Sempatik, iri yapılı, şık giyimli, gösterişli bir adamdı. Yanında ve arkasında saygıyla yürüyen bir kalabalık göze çarpıyordu. Dönüp kendilerine baktı, gülümsedi. Sonra birşeyler söylediği kalabalığına işaretler yaptı, eğilmeden hepsiyle selamlaşıp tokalaşıp ayrıldı. Diğerlerinin uzaklaşmasıyla ilgilenmeden bahçeye girdi. Koşuşan garsonlar metrelerce uzakta durup buyruk beklemeğe başlamışlardı.
Nami Bey önce delikanlıyı ona tanıttı. Sonra:
- Bu da bizim Nihat. Dedi. Sivas milletvekili.
Oturdular. Garsonlara gerekenler söylendi.
Müdür, Nihat Bey ‘le senli benli konuşuyordu. Onda da insanı rahatlatıcı olgun, sıcakkanlı bir hava vardı. Seçmenlerini gerçekten temsil edebilen, onların sağlam karakterlerini, sıcakkanlılıklarını, yakınlıklarını, konukseverliklerini, hatta konuşmalarını kendi kişiliğinde toplayabilen bir yeteneğe, seçkinliğe, gösterişe ve erdeme sahipti.
Nami Bey ‘in bütün anlattıklarını dinledikten sonra, delikanlıya dönüp büyük bir candanlıkla:
3
‘Heykellere potur verdim, don verdim;
Aman daşşahları ıslanır deyi.
Heykeller silindir şapga geyinmiş;
Demir gafaları paslanır deyi.’
O gece delikanlı arşivde yattı. Örtüsüz, hantal, dört kalın bacaklı, dikdörtgen biçimli bir masanın üzerinde. Başının altına kalın bir klasör koymaya çalışarak. Yatarken hiçbir şey düşünemedi. ‘Çıkarıp başka biryerlere, bir tahta kutuya da koysan, yaşadığı, var olduğu sürece kendi kendine de düşünür.’ Dediği beyniyle hiçbir şey düşünemiyordu. Bu beyin, bir arabanın şarj yapamayan akümülatörü gibi boşalmış, tükenmişti. Dışı güzeldi, kaportası, ambalajı, dahi bir şeyleri güzeldi ama içi koftu. Sadece olduğu yerde duruyor, var olan bir şeylere, değeri olan bir şeylere benzeyerek aldatacağı saf alıcısını bekliyordu.
Başının altındaki klasörün dalda dalga dalgalandığını hisseder gibi oldu. Doğrulup baktı: Klasörün içinde başı insana benzeyen, kalın gövdeli bir yılan vardı. Günde 72 tavuk, 29 tavşan yiyen, 14 varil süt içen bir yılan.
Klasörü korkuyla yere vurdu. Arasından yılanlar döküldü. Büyümeğe hazırlanan, yumurtadan yeni çıkmış, binlerce yılan, onbinlerce yılan, yüzbinlerce yılan. Başları insan başı, yüzleri insan yüzü olan milyonlarca yılanlar.
Delikanlı klasöre ayaklarıyla vurdu, kartonu ezerek parçaladı ve bağırarak dışarıdaki ıssız, karanlık koridorlara fırladı:
- Şahmaranlar… Şahmaranlar… Şahmaranlar…
4
‘Anacanlar… Söz isterim; söz içinde söz ola,
Ölçü-tartı, tamam noksan, mizana gel, gelelim.’
Delikanlı Tokat ‘a doksanbeş lirayla indi.
Tokat, Sivas ‘a göre küçüktü Küçük kentlerin tümünde olduğu gibi bir tek ana caddesi vardı. Caddenin her iki ucu ağaçlıklar, yeşillikler, bağlar, bahçeler arasında kayboluyordu. İşyerleri çoğunlukla önemsizdi. Ortalama ticaret, köylülere gereken bez-çaput satışından ibaretti. Bunun dışında bakır işleyen bir fabrikayla bazı lastik fabrikalarının sözü edilebilirdi. Sert ağaç sanayi de, kentin ticaret hayatında yeni yeni söz sahibi olmaya başlamıştı.
Bakışları bir derin delilikten bir yufka akıllılığa yorgun geldi.
İrkilerek kolundaki ‘Enfiye Kutusu’ na baktı. Görevinin başlamasına altı dakika kalmıştı. ‘Ancak giderim’ di. İçmediği çayının parasını tabağa bıraktı. Kalktı.
Ayağa kalktığında gençti, omuzları ve başı dikti. Temizdi, kişilikliydi, bilgiliydi. Güzel konuşmasını, öfkeleri tatlı dille, inandırıcı sözlerle yatıştırmasını biliyordu. Kalkarken açmazlarını oturduğu yerlere bırakmasını kendinden öğrenmişti.
Günlük görev programını uygulamaya başladı.
