Biri sorarsa bana,
“Bir insanı neden seversin?” diye,
ona gözyaşından, yeminden, sonsuzluk iddiasından
önce şu cevabı vereyim:
Seni, bana ait olduğun için değil;
kendine ait bir dünyan olduğu hâlde
benimle ortak bir dünya kurmayı seçebildiğin için seviyorum.
Çünkü sevgilim,
insanın en büyük özgürlüğü
her istediğini elde etmek değil,
arzusunu anlayıp onu incelikle yönlendirebilmek;
aşkın en büyük hakikati ise
birbirini tüketmeden birbirinde çoğalabilmektir.
Aşk
Sevmek İçin Kader mi Yazılmalı?
Sevmek için kalbe bir hüküm mü düşmeli, bir ömür aynı hakikate mi bağlanmalı? İnsan, kendi varlığını anlamadan başka bir varlığın derinliğine ulaşabilir mi?
Bir düşünceyi özgür kılan nedir sevgilim, bütün nedenlerini bilmesi mi, yoksa bilmediklerinin karşısında kendi aklından vazgeçmemesi mi?
Seni sevmek için evrenin sırrı mı çözülmeli, yoksa insan, çözemediği bir hakikate saygı duymayı da öğrenebilir mi?
Spinoza, varlığı nedenlerin geometrisinde düşündü; ben seni, o geometrinin içinde birbirini eksiltmeden yakınlaşabilen iki özgür varlığın ihtimali olarak düşündüm.
Çünkü aşk, sahip olmaksa insan sevdiğinin sınırlarını neden ihlal eder? Aşk, bağımlılık değilse neden bazı kalpler ayrılığı kendi varlıklarına yönelmiş bir tehdit sanır?
Söyle sevgilim, birini kendine bağlamak mıdır sevgi, yoksa onun özgürlüğünü tanıdığın hâlde yanında kalmasını isteyebilmek mi?
İnsan, kendi korkusunu aşk diye adlandırıp başkasının hayatına hükmedebilir; kıskançlığını sadakat, suskunluğunu asalet, vazgeçişini kader sanabilir.
Peki, kendi duygularının nedenini bilmeyen biri hangi hakikat adına konuşur? Kendini tanımadan başkasını yargılayan akıl hangi adaletle sevdiğini iddia eder?
Sevmek için kendinden vazgeçmek mi gerekir, yoksa insan, kendini daha derinden tanıdıkça başkasına daha sahici bir yer mi açar?
Ben seni bir boşluğumu doldurasın diye değil, varlığımın imkânlarını genişlettiğin için seviyorum. Senin düşüncen benim düşünceme benzemediğinde seni eksik saymak yerine dünyanın benden büyük olduğunu öğreniyorum.
Çünkü hakikat, yalnızca bana benzeyende değil; benden farklı olanın varlığını anlayabilecek kadar genişleyen akıldadır.
Bir ömür geçirmek için sonsuzluk mu gerekir, yoksa her günün sorumluluğunu üstlenmek mi? Bir sözün kıymeti, ne kadar güzel söylendiğinde mi, yoksa zor zamanda ne kadar yaşatıldığında mı saklıdır?
Ben artık aşkı bir yazgının hükmü saymıyorum; onu, nedenlerini anlamaya çalıştığım ve sonuçlarından sorumlu olduğum insani bir hakikat olarak görüyorum.
Seninle kalmak, kendimi inkâr etmek değil; kendimi bilerek sana yaklaşmak. Seni sevmek, iradeni kendi arzumla değiştirmek değil; iki ayrı özgürlüğün birbirine saygıyla yer açabilmesini istemek.
Çünkü aşkın büyüklüğü, iki insanın birbirine ne kadar muhtaç olduğunda değil; birbirlerinin özgürlüğünü korurken ne kadar derin bir yakınlık kurabildiğindedir.
Ve bir gün yollarımız ayrılacaksa, bunu sevgiyi hiç yaşamamışız gibi saymayacağım. Her sonu yenilgi, her ayrılığı anlamsızlık, her belirsizliği felaket ilan etmeyeceğim.
