İsmet Barlıoğlu Şiirleri - Şair İsmet Ba ...

İsmet Barlıoğlu

Bir Arıyla İlk Dostluk

Pınar, tozlu-tozaklı yolun geçtiği yumuşak bir tepenin eşiğindeydi.
Hikmet Baba elden düşme arabasını yoldan çıkarıp pınarın önüne çekti. Kontak kapattı, arabayı el freniyle sağlama aldı ve külüstürden indi.
Tepe başka tepeler gibi değildi. Bir baştan başa güzellikler tepesiydi, bir zümrütler tepesiydi, bir yeşil kokan esintiler tepesiydi. Pınar kestane ve çınar ağaçlarıyla cömertçe kuşatılmıştı ve sabah güneşinin serin ışıkları dallarla yapraklar arasından süzülüp parlak sarı lülelerden taş yalaklara akan soğuk sularla yıkanmaktaydı. Çınarlar-kestaneler yaşlı yaşlı, dallar-yapraklar körpe körpe ve yeşil yeşildi. Tepe bir baştan bir başa çayırlarını, çimenlerini, otlarını, çiçeklerini kuşanmıştı. Güneşin, havanın, suyun ve rengin cana getirdiği kuşlar daldan dala sıçrıyor, ağaçtan ağaca uçuyor, körpe cıvıltılar güneşe uzanan yeşil yapraklara yaşama sevinci veriyordu.
Parlak lülelerden akan duru sular bir taş yalaktan bir ikinci taş yalağa, ondan bir üçüncü taş yalağa ve oradan da dışarıya akmakta, aklı-karalı taşları, bembeyaz çakılları yalamakta, altındaki taşların, çakılların pürüzsüz sırlarını ortaya koyup tozlu-tozaklı yolun biryerlerinden aşağı akıp gitmekteydi.

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

İlk Kazanç
Hikmet Genç, ikide bir sözü edilen aslanın nasıl bir aslan olduğunu bilmiyor ama söylenenlere yerden göğe hak veriyordu: Ekmek gerçekten işte o aslan ağzındaydı. Ve aslan, suyun başını kesen, kendisine günde bir bakire kurban edilmedikçe bir tek yudum su bile vermeyen o masallar ejderini andırıyordu. Lokmanın kaynağı olduğu ne kadar kesinse; adil olmadığı da bir o kadar kesindi.
Hamallara taşıttıkları yetmezmiş gibi, artanı da kendi filelerine, çantalarına, torbalarına doldura doldura evlerine önemli ölçüde yiyecek götürenler, aslan dostu olmalıydılar. Bazılarından, istediklerini esirgemeyen aslan, bazılarının tek bir lokmasını bile yırtıcı dişleri arasında sımsıkı tutuyor, o lokmanın o ağızdan alınmaması için gece-gündüz nöbetlere yatıyordu.
Kendisini bir yağsız çamaşır ipinin ilmeğinden kurtaranlar, kurtardıktan sonra nerede ne bulup yiyeceğini akıllarına bile getirmemişlerdi. Cebinde bir beş parasının bulunup bulunmadığının ardına bile düşmemişlerdi. Tükenmişliğini bir intihar girişiminin sarsıntısına bağlayıp bırakmışlardı. Sorsalar söyleyecek miydi? Verseler alacak mıydı? O, çamaşır ipini boğazına cömertçe geçiren değil miydi? Kendi sandalyesine kendi tekmesini o vurmamış mıydı? Verileni almanın, yüzüne kapatılan kapıyı çalmaktan farkı mı vardı? Elini uzatmamak için ayağını uzatmıştı. Ayağını uzatan ne hakla elini uzatabilirdi ki?
her şeyi gören, duyan, sezen, değerlendirip kararlara bağlayabilen baş, ipler kopunca; devreden çekiliyor ve işleri ayaklara bırakıyordu.
Hikmet Genç ‘in ayakları başının buyruğunda değildi, başı ayaklarının ardındaydı.

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Etoburluktan İlk Nefret

Sekseninde tutsak düşeceği Hikmet Dede ‘nin aklının ucundan bile geçmiş değildi.
Evinin bahçe kapısını taşlarla-tekmelerle kırarak içeri giren iki düşman birliği, biri çocuk ve ikisi yetişkin olmak üzere üç kişiden ibaretti. Çocuk ancak dokuz-on yaşlarındaydı. Üstünde kirli, yakasız, gerçek rengini yitirmiş bir işlik, altında koyu renk eski bir şalvar, ayaklarında sırımları bacaklarına dolanmış kirli sarı çarıklar ve sağ elinde de ince, uzun bir çubuk vardı. Yetişkinler birbirlerinin kopyası gibiydiler. İkisi de esmer, ikisi de iri-yarı, ikisi de kaba-saba, ikisi de kara palabıyıklıydı ve ellerinde büyük ve kalın sopalar bulunmaktaydı. Birinin sol kaşının üstünde, obirinin sıfıra vurulmuş başında taş yaraları mevcuttu. Çocuk da yetişkinler de Anadolu köylülerinin Türkçe‘ siyle konuşuyorlardı. Bahçeye girer girmez, kaçmasını önlemek istercesine, kaçılabilecek yerleri tutmuşlardı. Yetişkinlerden birinin ilk sözleri şunlar oldu:
- Ohhooo… Hele bunun keyfine bah, babam… Sinmiş ikindi zemanı bir ağacın kölgesine, yapiyir şekerlemesini…
Obir yetişkin, arkadaşının bu sözlerini pekilenmek yanlısı değildi:

