Her gece yağmur; o naif ve müdahale edilemez nezaketiyle -ki ben buna kısaca nezaket diyorum, aslında basbayağı bir kuşatma bu- meçhul bir şiir vuruyor pencereme. ?Belli ki bu mısralar; düzlemin şiirsel geometrisinde yolunu kaybetmiş mülteciler ya da benim gibi "mutlak doğruların" o köşeli süzgecinden kaçmayı başarmış, zamansız bir unutuluşun peşindeler.
?İlan: "Posta kutusu emekliye ayrıldı."
?Biraz küskün, oldukça yalnız ve fevkalade vakur şimdi. Her şeyi içine atmaktan kederli; son günlerde "ağzını bıçak açmıyor." İçine atılan o cevapsız mektupların, o "gelmeyecek olanı bekleme" mesaisinin ağırlığı altında ezilmiş bir devlet memuru sessizliği çöktü üzerine. Bir kez bile şiir düşmeden o küskün gönlüne, emeklilik dilekçesini verdi hayata.
?Oysa kırık dökük pencerem öyle mi? Ruhunda yeniden kan çiçekleri açtı şiir yağmurunun o şifalı nefesiyle. Damlaların bu denli dolaşkan, bu denli akışkan olmasındandır belki de bu sızıntı. Sahiden, bu kadar akışkan olunca her yere sızıyor mu derinlik? Kulaklarımda ölümsüz, kadim şarkılar gibi çınlıyor her bir harf. Hiç yaşanmamış günler kanat çırpıyor sayfaların beyazlığında. Hem de bir Hint filminin o renkli, o mübalağalı ihtişamıyla! Şiire en çok da o hakikati genişleten, onu istediği gibi eğip büken bu abartı yakışmıyor mu zaten? İlmek ilmek, sabrın o en kuytu köşesinde örülmüş o mısralar, bir bardak çay sıcaklığıyla dokunuyor ruhuma. (Çayın şekeri az mıydı, çok muydu hatırlamıyorum; lakin dimağımda bıraktığı o derin mana hâlâ taze.)
?İlk kez farklı bir dille açılıyorum masmavi satırlara. Dil dediğime bakmayın; biraz "şiirce", biraz "çocukça"... Şiir benim için geceleri yorganın altında sığındığım o şiirsel dün-ya.
-Ben bunu neden bu kadar ciddiye alıyorum ki? "Lisanı"-
?Çocukluğumun bayramlığı bu kuşatma, çocuk saflığımın ganimeti. Sanki bir bayram sabahı çocukluk sevinci vurmuş "çocuk yüzlü" bakışlarıma ve ben inmişim sahile; siyah inciler topluyorum kumsaldan. ?Birdenbire dünyanın o zifiri karası akıyor avuçlarımdan. Kâinatı içime taşıyor dalgalar; ayaklarımın altında sarıya çalan bir orman ve kalbimin üzerinde tepiniyor camdan aslanlar. Kâinat taşmasın diye içimden, büyümenin camlarını kırıp Kaf Dağı’na kaçıyorum. Kaf Dağı’na kaçmak oldukça ideal bir fikir ancak dönmek için aşırı felsefi; ne yapalım, şiir bu kez böyle emretti.
?Dönüş yolunda açıyorum ruhumun o rutubetli sorgu odalarını. Geçmişin alıntıları çıkıyor karşıma, yüzleşiyorum pişmanlıklarımla. Mürekkebim tükenene dek yazıyorum adımı taşlı yollara. Bir noktada yazmanın da estetik dozu olduğunu fark ediyorum ama akıntıya kapılmışım bir kere. ?Korkuyorum; sevmekten, inanmaktan, en çok da bu denli inanmışlıkla sürüklenmekten... Gitgide yalnızlaşıyorum. Şiir mısralarının arasına saklanmış iyi yürekli kahramanlar -iyi ki saklamışlar- hemen yetişiyorlar imdadıma. Kalemim artık cesur; sarsılmaz ve kendimden eminim. Dağılıyor mürekkebin o boğucu ağırlığı. Gökten koparıp güneşi iliştiriyorum saçlarıma. Dağılıyor karanlıklar; atlıyorum Kaf Dağı’ndan yasemin kokan yaylalara. Ölmüş ruhuma can veriyor yaylaların serinliği. Biliyorum ki şairin ölümü geçici bir duraktır şiir ikliminde. Her zaman çelmiştir aklımı bu ölümsüzlük fikri; belki iddialı bir hüküm ama hecenin o efsunlu ekseninde insan, eşyanın ruhuna ve sonsuzluğa inanmak istiyor işte. ?İçten bir itiraf bu son satırlar; gökkuşağının altında verilen o nihai mola. "Ne işi var," demeyin şiir yağmurunun bu kırık dökük penceremde. Sırılsıklam olmuşum zaten bu duygu yağmurunda. Her düşümde, o hiç bitmeyen "tutunma" çabamla tutunuyorum işte şiirlerdeki gülüşe.