Zira bir şeyin geçici olması, onun hakikatini ortadan kaldırmaz; bir insanın hayatından ayrılması, onda bıraktığı düşüncenin değerini silmez.
Öyleyse gel sevgilim, birbirimizi kaderin mülkü değil, özgür iradenin emaneti bilelim. Ne korkuyu sevgi diye yüceltelim ne de arzuyu hakikatin kendisi sanalım.
Ve biri sorarsa bana, “Bir insanı neden seversin?” diye, ona gözyaşından, yeminden, sonsuzluk iddiasından önce şu cevabı vereyim:
Seni, bana ait olduğun için değil; kendine ait bir dünyan olduğu hâlde benimle ortak bir dünya kurmayı seçebildiğin için seviyorum.
Çünkü sevgilim, insanın en büyük özgürlüğü her istediğini elde etmek değil, arzusunu anlayıp onu incelikle yönlendirebilmek; aşkın en büyük hakikati ise birbirini tüketmeden birbirinde çoğalabilmektir.
Aşk
İki Özgürlüğün Birbirine Yazdığı Kader
Sevgilim,
Dünya, adımızı iki ayrı haneye yazsa, geçmişimiz aramıza görünmez duvarlar örse, insanlar sevgimizi kendi korkularıyla yargılasa, hangi hüküm söyleyebilir iki insanın birbirinde bulduğu hakikati?
Romeo’nun gecesiyle Juliet’in şafağı arasında bir ömürlük mesafe vardı; birbirlerine yaklaşırken dünyanın bütün düşmanlıklarını da ellerinde taşıyorlardı.
Ben seninle başka bir soruya vardım: Aşk, insanı kendi kaderine mahkûm mu eder, yoksa ona, kendisine öğretilmiş bütün hükümleri yeniden sorgulama cesareti mi verir?
Seni sevmek, adını kendi soyadımın gölgesine yazmak değil; senin benden bağımsız bir dünya olduğunu bütün derinliğiyle kabul etmekti.
Çünkü ne sen benim mülkümsün ne ben senin kurtuluşun. Biz, birbirine hükmetmeden yakınlaşabilen iki ayrı iradenin ihtimaliyiz.
Ah sevgilim, ailelerin düşmanlığıyla sınanan o eski hikâyede aşkın önüne yalnızca duvarlar çıkmadı; gurur, önyargı ve başkalarının kararları iki gencin geleceğini de kuşattı.
Ben bizim hikâyemizin başkalarının nefretine kurban gitmesini istemiyorum. Sevginin büyüklüğünü acının ölçüsüyle, sadakatin değerini fedakârlığın yıkıcılığıyla kanıtlamak zorunda değiliz.
Aşk, uğruna yok olunacak bir uçurum değil; iki insanın birbirini yaşatmayı öğrendiği bir özgürlük biçimi olmalı.
Söyle sevgilim, birbirimiz için yanmak mı gerekir, yoksa birbirimizin yolunu aydınlatmak mı? Bir ömrü kanıtlamak için kaybetmek mi gerekir, yoksa sevgiyi yaşatmak için her gün yeniden emek vermek mi?
Ben seni, dünyaya karşı çıkabildiğin için değil yalnızca, dünyayı anlamaya çalışırken kendi vicdanından vazgeçmediğin için seviyorum.
Seninle aynı düşüncede olmadığımda seni düşmanım saymamayı, korktuğunda seni zayıf görmemeyi, özgürlüğünü istediğinde bunu sevgisizlik sanmamayı öğrenmek istiyorum.
Çünkü gerçek yakınlık, iki insanın tek bir iradeye dönüşmesi değil; farklılıklarını koruyarak ortak bir gelecek kurabilmesidir.
Romeo ile Juliet’in hikâyesi bize aşkın gücünü gösterdiği kadar nefretin ve aceleciliğin bedelini de gösterir. Ben ise seninle, trajedinin kaçınılmazlığını değil, insanın daha iyi bir son kurabilme ihtimalini savunmak istiyorum.
Gel sevgilim, bizim adımıza kimse hüküm vermesin; ama kendi arzularımızı da hakikatin üstünde tutmayalım.
