TEK YOL ..........
12 Eylül’e
O günlerde Amerikan kamuflajlı, yerli malı paletleri ile 'onların çocukları' dağda, kırda, bayırda ne kadar kır çiçeği ve ne kadar taze fidan varsa hepsini ezip, üstünden geçiyor.., 'bizim çocuklar' için bir sürek avı yürütüyor ve içi kof kart çınarlar, işkencehane avlularında darağaçları oluyordu…
Ve ülkenin nesiller boyu sürecek çoraklığa mahkûm edilişinin hükmü infaz ediliyordu…
...
O, inançlı adımlarla girdi sokağa, elinde kova, içinde kırmızı boya
İnsaniyet adına şimdi gecedir…
Güneş yeniden doğuncaya kadar teslimiyet hükümleri geçerlidir…
.
Oysa ne kadar güzeldik., vitrin süsü çiçek gibi.,
rengarenk afişlerinde masumiyet dünyasının...
Duvar arkalarının sevişme sesleri karışırdı., gece kuşlarının ötüşlerine
.
/günün bütün renkleri kaybolmuş., çiçekleri solmuş olsa da..,
sokağına “süslü saksı” adını koymak., hangi şehrin gelir aklına/
. ,
bir gece yarısı..,
karanlık sokaklara sıralı., kimsesizlik maskesine boyalı o binaların
SUÇLULAR ARAMIZDA . . .
(Kıyamete çeyrek kala)
.
okulların., yetimhane duvarları gibi kimsesiz arka bahçeleri vardır
bilir misiniz.., çocuksuzdur ve sessiz...
çocuklarımız ağıt soluyordu., biz bahar sanıyorduk...
Anneler günü için
Bir pencerenin açılmasıyla, avuç içi kadar kan-revan bedenimizin acısız çığlıklarına karışarak, açılmamış gözlerimizin içine gerçek bir güneşin doğduğu ilk günden bu yana hep aynı ama farklı boyutlardaki bir odanın dört duvarı arasındayız…
Bizi o odanın içine getirip bırakan, bugün bizi ister ulaşamayacağımız kadar yükseklerden izliyor olsun, isterse de ellerini öpmek için ilk çalacağımız kapının arkasında gülümseyerek beklesin, ne değişir ki…
Hala süt kokuyor nefesimiz…
. ,
Gece ve deniz karanlıktı...
.,
Balıkçı belki son defa açıldığı denizden geri dönüp., sahile yanaştı... Sandalının içindeki yarısı su dolu kovada avının bereketi bir tek balık vardı ve umutsuzca çırpınarak yüzmeye çalışıyordu... Balıkçı sandaldan indi ve içindeki balıkla beraber kovayı da denize doğru fırlattı..,
.,
Ve sonra sandalını sahile çekip., hemen arkadaki kum tepeciklerini aşarak gecenin içinde gümüş bir şerit gibi uzayıp giden asfalt yolun kenarına ulaştı...
Karşıya geçecekti ama hızla yaklaşmakta olan otobüsün farlarını görünce durdu., onun gelip-geçmesini bekledi...
'diyelim ki takvimler yaşanmamış yarınları gösteriyor.,
bir çağ bitmiş yerine bir başkası başlıyor...
her kadeh kaldırışında gözlerin düşüyor beklediğin yere
ama korkudan duvardaki saate bakamıyorsun bile
saat kaç oldu diye...
yenisi yanıyor sigaranın., küllükteki son nefesini vermeden
Düşünüyorum da bu çocuk nasıl çıkmıştır dünyanın en tepesindeki
bu yalçın ve yüksek kayaların üstüne... Üstelik hiç yol olmadan ve
üstelik çırılçıplak... Oysa uyanmayı beklemeden., kalemi tutuşundan
tanımalı ve benmişim demeliydim… Oradan lacivert karanlığındaki
yıldız-yıldız gözlerle gökyüzüne bakan çocuk meğer benmişim...
UYKU SAATİNE RAĞMEN . . .
.
Bir yerde olay yerinden naklen yayını gerektirecek önemde bir olay olmuştur… TV kanalı da anında naklen yayın ekibini ve muhabirini olay yerine gönderir…
. ,
Haber sunucusu ya da kurucusu ., stüdyodan olay yerindeki muhabirle canlı bağlantı kurar ve gördüklerini., orada yaşananları anlatmasını ister…
Yüzü ekrana yansıyan muhabir., stüdyodan bu talimatın kendisine ulaşmasını beklerken birkaç saniye suskun kalır ve talimatı alınca da gördüklerini ve orada yaşananları DEFALARCA VE DEFALARCA (kimi sözcüklerin yerlerini değiştirerek) ANLATIR…
Rüyanın aşık adamı…
hasrete firari kolları., albatros kanatları gibi açılmış iki yana
heyecan renginde ürkek bakışları., gecenin derin boşluğunda
aşkın ateşiyle yangın yeri yüreği., alev-alev yollar çağrısını
zamanlar boyu yol gözleyen., ayın dolunay haline…
. ,




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...