-Sahi, "Gitmek mi zor, kalmak mı?" Ya da kalıp da hiç orada olmamak mı? İşte bütün mesele bu.-
Yani ayakkabılarımı bağlar, bağlamaz... Temmuzun bu yakıcı sıcağına aldırmadan -ki güneş, âdeta insanın üzerine yıkılmak isteyen bir devlet dairesi ciddiyetiyle dikilmişken tepeme -gitmek gibi oldukça "mühim" ve bir o kadar da nafile bir eyleme kalkışıyorum. ? Eğer bugün gitmezsem mevsim hep a'yazda, emekli maaşının zamlanmasını bekleyen memur sabrıyla takılı kalacak. Bugün gitmek bir seçenek değil; Türk Dil Kurumu sözlüğünde gereklilik kipi içeren zorunlu bir eylem. Acemi bir dervişim belki, üstelik yolluğum da yok yanımda -çünkü heybemi hayal kırıklıklarıyla doldurdum- ama merak etme; en başından beri düşkünüyüm bu yolların. Bugün sona erecek gereksiz kopan bu fırtınanın kısır döngüsü ve giderken sığınmayacağım, bahanelere. ?Beklemeyeceğim incirlerin olgunlaşmasını; kademelere ayrılmış bürokrasiyle uğraşamam bu saatten sonra. Son kez besleyip yavru kedileri -ki onlar benden daha insancıl canlılardır- duymayacağım martıların o varoluşsal çığlığını. İstemiyorum, göçmen kuşların yoldaşlığını. onlar pasaportsuz da geçebiliyorlar sınırları. Gideceğim ruhumun gümrüğüne takılı kalmadan, saat tam 02.20'de zamanın simetrisini bozmadan çekeceğim yerleşik yaşamın fişini.
İstiyorsa "Yıkılsın bu kent!" belediye iyi çalışıyor bizim buralarda, kaldırırlar elbet ardımda bıraktığım moloz yığınlarını kalıp da kronolojisini tutamayacağım yıkılmışlıkların.
?"Yarım kalmışlık" hissine rağmen; ölmeye yakın, ölememekten muzdarip halk arasında "kocamışlık" da deniyordu galiba, ikisinin arasında, hep o meşhur arafta kalacağıma tek yön bir bilet alıp zamandan tek başıma muaf olup mekândan hep akşam, her gün akşam, bir "akşamüstü sıkıntısı" sirâyet ederken ruhuma çekip gideceğim bu şehirden. -Ahmet Haşim gibi konuşmadım mı?-
Kalabalıktan çok uzakta, yalnızlığın özenle ördüğü -işçiliği biraz pahalıya mâl oldu- o duvarlar arasında, hiç konuşmadan hayalinle sessizce oturacağım. ? Belki bir çay içeriz bir köy lokantasında; saygın ve asil hayalinle karşılıklı. Hayalin çayına iki şeker atar, biri benim biri kendi yerine -hayalin de de olsa ağzının tadını biliyor tabii– benimse "tadım kaçar" suskunluğundan dolayı. Her yüz ifadene yeni yeni anlamlar yükleyip –sanki anlıyormuşum gibi sanki beni anlayacakmışsın gibi– sitemler ederim olmayan varlığına.
