uyarmıştım evlat: "Sözü uzatma, , hedefi şaşırma, attın mı vurmalısın dedim sana. Sen atmışsın ama tek bir kelimen bile ulaşmamış hedef kitleye. Dersi kaynatan bir öğrenci monoloğundan öteye geçememiş hikâyen. Neymiş? "Gökyüzü mavi... Kuşlar... Rüzgârda savrulan yapraklar..." Derken resmen hikâyeyi şiire taşımışsın. Bu duygu hammallığını bırak! "Hikâyeye dön!" diye bağırdıkça sen "başka yol yok" dedin. Neymiş? Sokakta oynayan çocuklar kavgaya tutuşmuş. Kötü örnek olmasınlar diye mi daldın kelimelerle kavganın içine. İyiyle kötü aynı hikâyede olur mu deme? Olmalı! Ve o kavganın illaki bir kazananı olmalı ki hedef amacına ulaşsın. Eşya hikâyeye dâhil edilmez. Bir sahne dekoru gibi yansıtılır. Yürürken takıldığın şu taşı, sessizce oturduğun bu bankı bile anlatıya dahil etmişsin. Hikâyen hedefi vurmadığı gibi sen de menzile varamadan detaylarda kaybolmuşsun.
-Bu sözlerden sonra, masa bile suçüstü yakalanmış gibi susuyor-
Sait Faik daha fazla dayanamıyor, ve bu suskunluğu bozuyor. Bir balıkçı teknesiyle demir atıyor bu edebî buluşmaya. İyi ki burda tabii ya o beni anlar! Anlamaktan da öte, yargılamaz. Sesi çok eski bir cümle gibi tanıdık. Sanki aynı mahallede yaşamış aynı havayı solumuşuz. Kasketini düzeltip bir sigara daha yakıyor. Gülümsemesi acı bir tütün tadında.
"Masumiyetin yükü bu taşıdığın" sakın bırakma, diyor bana. Şaşkınım! Sait Faik, masanın en uzağında oysa. Elindeki simiti bölüp yarısını bana uzatıyor. Yaz diyor! "Yazmazsan deli olursun" Sussan da için konuşmaya devam edecekti zaten. Ve sesin kısıldıkça bir volkan şiddetiyle patlayacaktı birgün biriktirdiğin gecikmişlik. Kendini anlatmak için masumiyeti ödünç almana gerek yok ki! O üşümüş kediyi, o acıkmış ve korkmuş yavru köpeği kendi hikâyene yük ettin. Etmeseydin küsüp boynunu bükecekti sözcüklerin. Senin kalemin zaten masumiyet taşıyor. O kediyi birisi sahiplensin o yavru köpek sığınacak bir dükkân bulsun diye İstanbul sokaklarında. Bırak simitçi her zamanki yerine kursun tezgâhını. Hayatın hep böyle alışkanlıklardan ibaret olması çok can sıkıcı biliyorum. Ama sen yazarak parçalamışsın zaten o can sıkıntısını. -Yüzümde beliren tebessüm emanet sanki gülüş hırsızlığına da mı bulaştım ne?- Belki de büyük ustanın da dediği gibi "sadece yaşayıp gitmeliydik." Yazıp da dünyayı bu kadar "insanca" bir gürültüye boğmadan.
Herkes susuyor. Ben hâlâ düşünüyorum. Var olmak için değil; varlığımı kanıtlamak için yazıyorum belki de.
Masadaki o beyaz sayfalar benim deyimimle “kusurlu, biraz gürültülü, biraz fazla insanca” duruyor. Asıl kusur da burada zaten: Başka bir şeyle doldurmayı hiç denememişim” denemem de biliyorum. Kendi kendimi köşeye sıkıştırıp soruyorum: Bu hikâyeyi çarpıcı bir sonla mı sonlandırmalıyım. Yoksa bir sonuca bağlamadan, kalemi ve kâğıdı boşluğa asıp yarım mı bırakmalıyım, diye?
Sonuç mu? Hâlâ yazmaya devam ediyorum. Belki de hikâye dediğim şey, susmayı "beceremeyişimin başarısızlığıdır."
Beladan kaçabildiğin kadar kaç, ama kaçacak yer kalmadıysa beladan daha bela ol...
Cüneyt Arkın
È stata una serata perfetto.
(It was a perfect evening.)
hikâye ya-za-ma-ma-mın haklı gerekçeleri
Masada bir sessizlik var.
Öyle sıradan bir sessizlik değil bu; sesini yükseltmeden konuşan, masanın parlak zeminine yapışmış parmak izleriyle dâhi konuşan bir sessizlik.
Önümde az önce sonlandırdığım bir hikâye ve karşımda Anton Çehov oturuyor.
