2. BÖLÜM — SERAP HALA’NIN SÖZÜ
Emel’in yirmi iki yaşına girdiği o yıl, evin içinde onun geleceği hakkında daha sık konuşulmaya başlanmıştı.
Bunu Emel de fark ediyordu.
Eskiden annesi Ayşe’nin yanında oturduğunda konuşulanlar daha çok evin ihtiyaçları, tarlanın işleri, kardeşlerinin okul meseleleri ya da komşulardan duyulan haberler olurdu. Şimdi ise konu bir şekilde dönüp dolaşıp Emel’e geliyordu.
“Emel artık büyüdü.”
“Yaşı da geldi.”
“İyi bir aile denk gelirse…”
Bu cümleler Emel’in kulağına bazen doğrudan, bazen de kapı arkasından geliyordu.
O ise duymazdan geliyordu.
Çünkü evlilik lafı açıldığında içinde birbirine karışan duygular vardı. Bir tarafta annesiyle babasının kendisi için güzel bir gelecek istemesinin verdiği huzur, diğer tarafta alıştığı evden ayrılma düşüncesinin korkusu…
Emel, annesinin evinden hiç ayrılmamıştı.
Sabahları aynı odada uyanmış, annesinin mutfaktan gelen sesleriyle güne başlamış, babasının akşam eve dönüşünü beklemişti. Kardeşleriyle aynı sofraya oturmuş, bazen onlarla kavga etmiş, bazen gecenin bir vakti aynı odada gülüşmüşlerdi.
Şimdi bütün bunların bir gün bitebileceğini düşünmek bile ona garip geliyordu.
Bir akşam Ayşe, mutfakta hamur açarken Emel yanına oturdu.
“Anne.”
“Efendim kızım?”
Emel bir süre sustu.
Sonra, sanki çok önemli olmayan bir şey soruyormuş gibi:
“İnsan evlenince annesini çok özler mi?”
Ayşe’nin elleri bir an durdu.
Kızının yüzüne baktı.
“Özler.”
Emel başını öne eğdi.
“Sen özledin mi?”
Ayşe hafifçe gülümsedi.
“Özledim. Hem de çok.”
“Peki nasıl alıştın?”
Ayşe elindeki hamuru bıraktı.
“İnsan alışıyor kızım. Ama alışmak, özlememek demek değil.”
Emel annesinin bu sözünü uzun süre düşündü.
Belki de evlilik böyle bir şeydi.
İnsan bir evden çıkıyor, başka bir eve gidiyordu. Fakat geride bıraktığı ev, insanın içinde kalmaya devam ediyordu.
O akşam bu konuşmanın üzerinden fazla zaman geçmeden kapı çaldı.
Gelen Serap Hala’ydı.
Serap Hala, aileyi yakından tanıyan, mahallede olup bitenlerden haberdar olan, konuşmayı seven ama gerektiğinde ciddi olmayı da bilen bir kadındı.
Ayşe onu görünce:
“Hoş geldin Serap,” dedi.
“Hoş bulduk. Ne yapıyorsunuz bakalım?”
“Ne yapalım, akşam yemeğinin hazırlığı.”
Serap Hala içeri girerken Emel’i gördü.
“Gel hele kızım, sen de otur.”
Emel annesinin yanına geçti.
Serap Hala bir süre günlük şeylerden konuştu. Ömer’in tarlayı ne zaman süreceğini sordu. Serdar’ın işini, Ali’nin okulunu, Elif’in durumunu sordu.
Sonra birden sustu.
Ayşe, Serap Hala’nın yüzündeki o değişik ifadeyi fark etti.
“Hayırdır?”
Serap Hala önce güldü.
“Hayırdır bir şey yok. Ama sizin Emel’i de artık düşünmek lazım.”
Emel’in yüzü bir anda kızardı.
Başını öne eğdi.
Ayşe ise sanki bunu bekliyormuş gibi:
“Ne düşünüyorsun?”
Serap Hala Emel’e baktı.
“Bir aile var. Çocukları var. Ali diye bir oğulları…”
Emel’in eli dizinin üzerinde sıkıldı.
İsmi ilk kez o akşam duydu.
Ali.
Serap Hala anlatmaya devam etti.
Ailesinin nasıl insanlar olduğunu, geçimlerini, oğlanın çalıştığını, çok konuşkan biri olmadığını söyledi.
Emel bütün bunları sessizce dinliyordu.
Bir ara Serap Hala ona döndü.
“Sen ne diyorsun kızım?”
Emel başını kaldırdı.
“Ben mi?”
“Evet, sen.”
Emel ne söyleyeceğini bilemedi.
“Bilmem.”
Serap Hala gülümsedi.
“Bilmem demek de bir cevap.”
Ayşe araya girdi.
“Daha ne olduğunu bile bilmiyor kız. Önce babasıyla konuşalım.”
Serap Hala başını salladı.