Sen, o her zamanki mesafeli duruşunla, sanki bir ansiklopedi maddesiymiş gibi sessizliğini bozup: "Teselli yürürlükten kaldırıldı," dersin, yine. -Bu görüşme maddeleri ilgililerce Resmî Gazete’de yayımlansın lütfen!- ?Ben zincirlerimi koparıp isyan çıkarırım. Aşkın prangalara vurulmadığı –ki kabul edelim, aşk bizzat pranganın tâ kendisidir– birini sevmenin ağır cezada yargılanmadığı, düşüncelerin yasaklanmadığı bir devrim yaparım. Son gösterim bir köy seyirlik oyunu, izleyicisiyle buluşur köy meydanında. -geleneksel bir hayal oldu bu-
Sonra mı? Yine tarafınızca –o yüksek, ulaşılmaz ve muhtemelen Asan-sörü bozuk makamınızca– ağır cezaya çarptırılırım. Sevgim savunmada yetersiz, aşkımın hükmü geçersiz sayılır. Yeminim yalan, savunmam mı külli ziyan... Tutamadığım, tutmaya gücümün ve sosyal statümün yetmediği o sözler şahit gösterilir bu davada aleyhime. Aşkta şüpheye yer yokken –ki ben en çok kendimden, kendi varlığımdan şüphe ederim– şüpheler haklı çıkar yine. ?Eğer bugün gitmezsem, çaresizce kabulleneceğim bu mağlubiyeti. Kendimi savunmaktan vazgeçip –yani kendimi itinayla kandırmaktan– boşaltacağım ceplerimi. Ceplerimden boynu bükük heveslerim, çatlamaya yüz tutmuş "sabır taşım" -çok vurgun yedi, sigortası da yok üstelik- birkaç kırık dökük düş ve uykusuz geceler saçılacak yerlere. Yaşanmamış, yaşanması dâhi ihaleye verilmemiş günler de cabası...
?Sonra "okunmamış mektuplar" dinlenmeli diyeceğim -bu benim en estetik savunma biçimimdir- Sanki o kâğıt parçaları delilleri saklıyormuş gibi. Onlar söyleyecekler son sözü; yüzlerce cümle, binlerce kelime, hepsi bir asgari ücret toplantısındaymış gibi aynı anda konuşacaklar: "Gitme!" diyecekler, bu yükü, bu bedele senden başka hiç kimse taşıyamaz. "Eğer bugün gidersen bir daha dönmezsin; çünkü biz" Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç" ve gün sona ermek üzere. ? Son kez vedalaşacağım seninle, dostça insanca uzatacağım sana elimi; "en tehlikeli" yaklaşma biçimiyle... Her insan ömründe bir kez sever ve her şeye katlanırmış ya; o eskimiş ama antika değeri taşımayan tesellinin hatrına. O günü "Yaşanmamışlıkları Tozlu Raflara Kaldırma Günü" ilan edip kırmadan, dökmeden ve hiç kimseyi uyandırmadan sessizce gideceğim bu kentten. ? Eğer bugün gitmezsem, derin bir sessizlik çökecek geceye ve iki can yitip gidecek bu çekişmeli davanın hüzzam makamında. Hiç tanımadan birbirimizi –ki zaten biz birbirimizi tanımaya hep korktuk– iki yabancı olarak kalacağız seninle. Sürgün edilecek ruhlarımız ait olmadığımız ve muhtemelen kirasını yalnızlığımızla ödeyeceğimiz başka bir dünyaya.
?Masalımız başlamadan sona erecek bugün yayıncı bulamamış bir yazarın hüznüyle. Ve seni bir daha anlatamayacağım yıldızlara; onların da kafası yeterince karıştı, bizim bu kozmik meselelerimizle uğraşmaktan. Güneşin uyanışıyla dökülecek gülüşün sabahın ilk ışıklarına. Camlarıma vuracak serçeler yine ama ben yarın sabah başka bir şehirde uyanacağım.
?Gökyüzünden söküp alacağım yüzünü; yağmurlarla yıkayıp soğumadan koyacağım yüreğime. Bir şiir gibi, bir sır gibi saklayacağım. Sır saklamayı beceremesem de –çünkü içimdeki hep dışıma sızıyor– deneyeceğim en azından. Hiç kimse bilmeyecek seni, sen de bilmeyeceksin yerini; hiç kimsenin bilmesine müsaade etmeyeceğim, kapısını kilitleyip anahtarını denize atacağım boş bıraktığım, kalbimin. -Bu hayalde çok klişe oldu. Boşluklar vergiden muaf olsa bari- ?Ve bu sona ermek bilmeyen boş monolog sonsuza dek sürecek. -şaka şaka az kaldı susmama- Bugünden sonra sözcükler sayfalara değil, içime akacak; dikenli bir çalı gibi batacak her yutkunduğumda. ?Seni düşünmek ara sıra içimi ısıtacak olsa da türkülerde geçince adının ilk hecesi –ki ne tesadüftür, bütün türküler seni söyler- kaskatı kesilip donacağım. Ve birdenbire aklıma düşecek sözlerin rengini tam çıkaramadığım - belki de ben renk körüyümdür- içime düşünce kaybolduğum o sözlerin... S'özlerinden parçalar düşecek sönmeye yüz tutmuş bu ateşe. Ateş yeniden deli gibi harlanacak, yanıp kül olacak sana dair ne varsa. Küllerin savrulacak dört bir yana rüzgârın kanatlarında. -bu hayal diğer hayallerin aksine geleneksel değil; modern bir trajedi gibi oldu.- ?Rengârenk yağmurlar yağacak o küllerin üzerine ve yeniden yeşerip filizleneceksin kalbimde.