Oturmak değil de daha çok bekliyor. Sabrın ve suskunluğun oturma biçimi bu.
Gözlerim yorgun; yorgunluğumun nedeni çok şey anlatıp hiçbir şey anlatamamış olmak.
Bir durumun içinde sıkışıp kalmış gibiyim; ne dramatik bir patlama var ne de kesin bir sonuç.
Sadece "arzuhâl"
Anton Çehov'a soruyorum nedenini.
Aslında sorunun cevabını bildiğimi biliyorum ama bilmekle kabullenmek arasındayım.
Çehov’un da benim de çok iyi tanıdığımız bir mesafe var, aramızda.
Daha ben konuyu açmadan ne demek istediğimi anlıyor.
Çehov sessizliğimi ihlal ediyor, resmen.
İhlal diyorum ama bu, bir kapının gıcırtısız açılması gibi.
İnce belli çay bardağından bir yudum alıp gözlüğünü düzeltiyor. Sonra o yumuşak ama delici bakışlarını üzerime dikip fısıldıyor:
?
“Bak azizim, düşündün düşündün; baktın ardı bir türlü kesilmiyor düşüncelerinin.
Hemen keseceksin düşünmeyi.
Bu kadar düşünmek yetmez mi düşünsel hikâyene.
Neticede bu da bir hâl.
Zaten yaşadığın bu hayat bir hikâyeden ibaret değil mi? Daha ilk cümlede başlamışsın kurguya
Oysa sana kaç kez söyledim; susmak gibi bir silahın daha vardı elinde.
Şayet ben olsaydım, tam burada keserdim.
Çünkü asıl mesele söylenmeyende saklıdır.
Söylenmez, hissettirilir.
Bir bakış, yarım kalmış bir hareket, havada asılı kalan bir cümle yeterdi.
Yazarak o asil sessizliği bozdun.
Sırf bu yüzden sen hikâye yazmamalısın; sessizliğin gücünü kullanamıyorsun çünkü.
Sessizlik, anlatacağın her şeyden daha derindir.”
Çehov sustuğunda, odadaki hava biraz daha ağırlaşıyor.
Sanki hikâye yazmamak da bir yazma biçimiymiş gibi...
Maupassant’ın intikamı:
İşte o an Maupassant sabırsızca vuruyor masaya -masa yuvarlak- yuvarlak olması bile onu sinirlendiriyor olmalı.
Çünkü onun dünyası köşelerden ibaret.
Maupassant hemen yanıbaşıma oturmuş.
Sessizliği fazla gevşek bulmuş belli ki.
Sayfalar dağılıyor titreşimin etkisiyle.
Haklı!
Onun evreninde hiçbir şey dağınık kalmamalı.
Onun yazgısında her şey bir saatin çarkları gibi kusursuz işlemeli, çünkü bir dişli yerinden oynarsa, zaman sözcüklerin yanılgısına düşüp kayabilir.
Sert bir sesle giriyor, hikâyemin içindeki hikâyeye.
?
“Dostum,” diyor sert ama "sıcakkanlı" bir dille, “hikâye bir disiplin işidir. Sen anlatmayı seçtiğini söylüyorsun.
Söylüyorsun da bu dataları sıkıştırıp arşivlesen dâhi edebiyat tarihine sığmaz.
Fazlalıkları budamalı; hikâyeyi bir iskelet gibi ortada bırakmalısın.
Sen ne yapmışsın?
Sözcüklerin gevşemesine izin verip mevsimlerin akışına göre şekillenen nesneler gibi genleştirmişsin fikirlerini.
Sonra ne mi olur?
Birdenbire kaskatı kesilir ve büyük bir gürültüyle kırılır hikâyen.
Hikâye kırılsın diye değil, ayakta kalsın diye yazılır.
Tüm zamanlara tutunsun, tüm okuyucular kendinden bir şeyler bulsun diye.
Senin gönlün çöle dönmüş, kızgın kumlar kelime olup akmış.
Bu dramatik olay senin ufkunu köreltmiş.
Oysa yazar "serinkanlı" hatta "soğukkanlı" olmalı -Maupssant Türkçe sıfatları çok iyi kullanmıyor mu?-
Sen neden yanmayı seçiyorsun ki?
Kalemini ateşe bir kez batırdın mı küle döner, hikâyen.”
Maupassant sustuğunda, masadan kayıyor zaman ve benim hikâyemin zamanına dâhil oluyor.
Bir komutan edasıyla giriyor Ömer Seyfettin hikâyeme:
O millî kimliği, o destansı üslubuyla...
Sesini yükseltmesine bile gerek yok; cümleleri zaten emir kipinde.
Dosyayı işaret edip:
?“Seni en baştan uyarmıştım evlat: "Sözü uzatma, , hedefi şaşırma, attın mı vurmalısın dedim sana.
