Sanki sözün en güzelini söylemiyor mu
Şu Hacivat Çelebi?
Sözcüklerin en kibarlarını, seçe seçe,
Tertemiz bir şiveyle,
Su katılmamış bir kibarlıkla,
Sen neden indiriyoraun tepesine yumruğu
Senle çekip gitti körpe baharlar,
Soranlar boşuna sorup ararlar,
Bak ki nasıl bomboş koca diyarlar,
Ne karagünlere kalmışım bir bak.
Çimenler kurumuş, çiçekler solmuş,
Uyanmak bile istemiyorum sensiz günlere,
Uykulara sığınıp sığınıp durmak istiyorum;
Acılarımı unutmak için,
Sızılarımı, elemlerimi, açmazlarımı,
İçine düştüğüm çileleri unutmak için.
Ne güneşim doğsun, ne pencerem aydınlansın,
Karanlıklarım senin gittiğin gün başladı,
Bir ikindi vakti, çullandı üzerime
Kara çarşaflı bir gece gibi,
Denizlerim, ırmaklarım, çaylarım karardı,
Kararıp gitti ormanlarım, ovalarım,
Yosun kokularım, çam kokularım, çiçek kokularım,
Güneşlerimi çalıp tıkmışlar zindanlara,
Hücrelere kapatmışlar aylarımı, yıldızlarımı,
her birinin bileklerinde paslı paslı zincirler,
Paslı paslı gülleler her birinin ayaklarında,
Bedenim kanlı çarmıhlara gerilip gitmiş
Uğrunda.
İnsafın kaldıysa işit ahımı,
Artık hiç geçmeyen zamana döndüm.
Dinle feryadımı, duy eyvahımı,
Dövülüp savrulan samana döndüm.
Senin özlemine düştüm düşeli
Hikmet der; çobandım, derbeder idim,
Aşkı durur sandım, sürdüm yürüdüm,
Düştüm bir ateşe, yandım, eridim,
Kurudu çamurum kalmadı yerde.
Hikmet der; atlara çakıyorum nal,
Bırak kuşum aracılık etmeyi yarla aramda,
Sen bir muhabbet kuşusun,
Bir sevda kuşusun,
Bir ev kuşusun.
Yazık o minicik kanatlarına.
Ne o uzak yollara dayanır bu kanatlar,
İlk Öfke
Hikmet Genç, görkemli bir mağazanın önünde durarak varsıl vitrinlerden birine şöyle bir baktı.
Vitrin, akşam güneşinin solgun sarı ışıkları altında, parıldayan bir durgun su yüzünü andırmaktaydı. Onu ilgilendiren vitrindeki büyüleyici varsıllık değildi, dışın içteki görüntüsüydü. Dışarının vitrindeki görünüşü, kendi doğal görünümünden çok daha güzeldi. Benzer güzelliğe koyu renkli bir güneş gözlüğünün camlarında, bir fotoğraf makinesinin objektifinde de rastlamıştı. Ağaçlar ağaçlardan güzel, dallar dallardan güzel, yapraklar yapraklardan güzel, yapılar, duvarlar, pencereler yapılardan, duvarlardan, pencerelerden güzel, akşam güneşinin yapraklar ve dallar arasından süzülüşü daha güzel, insanlar insanlardan daha güzeldi. Zira; iç, öze ve sevgiye dıştan daha bir yakındı. Dışın sıvası dökülmüş duvarları burada sıvalı, boyası kabarmış, kendileri kağşamış kapı ve pencere pervazları burada cilalıydı. Dış dünya, eksiği-gediği tamamlanarak getirilip vitrine koyulmuş bir tablodan farksızdı. Bu tabloda, varların tümü görünmediği halde, yokların cümlesi görünmekteydi. Çünkü vitrin, Hikmet Genç ‘e, yokları da var edebilen bir hayal aynası gibi geliyordu. Aşağıyı yukarıya çıkaramadığı, yukarıyı aşağıya indiremediği için güzel ve doğruydu ama solu sağa, sağı da sola aldığı için çirkin ve yalancıydı. Biçimleri daha bir küçülttüğü, renkleri daha da bir güçlendirdiği için de öyleydi. Gerçekteki kendisi bu vitrindeki kendisi kadar yakışıklı mıydı? Sırtındaki tornistan ceketi, ayağındaki ters-yüz edilmiş pantolonu bu kadar yeni miydi? Cebinde tek kuruşu bulunmadığı, karnı yine ac olduğu halde, hiçbir şeye aynen böyle, muhtaç değil miydi?
Hikmet Genç, başını sol omzuna bırakıp dudaklarından eksilmeyen gülümsemesiyle vitrinin önünden ayrılıp yürümeye başladı.
Mahzun bir sonbahar kenti hüzünlü bir sevgiyle kucaklamıştı. Akşam güneşinin halsiz-mecalsiz ışıkları kentin yorgun ve yaşlı yüzünü incitmeden okşamaktaydı. Yaşayanlar sabaha oranla biraz daha yorgun, biraz daha solgun, biraz daha eksilmiş ve biraz daha çevrelerine ilgisizdiler.
İlk Evden Kaçış
Huzursuzluk beş numara gaz lambası şişesinin kırılmış olmasından kaynaklanmaktaydı.
Hikmet Çocuk ‘un körpe yanağının üstünde beybasının beş parmağının izi vardı ve beyba evin içinde direk direk bağırmaktaydı:
- Ben parayı çaydan mı topluyorum? Bütün bir aile kalmışız bir tek aylığın umuduna. Aklınıza gelebilen-gelmeyen tüm giderlerimiz bunun içinde. Boğazımıza bile zor yetiyor aylık. “Davranışlarınıza birazcık dikkat edin, bana hesapta olmayan yeni bir gider kapısı açmayın.” Diyorsam; hata mı ediyorum, yanlış mı söylüyorum? Ben bugüne kadar ele-güne el-avuç açmadım, veresiyeye asla soyunmadım. Zira; borçtan yemem, aileme de yedirmem. Aylık gelirimiz ne kadarsa; aylık giderimiz de ancak bir o kadar olmalı. Bunun dışında, kendisine sığınabileceğimiz tek olanağımız yok bizim. Kazık kadar adam oldun ve işte ilkokulu bitirmek üzeresin ama hala daha ev içinde top oynamamak gerektiğini dahi bilemiyorsun. Top bu; elbette ki, çarpıp kıracaktır bir şeyleri. Hiç düşündün mü, akşam olunca nasıl yanacak bu lamba? Nasıl aydınlanacak bu ev? Kırman bir yana, bir de kalkıp yalan söylüyorsun “Ben kırmadım.” Diye. İnsanın yanlışını kabullenmesi bu kadar mı zor?
Ana çekingen bir tutumla araya girmeye çalıştı:




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!