Birbirimizi seçelim, seçimimizin sorumluluğunu taşıyalım. Sevgiyi sözle yüceltmekle yetinmeyip onu davranışlarımızda görünür kılalım.
Ve bir gün dünya bize “Bu aşkın sonu ne olacak?” diye sorarsa, kaderin kitabını açıp son sayfayı aramayalım.
Birbirimize bakalım.
Çünkü gelecek, yalnızca başımıza gelecek şeylerden değil, bugün neyi seçtiğimizden de oluşur.
Ben seninle bir trajedinin kahramanı olmak değil, bütün çelişkilerine rağmen sevgiyi yaşatabilen iki insandan biri olmak istiyorum.
Ne bir hanenin düşmanlığı, ne gururun karanlığı, ne de kader adına konuşanların hükmü bizim yerimize sevemez.
Ama aşkımızı yaşatmak için yalnızca sevmemiz de yetmez; birbirimizi anlamamız, özgürlüğümüzü korumamız ve yan yana kalmayı hak eden bir hayat kurmamız gerekir.
İşte benim sana teklifim budur, sevgilim:
Beni sevdiğin için kendinden vazgeçme; kendin olarak kal ve benimle yürü. Ben de sana sahip olmak için değil, seninle özgürce bir gelecek kurmak için elini uzatayım.
Romeo ile Juliet’in yazgısı edebiyatın ölümsüz trajedisi olarak kalsın; bizim hikâyemizse başka bir ihtimali kanıtlasın:
Aşkın büyüklüğü, iki insanın birbirleri uğruna ölmesinde değil; birbirlerinin özgürlüğünü koruyarak birlikte yaşamayı seçebilmesindedir.
Aşk
Tahtı Olmayanların İktidarı
Ben kaderin kapısını çalmadım, sevgilim; kilidini sorguladım. Çünkü insan, önüne konulan yazgıya boyun eğdiğinde yaşadığını sanır; oysa bazen yalnızca başkasının kararını tekrarlar.
Söyle, bir insanı güçlü kılan nedir: arzusuna hükmetmesi mi, yoksa arzusu uğruna kendi hakikatini susturması mı?
Lady Macbeth, gecenin karanlığını değil, insanın içindeki karanlığa verilen izni temsil eder. Bir taç ister insan; önce başkasının başından alır, sonra kendi vicdanının üzerine koyar. Ve zafer diye alkışladığı şey, günün birinde kendisini yargılayan tek mahkemeye dönüşür.
Ben seninle bir iktidar kurmak istemedim; çünkü aşk, hükmetmenin zarif adı değildir. Seni irademe bağlasaydım, sana sahip olurdum belki, ama seni kaybederdim. Zira bir insanın özgürlüğünü söndürerek onun sevgisini kazanmak, karanlıkta bir güneş çizip aydınlandığını sanmaktır.
Peki, söyle sevgilim: İstediğimiz her şey uğruna savaşmalı mıyız? Her kazanım bir erdem midir? Her itaat sadakat, her sessizlik huzur, her zafer hakikat midir?
Ya arzu, aklın kılığına girmiş bir ihtirassa? Ya kader dediğimiz, korkularımızın geleceğe düşürdüğü gölgeyse? Ya insanın en büyük yenilgisi, kaybettiği taht değil de uğruna kendisinden vazgeçtiği şeyse?
Ben artık ihtirası yüceliğin ölçüsü saymıyorum. Çünkü irade, yalnızca dünyayı değiştirebildiğinde değil, dünyayı değiştirme gücüne sahipken zulmü reddedebildiğinde de büyüktür.
Ve aşk…
Aşk, iki insanın birbirine diz çökmesi değil; ikisinin de ayakta kalabildiği bir hakikat inşa etmesidir. Ne sen benim hükmüm altında eksil, ne ben senin uğruna kendimden vazgeçeyim. Bırak, arzularımız birbirini sınasın; fakat hiçbir arzu insanlığımızdan daha yüksek bir tahta oturmasın.
Çünkü tarih kralları hatırlar, vicdan ise insanı.
Taçlar el değiştirir, iktidar biçim değiştirir, zaferin adı çağdan çağa yenilenir; ama şu soru, her çağın ortasında aynı keskinlikle durur:
İnsan, istediğine sahip olmak için kendinden vazgeçerse, kazanan kimdir?