“Tabii. Ben zaten zorla bir şey olsun demiyorum. Sadece bir aile var, iyi insanlar. Tanışırlar, konuşurlar. Olursa olur, olmazsa olmaz.”
Emel’in içi biraz rahatladı.
Kimsenin kendisini bir kararın içine itmeye çalışmadığını anlamıştı.
Ama yine de o gece aklına sürekli aynı isim geldi.
Ali.
Yatağına uzandığında odanın karanlığında tavana baktı.
Kendi kendine:
“Acaba nasıl biridir?”
diye düşündü.
Sonra hemen bu düşüncesinden utanıp gözlerini kapattı.
Daha adamı görmemişti bile.
Ne diye düşünüyordu?
Fakat insan bazen hiç tanımadığı birinin hayatına girebilme ihtimalini bile düşünmeden edemiyordu.
Ertesi gün Ömer eve geldiğinde Ayşe, Serap Hala’nın söylediklerini ona anlattı.
Ömer sessizce dinledi.
Çayından bir yudum aldı.
“Çocuk nasıl?”
Ayşe bildiklerini anlattı.
Ömer hemen karar vermedi.
“Önce bir araştırmak lazım.”
“Ben de öyle düşünüyorum.”
“Emel ne diyor?”
Ayşe bir süre sustu.
“Daha bir şey demiyor.”
Ömer başını salladı.
“Demesin zaten. Önce biz bilelim. Sonra kızımız ne istiyorsa onu söyler.”
Bu cümle Emel için önemliydi.
Çünkü babasını tanıyordu.
Ömer, hayatı boyunca çocuklarına karşı sert görünmüş ama önemli meselelerde onların fikrini önemsemişti.
O gece Emel babasının yanına oturdu.
“Baba…”
“Efendim kızım?”
“Serap Hala'nın söylediği çocuk…”
Ömer kızına baktı.
“Ali.”
Emel başını salladı.
“Evet.”
“Ne düşünüyorsun?”
Emel uzun süre sustu.
“Bilmiyorum baba.”
Ömer hafifçe gülümsedi.
“Bilmiyorsan acele etmeyeceksin.”
Emel babasının yüzüne baktı.
“Ya kötü biri çıkarsa?”
“Tanımadan bilemezsin.”
“Ya ben evlenmek istemezsem?”
Ömer hiç düşünmeden cevap verdi.
“İstemezsen evlenmezsin.”
Emel’in gözleri doldu.
Ömer devam etti:
“Bak kızım, evlilik bir insanın bütün hayatıdır. Bir gün üzülürsün, ertesi gün geçer diye bir şey değil. Bir insanla aynı evde yaşayacaksın. Hastalığında yanında olacak mı, zor gününde elinden tutacak mı, seni anlayacak mı… Bunlar önemli. Biz sana 'şu adamla evleneceksin' diyecek insanlar değiliz.”
Emel babasının sözlerini sessizce dinledi.
O an içindeki korkunun biraz azaldığını hissetti.
Çünkü ne olursa olsun, ailesinin arkasında olduğunu biliyordu.
Birkaç gün sonra Serap Hala yeniden geldi.
Bu kez konuşma daha açıktı.
“Ali de tanışmak istiyor,” dedi.
Emel’in kalbi hızlandı.
Ayşe kızının yüzüne baktı.
“İstemiyorsan gitmezsin.”
Emel bir süre düşündü.
Sonra:
“Tanışayım,” dedi.
Bu, evlenmeye karar verdiği anlamına gelmiyordu.
Sadece karşısındaki insanı görmek istiyordu.
Belki hiç anlaşamayacaklardı.
Belki konuşacak hiçbir şey bulamayacaklardı.
Belki de Emel, onu gördüğü anda içinden “hayır” diyecekti.
Bunların hiçbirini bilmiyordu.
Fakat bir şeyi biliyordu.
Hayatının bir yerinde ilk kez kendi geleceğinin kapısına yaklaşmıştı.
O kapının arkasında ne olduğunu ise henüz bilmiyordu.
Akşam olduğunda Emel odasına çekildi.
Saçlarını taradı.
Aynaya baktı.
Uzun koyu saçları omuzlarından aşağıya dökülüyordu.
Yeşil gözlerine baktı.
Bir an çocukluğunu düşündü.
Sonra annesini.
Sonra babasını.
Sonra da hiç tanımadığı Ali’yi.
İçinden sessizce:
“Allah hayırlısını versin.”
dedi.
Ertesi gün, hayatında yeni bir sayfanın açılacağını henüz bilmiyordu.
Ama bazen insanın hayatındaki en büyük değişiklikler, büyük bir gürültüyle başlamaz.
Bir kapının çalmasıyla başlar.
Bir fincan çayla…
Birinin söylediği tek bir isimle…
Ve bazen o isim, insanın hayatında yıllarca kalır.
Emel’in hayatında da o akşam ilk kez duyulan bir isim vardı artık:
Ali.
Süleyman ÖzgüvenKayıt Tarihi : 25.09.2026 11:44:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!