Ben, seni koyacağım yıkılan o şehrin yerine. Düşünsene kalbimde senden "mavi bir ülke" yedi iklimde yedi renk çiçeklerin açtığı, çocukların sokaklarda özgürce koşup oynadığı - ödevlerini yapmadan koşulsuzca- kuşların hiç göç etmediği, senden ibaret, hürel bir ülke... ? O ülke benim kalbimde. Ve o ülkenin tek vatandaşı benim. Ve maalesef pasaportumu az önce yaktım.
Emekliye Ayrılan Posta Kutusu
Her gece yağmur; o naif ve müdahale edilemez nezaketiyle -ki ben buna kısaca nezaket diyorum, aslında basbayağı bir kuşatma bu- meçhul bir şiir vuruyor pencereme.
?Belli ki bu mısralar; düzlemin şiirsel geometrisinde yolunu kaybetmiş mülteciler ya da benim gibi "mutlak doğruların" o köşeli süzgecinden kaçmayı başarmış, zamansız bir unutuluşun peşindeler.
?İlan:
"Posta kutusu emekliye ayrıldı."
?Biraz küskün, oldukça yalnız ve fevkalade vakur şimdi. Her şeyi içine atmaktan kederli; son günlerde "ağzını bıçak açmıyor." İçine atılan o cevapsız mektupların, o "gelmeyecek olanı bekleme" mesaisinin ağırlığı altında ezilmiş bir devlet memuru sessizliği çöktü üzerine. Bir kez bile şiir düşmeden o küskün gönlüne, emeklilik dilekçesini verdi hayata.
?Oysa kırık dökük pencerem öyle mi? Ruhunda yeniden kan çiçekleri açtı şiir yağmurunun o şifalı nefesiyle. Damlaların bu denli dolaşkan, bu denli akışkan olmasındandır belki de bu sızıntı. Sahiden, bu kadar akışkan olunca her yere sızıyor mu derinlik? Kulaklarımda ölümsüz, kadim şarkılar gibi çınlıyor her bir harf. Hiç yaşanmamış günler kanat çırpıyor sayfaların beyazlığında. Hem de bir Hint filminin o renkli, o mübalağalı ihtişamıyla! Şiire en çok da o hakikati genişleten, onu istediği gibi eğip büken bu abartı yakışmıyor mu zaten? İlmek ilmek, sabrın o en kuytu köşesinde örülmüş o mısralar, bir bardak çay sıcaklığıyla dokunuyor ruhuma. (Çayın şekeri az mıydı, çok muydu hatırlamıyorum; lakin dimağımda bıraktığı o derin mana hâlâ taze.)
?İlk kez farklı bir dille açılıyorum masmavi satırlara. Dil dediğime bakmayın; biraz "şiirce", biraz "çocukça"... Şiir benim için geceleri yorganın altında sığındığım o şiirsel dün-ya.
-Ben bunu neden bu kadar ciddiye alıyorum ki? "Lisanı"-
?Çocukluğumun bayramlığı bu kuşatma, çocuk saflığımın ganimeti. Sanki bir bayram sabahı çocukluk sevinci vurmuş "çocuk yüzlü" bakışlarıma ve ben inmişim sahile; siyah inciler topluyorum kumsaldan.
?Birdenbire dünyanın o zifiri karası akıyor avuçlarımdan. Kâinatı içime taşıyor dalgalar; ayaklarımın altında sarıya çalan bir orman ve kalbimin üzerinde tepiniyor camdan aslanlar. Kâinat taşmasın diye içimden, büyümenin camlarını kırıp Kaf Dağı’na kaçıyorum. Kaf Dağı’na kaçmak oldukça ideal bir fikir ancak dönmek için aşırı felsefi; ne yapalım, şiir bu kez böyle emretti.