Araba parasından kısmak için belediye otobüslerinin elli kuruşa götürdüğü Malkayası ‘na kadar gidiş-geliş olarak, toz bulutlarına bürünen yollarda altı kilometre yürüdü. Gelişte sağnağa tutulup iliklerine kadar ıslandı. Otobüsler, kamyonlar, arabalar, yol çukurlarına birikmiş çamurlu sel sularını terziye borçlu elbisesine sıçrattılar. Eşekler üzerinde kara kara şemsiyelerle biryerlere giden köylüler, hem gittiler, hem dönüp dönüp kendisini incelediler. Bir işyerinin çevresindeki ağaçlara son derece uzun iplerle bağlanmış iki dev bekçi köpek, teftiş için içeriye girmek isterken üstüne saldırıp içeri bırakmayarak iplerinin son izin sınırına kadar kovaladılar. Bu son sınırda, ellerini ağzının çevresinde boru gibi yapıp köpekleri engellemeleri için sahiplerine bağırdı. Sesi yağmurların gürültüsüne karışıp gitti. Duyuramadı. Sesinin artık yok sayıldığı o kesimde, işyerinin bekçileri olan köpeklerle birbirlerine bakıp durdular. Köpekler tam köpekti. En yırtıcı kurtlara karşı bile silahlandırılmışlardı. Boyunlarındaki demir bileziklere bıçak kadar keskin ve sivri uçlu, sayısız demir mıh geçirilmişti. İtlerin ürkütücü, yırtıcı hırıltılarını duyan bir adam, işyeri pencerelerinden birinden başını, ellerini, gövdesinin üst yarısını çıkardı. Elindeki megafonla köpeklerini niye rahatsız ettiğini ve ne istediğini sordu. ‘Ben İş Müfettişi ‘yim. Devlet adına teftiş yetkim var. Ama teftiş gücüm, teftiş yeteneğim yok. Gel şu yırtıcı köpeklerini al. Bir merhamet et beni koru da, içeriye girip seni teftiş edeyim. Noksanların, yasalara aykırılıkların için senin anandan emdiğini burnundan getireyim. Ya da, gönder orada hakkı yenmiş işçilerini, şu canavarlardan beni korusunlar. Zira; ben senden onların yenilmiş haklarını çıkarmaya geldim. Çıkaracağım da. Ama ancak bu köpekleri onlar buradan aldıktan sonra.’ Diyemedi. Utandı. Devletinin, bakanlığının, dairesinin adına, otoritesine gölge düşürmekten çekindi. Bütün bunların yerine ‘Hiiiç, yani dedik ki; varalım, şu köpeklere bir bakalım ki, bunlar nasıl köpekler.’ demekle yetinip ayrılmak zorunda kaldı. Büyük inşaat sahibi olan bir öfkeli işveren, bu kere bir başka işveren, kiremit ve taş yığınlarının arasında ellerini Cihan Pehlivanı Kara Ahmet gibi, beline koyarak:
- Müfettiş beem. Dedi. Yaşamayı seven müfettişlerin gözleri kör, kulakları sağır gerek. Bu işin sonunda bana bok çıkarsa; seni bu inşaatta, ‘Dikkat edin.’ dedim, etmedi, kafasına çok ağır bir kalas düştü.’ ye getirir, hakkını aradığın olanca işçiyi de tanık yazdırırım.
İkinci Bölüm
1
‘Lerdüvan dayadım alma dalına,
Almaları yumruk yumruk daş gibi.’
Tren keskin bir düdük çalarak küçük bir istasyona giriyordu.
7
‘Kadı olsam mahkemede duramam,
Müftü olsam maslahatı bulamam.’
Delikanlı avuçlarında duran seksen liraya baktı.
Yazılmasına çizilmesine nice yıllar ömür tüketilen, okutulup öğretilmesiyle, üniversitelerde, nice yıllar büyük adamlar yetiştirilen şu sekiz-on bilim eserinin gerçek değeri bu seksen lira mıydı?
8
‘Eğil dağlar eğil üstünden aşam,
Yeni talim çıktı varam alışam.’
Masasında harıl harıl çalışan şef, burundan takma billur gözlüklerinin üzerinden,karşısında duran genç kadının elindeki hasta kağıdına baktı:
- Hayrola Mine Hanım? Dedi. Hasta mısın? Gündüz çalışmasına dönmek sana hiç yaramadı. Sana şaşıyorum a kızım. Ayaklarda duracak halin yok. İzin veriyorum istemiyorsun, doktora çıkıp ilaç almakla yetiniyorsun. Yatmadan, dinlenmeden, bakılmadan geçmez ki kızım, hastalık denen meret. Kubilay ‘ın sınavı kazanamaması seni iyice tüketti. Üzülme kızım; Allah büyüktür. Dişçiye mi gidiyorsun? Soğuktandır. Buranın havası öyle bir nemli hava ki; sıvaşır insana. Adamın ne dişini kor, ne boğazını. İstersen bugün hiç gelme. Benden sana izin.
Ne zaman akşamlar inse sulara
Seninle başbaşa kalırım sanki.
Hükmeder yüreüim karanlıklara,
Seni kollarıma alırım sanki.
Sanırım ki yine suya eğildik,
Canıma sordum ki; seviyor seni,
Kalbime sordum ki; istiyor seni,
Gözlerime sordum; bekliyor seni,
Sanki işlemişsin zerrelerime.
Seninle sevmişim havayı, suyu,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!