' o kendini biliyora'
Gelme, hep şair kalayım, hep sair yazayım, hep ve şiirle kalayım. Sözlerini amentü olarak okuyayım aşk pınarlarında ruhun abdestini alırken.
Sen ürkek ve küçük ceylandın sevda kıyılarında. Tutkularıma vurulan minik dalgaların beni istila eder, dururdum. Sularına karışan sucu olarak gelirdim.Ab-ı hayattan sana arş-ı alaya ali sevgilerimi sunardım. Ve sen kaçardın ne kadar uzak varsa bütün tuzaklarımı da çalarak… Bense aşk denizinde acemi bir yüzücüydüm. Boğulmamak için çırpınırken yüzmeyi öğrettin bana, aşk içinde aşka…
Sonra koskocaların bir dalgayla kıyılarıma vururdu, alırdı beni tümden. Dünden ve her andan kalanlarımı alır götürürdü. Sularıma akıttığın gözyaşların da eklenince taşırdım başlardım sana soneler yazmaya sinemin en derin kalemiyle. Senin denizindeyken çok çesurdum, sular seller gibiydim sularına ve aşklarına. Saklı yüreğinde saklı bir kent olmuştun. Yalnız ikimiz sözde biliyorduk.
Su anlatır hiç anlatılamayanı.Nehir olsam; beni anlatsan.Hiç gidemeyen hiç olmanın ne kadar vaki olduğunu anlar mısın ki.
-Süzüldüğüm yaranın ırmak ağzı olsam,ilk akan, ilk seven, ilk benden giden olur musun ki?
Gidilemeyen okyanusum var.Dalgalarım seher. Gün’eşimin dudak uçaları seher.
Aşkın gündüz olmaya masallar gerek. Perim vardı.Persiz uçtuğum gecelerin koynunda, arzuların huyunda kaybettim.
Huri mi de demsiz yaşamların cehenneminde yanarken kaybettin. Bir adım da kaybetmek.
Soyadım yok. Giden kendi acılarına ekledi. Yılmaz denilen aşkın ufkuna bağladım bahtımın zincirlerini.
Gölgenin gölgesi büyür sensizliğime
izim düşer izlerine dize gelir aşk
güneşin gözleri kapanır hüzünlerimde
Kimsesiz ceylanların yüreği erir yalnızlığımda
Seni ister uzakların dilsiz huzuru
Seni çalar yar yakınlığının sözsüz telleri
*Kendi yolumun patenti sendeydi. Kendimi bulsam başka dudak uçlarının uçurumlarında.Uçurumlarda yuvarlanırdı.
-Gözlerinin içine bakara yalanlarla seni öldürüşümün sonuncu Vicdanettin Paşaymışım.Meğer içimde Valide Sultan varmış. Ya da şeytan kendi barınağını nefsimin içine yapmıştı.
-Beni Yusuf sandın hep. Ben keşke günah gemisinden atılan Yunus olsaydım.
Şimdi günahlarımı temizleyecek hangi vicdani denize atacağım kendimi.
Sayende dünyanın en yaralı, en antik, en gizemli, en derin, en seven,içsel mimarlığınla bezeli bir kalbim var.
UNESCO tarafından kalbi korunan yaralı bir aşk bilgesiyim.
Beklemekten yorulan sızılarım gün yüzü görmüş cümlelerimle aşk denizine dökülmekte.
-Sense kızlığının Kızıldeniz’i gibi Musa’nın kızlığına soyunmuşsun. Her, erkek bir sihirbazdır. Sihirli yılanları,belki sihirden öte yalanları vardır.
-Ya da haz kulvarının en iyi koşuşucu olduğundan sözsüz masallarıyla ruhunu etkiler.
-Bir ip üstünde onlarca cambazlık numaraları.Hangisi gerçek,hangisi gerçek bilinmezlik kadar sıkıcı.
-Bu yüzden her kız gibi Musa’nın kızı olmayı denedin.Bunca sihirbaz arasında gerçek aşkı anlamak için aşkı, gerçek sevdayı, düzgün duruşu, temiz algıları, güzel yarınları, içten cümleleri denetleyici asan vardı.
-Önce beni cümle sihirbazı sandın.Önce dünyanın en büyük aşk yalancısı sandın.İp üstünde aşkı yürüten cambaz sandın.Sanrılar gibiydi sandıkların.Sonra, baktın ki gerçekten mistik bir ermişin kitabından sözcükleri yediğimi görünce teslim oldun güzelliğinle…
-Ben,bir ben’e başka ben yolu açarken.
Bir dirhem çekirdeğin dermanısın diye meyveli demler bekledim senden.
-Sefaya yoğrulmuş cefaların tanımsız bıraktım.Acının rengi yokmuş, huzurun gölgesi bile beyazmış bunu anladım.