?Dönüş yolunda açıyorum ruhumun o rutubetli sorgu odalarını. Geçmişin alıntıları çıkıyor karşıma, yüzleşiyorum pişmanlıklarımla. Mürekkebim tükenene dek yazıyorum adımı taşlı yollara. Bir noktada yazmanın da estetik dozu olduğunu fark ediyorum ama akıntıya kapılmışım bir kere.
?Korkuyorum; sevmekten, inanmaktan, en çok da bu denli inanmışlıkla sürüklenmekten... Gitgide yalnızlaşıyorum. Şiir mısralarının arasına saklanmış iyi yürekli kahramanlar -iyi ki saklamışlar- hemen yetişiyorlar imdadıma. Kalemim artık cesur; sarsılmaz ve kendimden eminim. Dağılıyor mürekkebin o boğucu ağırlığı. Gökten koparıp güneşi iliştiriyorum saçlarıma. Dağılıyor karanlıklar; atlıyorum Kaf Dağı’ndan yasemin kokan yaylalara. Ölmüş ruhuma can veriyor yaylaların serinliği.
Biliyorum ki şairin ölümü geçici bir duraktır şiir ikliminde. Her zaman çelmiştir aklımı bu ölümsüzlük fikri; belki iddialı bir hüküm ama hecenin o efsunlu ekseninde insan, eşyanın ruhuna ve sonsuzluğa inanmak istiyor işte.
?İçten bir itiraf bu son satırlar; gökkuşağının altında verilen o nihai mola. "Ne işi var," demeyin şiir yağmurunun bu kırık dökük penceremde. Sırılsıklam olmuşum zaten bu duygu yağmurunda. Her düşümde, o hiç bitmeyen "tutunma" çabamla tutunuyorum işte şiirlerdeki gülüşe.
Dönülmez Akşamın Ufkunda
Evet, birazdan gideceğim!
-Sahi, "Gitmek mi zor, kalmak mı?"
Ya da kalıp da hiç orada olmamak mı?
İşte bütün mesele bu.-
Yani ayakkabılarımı bağlar, bağlamaz... Temmuzun bu yakıcı sıcağına aldırmadan
-ki güneş, âdeta insanın üzerine yıkılmak isteyen bir devlet dairesi ciddiyetiyle dikilmişken tepeme -gitmek gibi oldukça "mühim" ve bir o kadar da nafile bir eyleme kalkışıyorum.
?
Eğer bugün gitmezsem mevsim hep a'yazda, emekli maaşının zamlanmasını bekleyen memur sabrıyla takılı kalacak. Bugün gitmek bir seçenek değil; Türk Dil Kurumu sözlüğünde gereklilik kipi içeren zorunlu bir eylem.
Acemi bir dervişim belki, üstelik yolluğum da yok yanımda -çünkü heybemi hayal kırıklıklarıyla doldurdum- ama merak etme; en başından beri düşkünüyüm bu yolların.
Bugün sona erecek gereksiz kopan bu fırtınanın kısır döngüsü ve giderken sığınmayacağım, bahanelere.
?Beklemeyeceğim incirlerin olgunlaşmasını; kademelere ayrılmış bürokrasiyle uğraşamam bu saatten sonra.
Son kez besleyip yavru kedileri -ki onlar benden daha insancıl canlılardır- duymayacağım martıların o varoluşsal çığlığını.
İstemiyorum, göçmen kuşların yoldaşlığını. onlar pasaportsuz da geçebiliyorlar sınırları.
Gideceğim ruhumun gümrüğüne takılı kalmadan, saat tam 02.20'de zamanın simetrisini bozmadan çekeceğim yerleşik yaşamın fişini.
İstiyorsa "Yıkılsın bu kent!" belediye iyi çalışıyor bizim buralarda, kaldırırlar elbet ardımda bıraktığım moloz yığınlarını kalıp da kronolojisini tutamayacağım yıkılmışlıkların.
?"Yarım kalmışlık" hissine rağmen; ölmeye yakın, ölememekten muzdarip halk arasında "kocamışlık" da deniyordu galiba, ikisinin arasında, hep o meşhur arafta kalacağıma tek yön bir bilet alıp zamandan tek başıma muaf olup mekândan hep akşam, her gün akşam, bir "akşamüstü sıkıntısı" sirâyet ederken ruhuma çekip gideceğim bu şehirden.