Sen atmışsın ama tek bir kelimen bile ulaşmamış hedef kitleye.
Dersi kaynatan bir öğrenci monoloğundan öteye geçememiş hikâyen.
Neymiş?
"Gökyüzü mavi...
Kuşlar...
Rüzgârda savrulan yapraklar..."
Derken resmen hikâyeyi şiire taşımışsın.
Bu duygu hammallığını bırak!
"Hikâyeye dön!" diye bağırdıkça sen "başka yol yok" dedin.
Neymiş?
Sokakta oynayan çocuklar kavgaya tutuşmuş.
Kötü örnek olmasınlar diye mi daldın kelimelerle kavganın içine.
İyiyle kötü aynı hikâyede olur mu deme?
Olmalı!
Ve o kavganın illaki bir kazananı olmalı ki hedef amacına ulaşsın.
Eşya hikâyeye dâhil edilmez.
Bir sahne dekoru gibi yansıtılır.
Yürürken takıldığın şu taşı, sessizce oturduğun bu bankı bile anlatıya dahil etmişsin.
Hikâyen hedefi vurmadığı gibi sen de menzile varamadan detaylarda kaybolmuşsun.
-Bu sözlerden sonra, masa bile suçüstü yakalanmış gibi susuyor-
Sait Faik daha fazla dayanamıyor, ve bu suskunluğu bozuyor.
Bir balıkçı teknesiyle demir atıyor bu edebî buluşmaya.
İyi ki burda tabii ya o beni anlar!
Anlamaktan da öte, yargılamaz.
Sesi çok eski bir cümle gibi tanıdık.
Sanki aynı mahallede yaşamış aynı havayı solumuşuz.
Kasketini düzeltip bir sigara daha yakıyor.
Gülümsemesi acı bir tütün tadında.
"Masumiyetin yükü bu taşıdığın" sakın bırakma, diyor bana.
Şaşkınım!
Sait Faik, masanın en uzağında oysa. Elindeki simiti bölüp yarısını bana uzatıyor.
Yaz diyor! "Yazmazsan deli olursun"
Sussan da için konuşmaya devam edecekti zaten.
Ve sesin kısıldıkça bir volkan şiddetiyle patlayacaktı birgün biriktirdiğin gecikmişlik.
Kendini anlatmak için masumiyeti ödünç almana gerek yok ki!
O üşümüş kediyi, o acıkmış ve korkmuş yavru köpeği kendi hikâyene yük ettin.
Etmeseydin küsüp boynunu bükecekti sözcüklerin.
Senin kalemin zaten masumiyet taşıyor.
O kediyi birisi sahiplensin o yavru köpek sığınacak bir dükkân bulsun diye İstanbul sokaklarında.
Bırak simitçi her zamanki yerine kursun tezgâhını.
Hayatın hep böyle alışkanlıklardan ibaret olması çok can sıkıcı biliyorum.
Ama sen yazarak parçalamışsın zaten o can sıkıntısını.
-Yüzümde beliren tebessüm emanet sanki gülüş hırsızlığına da mı bulaştım ne?-
Belki de büyük ustanın da dediği gibi "sadece yaşayıp gitmeliydik."
Yazıp da dünyayı bu kadar "insanca" bir gürültüye boğmadan.
Herkes susuyor.
Ben hâlâ düşünüyorum.
Var olmak için değil; varlığımı kanıtlamak için yazıyorum belki de.
Masadaki o beyaz sayfalar benim deyimimle “kusurlu, biraz gürültülü, biraz fazla insanca” duruyor.
Asıl kusur da burada zaten:
Başka bir şeyle doldurmayı hiç denememişim” denemem de biliyorum.
Kendi kendimi köşeye sıkıştırıp soruyorum:
Bu hikâyeyi çarpıcı bir sonla mı sonlandırmalıyım.
Yoksa bir sonuca bağlamadan, kalemi ve kâğıdı boşluğa asıp yarım mı bırakmalıyım, diye?
Sonuç mu?
Hâlâ yazmaya devam ediyorum.
Belki de hikâye dediğim şey, susmayı "beceremeyişimin başarısızlığıdır."
Her yol ,
İnsanı
bir yere götürmez ;
bazı yollar
insanı ,
kendine getirir . .
Vivo nella bellissima cittá di Milano e lavoro come cuoca in un ristorante.
Sono molto felice della mia vita professionele.
Nel tempo libero amo preparare molti dolci deliziosi per i miei amici.
Vado al lavoro in macchina.
“Hayattayken ölümü yenmenin
tek yolu vardır
yaşarken ölmek.!”
.
~Bülent Akyürek
Ruhu şad olsun.
Dopo cena leggo un libro.