-Seni yaşamak için çit çektiğin bütün belalardan arındım.Kızdığın kızıl kıyametleri yaşadım.Bermuda üçgenin çözülmemiş açılarını çözdüm.
-Islanmış damlalarının düşerken bıraktığı hüzün açılarını çözemedim.Hangi hızla ne amaçla düştüğünün çözemedim.
Gözyaşların damladıkça sevda toprağıma düne karışır kokunun fidesi. Sensizlik büyür her yanı çöllerle kaplı vahamızda.
Oysa, sevdanın bayrağı,henüz bulaşamadığımız,bakışamadığımız,ele ele tutuşamadığımız sevgiyle büyüyen Everestlerimizde.Düşlerini doğrulanmamış gidişlerde kaybeden, özünü acılarla sulayan, andıçları gönlünde taşıyan yürek sevilerinin zulasında aklanan aşkımızın aynasında taranmak yaşanmaya aranmaktır gözyaşı güzelim.
Çürümüş bir hayalin güneş yanığı yerinden yar olma pusulamı aldım,adım hep senle anılır gibi yaşanmayla dengelişiyoruz.
Zamanın ışıklarını göstermediği yapma ışıltıların aşk kervanında hancıyım yabancı sevdalara. Atıma binip sımsıkı sarılan bir Leyla’yı koşturuyorum yabansı ve bitimsi sevdalara.
Her sözün doğrusundan, aşk doğumdan güneşlenen ifadi gidişlerin yolunda ekilmiş bir tarla gibiyim. Başaklarım altın esintili,sen belki geçersin sallanışın dalgalandır başak halimi hilal kaşlım.Ve nadaslarıma atılan bir öykücüğü okur gelirim sana:
“ Gençliğinin baharında,aşkın harındayken annenden izinsiz sokağa çıkmışsın.Şiddetli bir yağmur ve fırtına eve dönüşte uçan çatılardan,devrilen ağaçlardan sığınmak için bir apartmanın girişinde beklemişsin.Islanmış,eteği parçalanmış,yüreği dağlanmış yaralı ürkek bir ceylan gibi beklemişsin oracıkta.Bir bey gelmiş seni almış,sen kanmışsın yardımcı olacak diye.Meğer adam fuhuş mafyasının lideriymiş.O şiddetli yağmur,fırtına günlerce sürmüş,sen orada acıların son filmini oynamışsın.Adam sana tecavüze kalkışmış tam sırada pencere kopmuş adamın kafasını parçalamış.Şiddetli rüzgar ve yağmur dinmişti biraz. Günlerdir orada aç susuz yaşamışsın.Bense gençliğimin baharında saçları arkaya taramış,jölelemiş aşk kaçkını gibi senin alıkonulduğun aparmanın oradan geçiyordum. Bir de baktım kafam sert bir cisim değdi, küçük bir taşa bir not sararak kurtulmak için bir şeyler yazmışsın.Başım kanlar içinde, beyaz gömleğim aşk kırmızına boyanmıştı.Notu alıp okudum,hemen bir polisle eve geldik.Ve sen odanın bir köşesinde güzelliğin tanımı olarak masumca,acınacak ne kadar hal varsa çeşni olmuş gözlerinden yaşlar odayı kaplamış halde öylece kalakaldım sana.Polis başında ağır yaralı gaddar,bütün kötü kelimelerin üç noktalasını kelepçeleyip karakola götürürken bense,başında akan kanla seni kucakladım,kanlarla gözyaşlarımız karışık bir sevdaya ezber olurken her şey öylece başlamıştı kederimin gülü”
Ütüsüz ve üstsüz aşklara giydirilmiş kaftandım
yavaşır şafaklarım güneşine
bulutlara bul olurum bulurum seni
yakışan ışıklarla gelirim sana
ecesiz hecesiz ve de hilesiz sevmelerdeyim
Efkâr denizim ağlıyor damlalarının yanı başında
Sensizliğin ejderhası beliriyor aşkın sonsuzluğunda
Yaramın derinliklerinden hayıflarını getiriyor uğruna
uğruna ölebileceklerim dizeleniyor şiirin başında
gönlümü eşeliyor magmalarım düşlerim ortasında
gözlerini silmek dışında şans vermiyor hayat
Şairzal:
-Sırat'ın sureti göründü yüzünde. Yüzünde döküldü lirik hasretim.
Özüm Fırat…Orada ilkin gömülmüşüm, orada ilkin sevilmişim.Özümü orada kalaylanmış.Orada çimmişim aşka.Sırat ile Fırat arasında asil fıtratım var.
-Fırat’ı geçtim Sırat’ına geldim. Suratından okudum Sırat’ı.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!