-Ahmet Haşim gibi konuşmadım mı?-
Kalabalıktan çok uzakta, yalnızlığın özenle ördüğü -işçiliği biraz pahalıya mâl oldu-
o duvarlar arasında, hiç konuşmadan hayalinle sessizce oturacağım.
?
Belki bir çay içeriz bir köy lokantasında; saygın ve asil hayalinle karşılıklı.
Hayalin çayına iki şeker atar, biri benim biri kendi yerine -hayalin de de olsa ağzının tadını biliyor tabii– benimse "tadım kaçar" suskunluğundan dolayı.
Her yüz ifadene yeni yeni anlamlar yükleyip –sanki anlıyormuşum gibi sanki beni anlayacakmışsın gibi– sitemler ederim olmayan varlığına.
Sen, o her zamanki mesafeli duruşunla, sanki bir ansiklopedi maddesiymiş gibi sessizliğini bozup: "Teselli yürürlükten kaldırıldı," dersin, yine. -Bu görüşme maddeleri ilgililerce Resmî Gazete’de yayımlansın lütfen!-
?Ben zincirlerimi koparıp isyan çıkarırım. Aşkın prangalara vurulmadığı –ki kabul edelim, aşk bizzat pranganın tâ kendisidir– birini sevmenin ağır cezada yargılanmadığı, düşüncelerin yasaklanmadığı bir devrim yaparım.
Son gösterim bir köy seyirlik oyunu, izleyicisiyle buluşur köy meydanında.
-geleneksel bir hayal oldu bu-
Sonra mı?
Yine tarafınızca –o yüksek, ulaşılmaz ve muhtemelen Asan-sörü bozuk makamınızca– ağır cezaya çarptırılırım.
Sevgim savunmada yetersiz, aşkımın hükmü geçersiz sayılır. Yeminim yalan, savunmam mı külli ziyan...
Tutamadığım, tutmaya gücümün ve sosyal statümün yetmediği o sözler şahit gösterilir bu davada aleyhime.
Aşkta şüpheye yer yokken –ki ben en çok kendimden, kendi varlığımdan şüphe ederim– şüpheler haklı çıkar yine.
?Eğer bugün gitmezsem, çaresizce kabulleneceğim bu mağlubiyeti.
Kendimi savunmaktan vazgeçip –yani kendimi itinayla kandırmaktan– boşaltacağım ceplerimi.
Ceplerimden boynu bükük heveslerim, çatlamaya yüz tutmuş "sabır taşım" -çok vurgun yedi, sigortası da yok üstelik- birkaç kırık dökük düş ve uykusuz geceler saçılacak yerlere.
Yaşanmamış, yaşanması dâhi ihaleye verilmemiş günler de cabası...
?Sonra "okunmamış mektuplar" dinlenmeli diyeceğim -bu benim en estetik savunma biçimimdir-
Sanki o kâğıt parçaları delilleri saklıyormuş gibi.
Onlar söyleyecekler son sözü; yüzlerce cümle, binlerce kelime, hepsi bir asgari ücret toplantısındaymış gibi aynı anda konuşacaklar: "Gitme!" diyecekler, bu yükü, bu bedele senden başka hiç kimse taşıyamaz.
"Eğer bugün gidersen bir daha dönmezsin; çünkü biz" Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç" ve gün sona ermek üzere.
?
Son kez vedalaşacağım seninle, dostça insanca uzatacağım sana elimi; "en tehlikeli" yaklaşma biçimiyle...
Her insan ömründe bir kez sever ve her şeye katlanırmış ya; o eskimiş ama antika değeri taşımayan tesellinin hatrına.
O günü "Yaşanmamışlıkları Tozlu Raflara Kaldırma Günü" ilan edip kırmadan, dökmeden ve hiç kimseyi uyandırmadan sessizce gideceğim bu kentten.
?
Eğer bugün gitmezsem, derin bir sessizlik çökecek geceye ve iki can yitip gidecek bu çekişmeli davanın hüzzam makamında.
Hiç tanımadan birbirimizi –ki zaten biz birbirimizi tanımaya hep korktuk– iki yabancı olarak kalacağız seninle.
Sürgün edilecek ruhlarımız ait olmadığımız ve muhtemelen kirasını yalnızlığımızla ödeyeceğimiz başka bir dünyaya.