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

İlk Doyuş

Serin sabah güneşinin körpe ışıkları, temiz pencere camlarını öpmeye çalışan dışarıdaki tellikavağın yapraklarının yelpirdenişlerini masanın camına getirmiş, cam üstünde pırıltılı kıpırtılarla oynaşmaya başlamıştı. Dalların hışırtıları camın içinde ve bırakılan ekmek parçalarına üşüşmüş üç-beş serçe, camın dışındaki daracık pencere taraçasındaydı. Masanın bir köşegeninde durgun, duru, aydınlık bir güneş vardı. Yana açık perdelerin kenarları yukarıdan aşağıya inen sırmalar gibi ışıldamaktaydı. Masadaki kağıtlar bir gölgeleniyor, bir aydınlanıyor, yerinde durmayı pekilenemeyen kavak yapraklarının gölgeleri esniyor, kıpırdanıyor, yaylanıyordu.
Cam- mam dinlemeyen güneşin ilk sıcaklığına sırtını açmış olan Hikmet Baba, okuyup havale ettiği kağıt tomarlarından başını kaldırarak elindeki ıslak bezle dolapların tozlarını almaya çalışan odacıya baktı:
- Mustafa. Dedi. Söylediklerimi bana bir daha söyletme oğlum. Görüyorsun ve biliyorsun; bu odanın iki kapısı var. Bu kapı personelin çalıştığı salona açılıyor. Şu ikinci kapı ise; doğrudan koridora yani dışarıya açılan bir kapı. Personele açılan kapıyı istediğin kadar kapalı tut ama dışarıya açılan kapıyı hiçbir zaman kapalı tutma. Çalışma başlar başlamaz kapıyı aç ve çalışma bitinceye kadar da öyle bırak. Bizim dışarıyla ilişkimizi sağlayan kapı o. İşi olan yurttaşlar buraya oradan geliyor ve ayrılırken oradan gidiyorlar. Kuruluşumuz açısından o kapı “Devlet Kapısı” dır. Ve devletin kapısı yurttaşlara her zaman açık olmalıdır. Kapısı kapanan devlet bitmiş demektir. Oysa; içerden-dışardan oynanan tüm oyunlara rağmen bu devlet sonsuza kadar yaşayacaktır. Kurucusu olan Büyük Atatürk de bunu böyle söylemiştir. Devletin açtığı kapıyı uyruk kapatamaz. Aç o kapıyı. Gelip gidenlerden kim farkında olmaz, kim haddini bilmez de kapatırsa kapatsın, sen aç. Her kapanışında aç. Yine aç, yine aç, yine aç. Bir odacının en başta gelen görevi budur. Yurttaş hizmetini gördürmek için kapı çalmak zorunda kalmamalıdır. Çünkü; yurttaşlar devlet için var değillerdir, devlet yurttaşlar için vardır.
İriyarı, esmer, kıvırcık saçlı, pos bıyıklı odacı küstah koruyucu havalarındaydı:

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Nereden bileceksin
karasevdanın ne mene bir hastalık olduğunu,
beni nasıl yerden yere vurduğunu,
nereden bileceksin, başıma yıktığını gökkubbeyi,
gündüzlerimi kararttığını,
zindan ettiğini gecelerimi,

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Gelme gelmeyebildiğin kadar elkızı, ellerkızı,
Saklan saklanabildiğince.
Ben seni zifiri karanlıklar içinde de bulabilirim,
Dağda, taşta, ağaçta, kuşta da bulabilirim.
Sanki sen değil misin bu esip geçen bahar rüzgarı,
Sanki sen değil misin bu çisildeyen yağmur,

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Sitemiz düzyazı kaydedilmesine şimdilik müsaade etmediğinden, ağabyim Hikmet BARLIOĞLU nun düzyazılarının bazılarını sevgikupu.com sitesi nde yayınlamaktayım.
İlgileniyorsanız bir bakın bakalım...
* Demiştim ama; sonradan site yetkililerinden aldığım bir mesajda düzyazıların da siteye kaydedilebileceği bilgisini aldığımdan ve alıştığım bu siteyi terketmek istemediğimden burada düzyazılara devam etmekteyim.
Hükmet BARLIOĞLU nun hayatından önemli ve gerçek bir bölümün bilgisine ulaşmak ve rahmetlinin düzyazılarını gözlemek isterseniz Şahmaranlar isimli romanına bir göz atmanızi dilerim.
Hatta İlkler Dizisi ne ve daha başkalarına..

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Ceylanlar övülür, hem de sevilir,
Fakat yaralanmak, oklanmak için.
Düşünülmez solup kuruyacağı,
Güller koparılır koklanmak için.

Öpülünce bir kez kirlenir eller,

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Bilyenin, balonun güzelliğini
İdrak edemezsin çocuklaşmazsan.
Hayatın tadını, derinliğini
İdrak edemezsin çocuklaşmazsan.

Çocuk kanatlanıp göğe yükselir,

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Kuru ekmeğimde, yağsız aşımda
Bir tek sinek görsem iğreniyorum.
Alnımın terinde, yorgun başımda
Bir tek sinek görsem iğreniyorum.

Ter döküp sallarken kirli kazmayı,

Devamını Oku