Gökyüzü yine o hüzünlü rengine büründü bu akşamüstü,
İçimde eski bir yaranın sızısı, yüreğime ateşler düştü.
Sana giden yolları ezberledim yokluğunda, santim santim,
Eski bir hatıra gibi kapında beklemek bir ömür akdim.
Yüreğimdeki yangın söndü sanma, közü hala derinde, yandıkça biterim,
Saat kaç olursa olsun, gel desen ben yine sana gelirim,
Gözlerin; mühürlenmiş eski bir zarf gibi durur her gece zihnimin derinliğinde,
Hangi mısraya dokunsam, ucu düğümlenir kalır yine senin o yasaklı isminde.
Zamanın paslı çarkında ezilen şu kırık kalbimle, sığındım bu ıssız sessizliğe;
Sokak lambalarının altında, eski bir sokağın tozlu anılarını savurdum ellerimle.
Seni ne kadar çok özlediğimi söyleyecektim...
Tan ağarırken yine Turan ilinde,
Bir kutlu rüzgâr eser, Altay belinde.
Ezelden ebede mühür, dillerin dilinde;
Al bayrak göklerde, şan bizimledir!
Yedi iklim geçeriz, atlarımız şahlanır,
Özledim desem, duyar mısın sesimi?
Titrer mi senin de yüreğin, mesela benimki gibi?
Kulağın çınlar mı, adını yüreğim haykırdığında?
Gözlerin dolar mı senin de, ben ağladığımda?
Dalar mı senin de gözlerin bir an boşluğa?
Sızlar mı burnunun direği, kokumu hatırladığında?
Beyaz duvarlı bir odada, saatin tik taklarını sayıyorum her sabah,
Doktor "rutinlerine dön" diyor, "hayat dışarıda akıp gidiyor bak."
Gerçekten de öyle; fırından taze ekmek kokusu geliyor, insanlar telaşlı,
Gökyüzü inadına mavi bugün, bulutlar pamuk şeker gibi bembeyaz.
Ben ise her adımda ayağıma takılan o kırık anıları topluyorum yerlerden,
Dünya dönmeye devam ederken, duran kalbimi nasıl ikna ederim?
Senden sonra yaka paça attılar beni bu soğuk beyaz odaya,
Burası evimize benzemiyor, Boylam diyorlarmış adına.
Duvarlar kireçten bir kefen gibi sarılmış dört bir yanıma,
Güneş sızmıyor penceremden, paslı parmaklıklar batıyor canıma.
Yastığımda senin kokun değil, keskin bir ilaç kokusu var,
Zaman burada bir akrep gibi, ruhumu soktukça derin yaralar açar
Sabahın dördü olmuş yine sol yanım
Kül tablam yine dolmuş ağzına kadar
Çayım soğumuş masa üstünde
Ve boynu bükük kalmış şiirlerimim
Gözlerim kan toplamış yine
Ve canı çekilmiş ellerimin
Köşedeki tozlu örümcek, kurduğun o ince ağda hangi yalanı gizliyorsun söyle,
Sekiz bacağınla kaç hatırayı düğümledin, kaç bakışı hapsettin bu boşluğa?
Üzerimdeki beyaz gömleğin kolları ruhumu boğarken, sana sığınıyorum bu gece,
Anlat bana; dışarıda mevsim hala o yârin gözlerindeki gibi dilsiz bir bahar mı?
Sen de benim gibi mahkûmsun bu kaskatı tavana, tek farkın ağ örebilmek hayata,
Bugün "göz" muayenesi vardı, ışık tutup derinlere baktılar,
"Görüyor musun bu renkleri, seçiyor musun bu dünyayı?" dediler.
Odaklanamadım doktor, bakışlarım hep o puslu sabaha takılıyor,
Benim dünyam o iki dakikalık kıyametin külleriyle çoktan kapandı.
Boşuna ışık tutmayın feri sönmüş bu siyah boşluklara,
Gözlerim onda kalmış doktor; ben bu karanlıktan nasıl çıkayım?
Bir Temmuz sıcağında, otuz kurşunla yazıldı en başta o şanlı destan,
Ömer’di adı; Niğde’nin bağrından koptu, bir nur gibi doğdu o zifiri karanlıktan.
Komutanın emri namustur dedi, bir an bile tereddüt etmedi yürüdüğü yoldan,
Alnından öptü şehadeti, vazgeçti o gece hem nazlı canından hem de yardan.
O ilk kurşun ki, bir milletin kaderini çevirdi en baştan, o uykulu zamandan,
Şimdi her bir taşta, her bir toprakta Ömer’in izi var, o mübarek kandan.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!