?Masalımız başlamadan sona erecek bugün yayıncı bulamamış bir yazarın hüznüyle.
Ve seni bir daha anlatamayacağım yıldızlara; onların da kafası yeterince karıştı, bizim bu kozmik meselelerimizle uğraşmaktan.
Güneşin uyanışıyla dökülecek gülüşün sabahın ilk ışıklarına. Camlarıma vuracak serçeler yine ama ben yarın sabah başka bir şehirde uyanacağım.
?Gökyüzünden söküp alacağım yüzünü; yağmurlarla yıkayıp soğumadan koyacağım yüreğime. Bir şiir gibi, bir sır gibi saklayacağım.
Sır saklamayı beceremesem de –çünkü içimdeki hep dışıma sızıyor– deneyeceğim en azından.
Hiç kimse bilmeyecek seni, sen de bilmeyeceksin yerini; hiç kimsenin bilmesine müsaade etmeyeceğim, kapısını kilitleyip anahtarını denize atacağım boş bıraktığım, kalbimin.
-Bu hayalde çok klişe oldu.
Boşluklar vergiden muaf olsa bari-
?Ve bu sona ermek bilmeyen boş monolog sonsuza dek sürecek.
-şaka şaka az kaldı susmama-
Bugünden sonra sözcükler sayfalara değil, içime akacak; dikenli bir çalı gibi batacak her yutkunduğumda.
?Seni düşünmek ara sıra içimi ısıtacak olsa da türkülerde geçince adının ilk hecesi –ki ne tesadüftür, bütün türküler seni söyler- kaskatı kesilip donacağım.
Ve birdenbire aklıma düşecek sözlerin rengini tam çıkaramadığım - belki de ben renk körüyümdür-
içime düşünce kaybolduğum o sözlerin... S'özlerinden parçalar düşecek sönmeye yüz tutmuş bu ateşe.
Ateş yeniden deli gibi harlanacak, yanıp kül olacak sana dair ne varsa.
Küllerin savrulacak dört bir yana rüzgârın kanatlarında.
-bu hayal diğer hayallerin aksine geleneksel değil; modern bir trajedi gibi oldu.-
?Rengârenk yağmurlar yağacak o küllerin üzerine ve yeniden yeşerip filizleneceksin kalbimde.
Ben, seni koyacağım yıkılan o şehrin yerine. Düşünsene kalbimde senden "mavi bir ülke" yedi iklimde yedi renk çiçeklerin açtığı, çocukların sokaklarda özgürce koşup oynadığı - ödevlerini yapmadan koşulsuzca- kuşların hiç göç etmediği, senden ibaret, hürel bir ülke...
?
O ülke benim kalbimde. Ve o ülkenin tek vatandaşı benim.
Ve maalesef pasaportumu az önce yaktım.
-tenin ölüm kokuyor zaman-
kimbilir
kaç baharın kanına bulaştı elin
ışıklı bir ok gelip delse kalbini
dağılır mı karanlığı bu devrin
inci düşse kirpiğine sarkıttan
uyanır mı Ashâb-ı Kehf
taş yatağından
yedi kat göklerden
yedi renk gün doğursan
tarihi yeniden yazar mı Şairi-i Azam
acılar zamanla dönüşür aşka
yokoluş yazılmış mı kalubelada
sır dolu zarflar bir bir açılır
yetinmeyi bilmeyen kalır ayazda
bir hisse aldıysan dost kervanından
cemre düşer kısmetine filizlenir can
-biliyorum-
senin mevsime aykırı bu kar;
beyaz bir hüzün çökmüş saçlarına.
çiçeklenmiş bakışların üşüyor,
kanatları kabarmış serçelerin
ıslak kirpiklerine sığınan canlar üşüyor.
zaman tennuresiyle süpürürken
ayaz kesiği gövdeni,
en mahrem yaraların acıyor.
bu gece uykuya dalarken
“şebiarusu” hatırla
ve bir derviş edasıyla
dön yüzünü göğe.
bilinmezliğe doğru bir devinim bu
teslim olmalısın tüm varlığınla yokluğa;
yok olmuşluğunla sonsuzluğun ufkuna.
zemheri seyrederken ölümünü,
sen evrenle olurken tek nefes
içecek son gülüşünü gece kana kana
ve bir bahar sabahı
günün ilk ışıkları doğarken
bir çoban çadırına
abıhayat olacak güneş
yosun tutmuş dallarına.