Ben cevabı bir tahtta aramıyorum. Bir insanın kendi karanlığını tanıdığı ve ona rağmen aydınlığı seçtiği yerde arıyorum.
Çünkü en büyük iktidar, başkasının kaderini yazmak değil; kendi gücünün sınırını bilmektir.
Ve en soylu aşk, birini kendine mahkûm etmek değil, özgür kalabileceği hâlde seni seçmesine layık olmaktır.
Aşk
Ben kaderin kapısını çalmadım, sevgilim;
kilidini sorguladım.
Çünkü insan, önüne konulan yazgıya boyun eğdiğinde
yaşadığını sanır;
oysa yalnızca
başkasının kararını tekrarlar.
Aşk
İnsan, istediğine sahip olmak için kendinden vazgeçerse, kazanan kimdir?
Aşk
Ben seninle bir iktidar kurmak istemedim;
çünkü aşk, hükmetmenin zarif adı değildir.
Seni irademe bağlasaydım,
sana sahip olurdum belki,
ama seni kaybederdim.
Zira bir insanın özgürlüğünü söndürerek
onun sevgisini kazanmak,
karanlıkta bir güneş çizip
aydınlandığını sanmaktır.
Aşk
Kendimin Mahkemesinde
İnsan, sevgilim, başkalarını yönetmeye kalkışmadan önce kendi içinde kaç ayrı hükümdar taşıdığını bilmeli. Bir yanı adalet ister, bir yanı ayrıcalık; bir yanı hakikatin peşine düşer, öteki, hakikat kendisini suçlamaya başladığında delilleri değiştirmek ister.
Söyle, insan kendini tanımadan hangi dünyayı doğru yargılayabilir? Kendi zaaflarını erdem diye adlandıran biri hangi ahlakın kürsüsünde hüküm verebilir? Ve kendi ihtirasını kader sanan bir akıl, hangi özgürlüğün adını anmaya cesaret edebilir?
Ben kendimi bir kez olsun bütünüyle anladığımı söyleseydim, ilk kuşkum bu iddiama yönelirdi. Çünkü insan, kendi zihninin hem yazarı hem de çoğu zaman güvenilmez tanığıdır; kendini savunurken gerekçeler üretir, yenilirken mazeretler, kazandığında ise tesadüfün payını bile meziyetine ekler.
Lady Macbeth’in trajedisi belki de burada başlar: İnsan, arzusunu sorgulamak yerine onu bir hakka dönüştürdüğünde; vicdanını susturmayı güç, kuşkuyu zayıflık, başkasının iradesini kırmayı zafer saydığında…
Oysa hangi ihtiras, kendi haklılığına duyduğu inançtan daha tehlikelidir? Hangi iktidar, kendisini denetleyecek bir akıl bulunmadığında kendi zulmünü erdem sanmaktan kurtulabilir?
Sevgilim, ben senin üzerinde hüküm sürmek istemiyorum. Çünkü seni yönetebildiğim ölçüde değil, seni yönetme arzumun nedenlerini sorgulayabildiğim ölçüde kendime yaklaşabilirim.
Belki aşkın ilk ahlakı budur: Karşımızdakini tanımaya çalışırken onu kendi düşüncemizin kalıbına hapsetmemek. Çünkü bir insanı bütünüyle bildiğini sanmak, onu anlamanın sonu; anlamaya devam etmek ise ona duyulan saygının başlangıcıdır.
Seni seviyorum diye yanılmaz olmam; sana inanıyorum diye her düşüncem hakikat kesilmez. Duygularımın şiddeti, yargılarımın doğruluğuna kanıt değildir. Bir kalbin çok güçlü atması, onun her konuda haklı olduğunu göstermez.
Öyleyse gel, birbirimizi yüceltmek uğruna gerçeği eğip bükmeyelim. Sevgimizi bir mahkemeye çevirmeyelim; birimizin masumiyeti, ötekinin suçlu ilan edilmesine bağlı olmasın. Haklı çıkmayı değil, yanıldığımız yeri görebilmeyi de birlikte öğrenelim.
