Üç . . .
“Bir kıvılcım düşer önce”., uyandırır düşlerden…
. ,
ve sonra., tuvaldeki atlarım tökezlemeye başlar hep birden
bütün dizeler., intihar yolculuklarına firar eder şiirlerimden...
oysa yolum dört nala., dağlardan sonra denizlere doğruydu
KURAK GÜNLERDE
-bir başka yaz gecesi rüyası-
.
Belli ki birazdan yağmur yağacak sevgilim., serinliği önden geldi
Sular-seller boşalacak bulutların gözünden., vuslat gözyaşları gibi
Sen şimdiden kum torbası koy kapının eşiğine., ama sakın unutma
KURAK MEVSİMLERDEN SONRA. . .
.
Alıştırılmaya çalışıldığından daha da sert geçen kül kokulu ‘yanan ağaç çığlığı’ mevsimi., yerini yavaş yavaş ‘suya aç kuru toprak’ mevsimine bıraktı…
Göçe direnen son kuşlar uzun yıllar boyunca olduğu gibi gene çaresiz., gene mutsuzdu…
İskeleden kalkan son vapurun gidişiydim
bir sonbahar akşamıydım...
kendi bulutlarımla yüreğimin karardığı
yağmur sancısının gözyaşlarıydım...
,
KUŞLAR VE GÜNEŞ...
.,
Neden Ağustos güneşi yakıp-kavururken Aralık güneşinde içimiz titrer...?
Oysa güneş aynı güneş değil mi... Sadece mesela Aralık güneşi birkaç derece yan gözle bakarak gönderir ışıklarını bulunduğumuz coğrafyaya.., o kadar...
Belki bizler de aynı gözle bakmıyoruz güneşe her zaman...
Daima aynı sıcaklığı hissetmiyor olmamızın sebebi bu olamaz mı?
Sebze-meyve sandıklarından birkaç tanesini yan yana ekleyerek duvarımın bir köşesine monte ettiğim bozkır köyü ıssızlığındaki ilk kütüphanemden.., şimdi karşısında oturup, ayaklarımı uzatarak gözlerimi duvar boyu.., kat-kat raflarında gezdirmekle dinlendiğim günümün kütüphanesine..
.,
Kimi zaman yazar ya da yayınevlerine., kimi zaman konularına ya da enlerine-boylarına göre düzene sokmaya., sıraya koymaya çalıştığım ama her seferinde daha çok dağıttığım., benim dünyamın en aydınlık., en zengin ve en renkli şehri görüntüsündeki kütüphaneme...
.,
Başındaki kasketi çıkarmadan bu şehre göç etmiş ve fötr şapkalı., takım elbiseli., döpiyesli kalabalığın arasında kaybolmuş olan ilk kitabım acaba hangisiydi...
Hala duruyor muydu?
Son sahne programı da bitmiş, gazino boşalmış ve ışıklarını söndürmüştü… Ara sokaklara doğru giderek tenhalaşan cadde de omzundaki etolün üstüne taşan dalgalı saçlarını savurarak, baştan çıkarıcı topuk sesleri eşliğinde salına-salına yürüyordu… Adımlarımı hızlandırıp arkasından yetiştim… Ve ancak onun duyabileceği bir sesle, fısıldar gibi seslendim…
--‘Madam..., madam Marika’
Adımlarının temposunu düşürmeden başını hafifçe çevirip bana doğru baktı… Bir sıçrayışta önüne geçtim… Durdu, şarap kırmızısı dudaklarının aralığından kar beyazı dişlerini gösteren hafif bir gülümsemeyle yüzüme baktı… O daha hiçbir şey söylemeden ona olan hayranlığımın, her gece kaçırmadan izlediğim programıyla daha da arttığını söyleyip, neredeyse ilan-ı aşka ve ardından izdivaca varacak şekilde sıralamaya başlayıp yolu da yarılamıştım ki parmağını dudağıma götürüp beni susturdu ve romantik bir melodi temposuyla..;
‘şimdi saatin geç olduğunu, kendisin de çok yorgun olduğunu, hem böyle şeylerin sokak ortasında bu şekilde konuşulamayacağını, yarın öğle üzeri evine gelmemi, Buralarda ciğerci Kosti’nin torunu Marika nerede oturuyor diye kime sorsam evini gösterebileceğini’ söyledi… Ve ‘sana şarkı söyleyemem ama imzalı bir plağımı veririm’ diye de ilave etti…
Yarına çok vardı ama yapacak bir şey de yoktu… Karakolun yanındaki sokağın karanlığında saçlarını dalgalandırarak yürüyüşü gözlerimden, topuklu ayakkabısının tıkırtıları da kulağımdan kayboluncaya kadar öylece durdum…
---'adına bestelenen tüm şarkıların sessiz solisti'...
işte bu zamanda canımın içi., boğazımın en dar ve derin yerinde
hüzünler düğümlenir., dalından kopmuş eylül yaprağı renginde...
ne dilimin ucundan ileri gider ve ne de yutkunsam geri gelir
heyecanımdan mahmuz yemiş sözcükler.,
boğazıma atılmış kör düğümlerin iki yanına dizilir…
masumiyet / bir nehrin ıssız sularına bakarken...
güneşin batacak bir yer bulamadığı., uçsuz-bucaksız bir yol bu
kuru otları yakıyoruz içimizde., yürürken açık denizlere doğru...
iki yanımız aşkın felsefe ormanı., dallarında tadılmamış meyveler
her adımda bin küfür armağanla anılıyor., bizsiz geçen seneler...
‘elinin elime değmeyeceği ., ortası mayın tarlası bir masa başında’
yeni şiire işte bu dizelerle başlayacağım diye söz vermiştim sana…
hani sen şarap içecektin ben de rakı ve araya karışık şiir salatası
kalemleri suyuna banıp ., sırayla bakacaktık salatanın tadına
işte böyle başlayacaktım şiiri yazmaya…




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...