diyelim ki..,
yazılmamış öykülerin birinden., bir davet aldık ikimiz birden
aşk rengi mürekkep dolu hokkayı., yudumlayan bir kalemden
mesela..,
gece ve gündüzü olmayan., birer deniz kuşu olduk ikimizde
ve karşılaştık., kanatlarımızın altındaki hokka gibi bir denizde
Akşamdan kalma., henüz kendine gelememiş bir Beyoğlu arka sokağında karşılaşmıştım KAVAFİS'le...
İnsanlarının çoktan terk etmeye zorlandığı bir Rum apartmanının önüne çekilmiş tahta perdeye sırtını dayamıştı...
Ben de akşamdan kalmaydım ve günün bu erken saatinde çivimi sökecek çivi arıyordum...
Göz göze geldik.., selam verir gibi hafifçe gülümsedi ., ben de karşılık verdim ve merhaba dedim...
O .,şiir gibi bir ses tonuyla bana....;
-- İşte sonunda buradasın dedi..gelmişsin...
Yol gözleyenlerin gözlem defterinden...:
.
Saymakla bitecek kadar yakın.,
ele- avuca sığmaz uzaklardan geliyor dalga sesleri...
O sesler ki., dinlemeye doyulamaz bir türkü gibi
bestesine saklanıp., sözlerinde yaşadığımız şarkılar var ya.,
onlar sessizce çalarken kulağımızda., sen gel uzan yanıma
sonrası mı ..., sonrası sarhoşuz işte., anla ...
. . . ,
nasıl yaşarız mesela birlikte bu geceyi...,
aklımızın ucundan bir deniz geçer., beraber sallarız oltaları
Bu şehre bir zamanlar 'kırkikindi yağmurları' diye bilinen yağmurlar yağarmış...
Tam da bu günlerde., ikindi vaktinde başlar ve kırk gün süreceğine inanıldığı için bu adla anılırmış...
Ama zamanla ne olduysa., mevsimler gibi bu şehrin havası da değişmiş ve yağmurlar yağmaz olmuş...
(dinliyorsun değil mi ..)
Şimdi haritadan silinmiş şehirlerde., sanki hiç yazılmamış adresleri arıyorum…
Yanımda ölü bir çocuk yürüyor., ellerini sımsıkı tutuyorum…
Ne kanat sesli bir kuş var gökyüzünde ne de solungaç nefesli bir balık kalmış denizde…
Ya maviler dersen., mermiyi namluya süren almış eline fırçayı., boyamış üstünü istediği renge…
Çocuğa dönüyorum .,
--- Hadi diyorum .., sen takıldığı telgraf direğindeki telden kurtulmaya çalışan uçurtma ol şimdi .,, ben de bir sandal içinde ıssız bir gölge …
-erimeler-2
.
adam…,
çocukluk kuşunun yürek suyuyla beslerken içindeki o kor ateşi
hala aklının bir köşesindeydi., camda eriyip kaybolan kar tanesi
ne güneş çekildi o günden sonra gökyüzünden., ne de ay geceden
İçeriden bile buz tutmaya başlayan camların ardından seyrediyorum...
Buralarda mutlaka bacasından duman tüten bir ev olmalıydı diyorum...
Ve bu sessizlikte bir ses olmalı., altı buz tutmuş kar üstünde
kurt adımları...
Sonra dağların eteklerinde yol alan bir tren sesi gelmeliydi kulağıma...
Bütün geleceğimi taşıdığı ve söyleyemediklerimi sakladıklarıyla ...
Ne Paris, ne Roma, ne diğerleri...
İddia ediyorum … İstanbul., kendine şiir yazan tek şehirdir…
Çünkü bu şehrin her köşesi ‘ben şiirim’ diye bir martı gibi çığlık atar…
Attığı her çığlık içinden onlarca şiir çıkar…
O şiirleri şairler toplar…
Ve altına kendi imzalarını atıp İstanbul’a geri yollar…
Havada, tüylerini güne kaptıran hırçın gece kuşlarının son kanat sesleri,
gecede, uzak denizlerin ıssızlığından kaçıp sahipsiz dalgalara düşen ışıklar…
Karaya vurmuş sahillerin deniz görmemiş yavan ekmek arası çocuklarını,
aysız ve karanlık gecelerde yakamoz toplamaya gönderir ışık karartıcılar…
Ki o çocuklar artık, kuramadıkları hayaller ve göremedikleri düşler içinde,
gökyüzü atlasında kendine yer bulamamış bir garip yıldız kümesi…




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...