Çünkü insanın en incelikli kibri, kendini kusursuz sanmasıdır; en derin cehaleti, bilmediğini bilmemesi; en sessiz esareti ise kendi kanaatlerini özgürlüğü zannetmesidir.
Peki, söyle sevgilim: Kendimizi savunmaktan vazgeçmeden kendimizi sorgulayabilir miyiz? Bir başkasını sevebilir miyiz, onu kendi eksiklerimizin ilacı yapmadan? Güçlü olabilir miyiz, gücümüzün her kullanımını meşru saymadan?
Ben artık kesinliğin gösterişli sarayından kuşkunun açık penceresine bakıyorum. Çünkü kuşku, her şeyi inkâr etmek değildir; insanın kendi yanılabilirliğine düşüncesinde bir yer açmasıdır.
Ve belki özgürlük, bütün cevaplara sahip olmak değil, yanlış bir cevaba bağlanmamak için kendine yeniden soru sorabilmektir.
Sevgilim, sana değişmez bir hakikat vaat etmiyorum. Sana, hakikati birlikte ararken birbirimizi susturmamayı vaat ediyorum. Ne sen benim kanaatlerime mahkûm ol, ne ben senin onayına. Aşkımız, iki zihnin birbirini fethettiği bir zafer anlatısı değil; iki insanın kendi yanılgılarını tanıyarak daha geniş bir dünyaya açıldığı bitmeyen bir düşünce olsun.
Çünkü insanın kendisi hakkında vereceği en güç hüküm şudur:
“Yanılmış olabilirim.”
Ve belki olgunluğun en yüksek biçimi, bu cümleyi korkmadan kurabilmek; aşkın en soylu biçimi ise birbirini kusursuz bulmak değil, kusurlarıyla yüzleşebilen iki insan olarak birbirini özgürce seçmektir.
Kendini tanımayanın iktidarı ihtirasa, kendini sorgulayanın gücü bilgeliğe dönüşür.
Aşk
İnsanın kendisi hakkında vereceği
en güç hüküm şudur:
“Yanılmış olabilirim.”
Aşk
Sevgilim,
sana değişmez bir hakikat vaat etmiyorum.
Sana, hakikati birlikte ararken
birbirimizi susturmamayı vaat ediyorum.
Ne sen benim kanaatlerime mahkûm ol,
ne ben senin onayına.
Aşkımız, iki zihnin birbirini fethettiği
bir zafer anlatısı değil;
iki insanın kendi yanılgılarını tanıyarak
daha geniş bir dünyaya açıldığı
bitmeyen bir düşünce olsun.
Aşk
Sevgilim,
ben seni dünyanın bana sunduğu ölçülerle sevmedim;
çünkü dünya, çoğu zaman değeri fiyatla,
gücü hükmetmekle,
mutluluğu sahip olmakla karıştırır.
Ben bu ölçüleri birer birer sorguladım.
İhtirasın önünde eğilmeyen bir düşünce,
ihtişamın karşısında küçülmeyen bir insan,
başkasının onayına ihtiyaç duymadan
kendi hakikatini yaşayabilen bir yürek aradım.
Aşk
Fenerimi Aşkın Gündüzünde Taşıyorum
Sevgilim, ben seni dünyanın bana sunduğu ölçülerle sevmedim; çünkü dünya, çoğu zaman değeri fiyatla, gücü hükmetmekle, mutluluğu sahip olmakla karıştırır.
Ben bu ölçüleri birer birer sorguladım. İhtirasın önünde eğilmeyen bir düşünce, ihtişamın karşısında küçülmeyen bir insan, başkasının onayına ihtiyaç duymadan kendi hakikatini yaşayabilen bir yürek aradım.
Belki bu yüzden, gündüz vakti elimde bir fenerle dolaşıyorum. Aradığım insanı karanlıkta değil, herkesin birbirini gördüğünü sandığı aydınlığın tam ortasında bulmak istiyorum.
Çünkü yüzler görünür, niyetler gizlenir; sözler çoğalır, hakikat eksilir. İnsan kendisini anlatmak için nice cümle kurar, ama bazen bütün ömrü, başkalarının gözünde kim olduğunu kanıtlamakla geçer.
Söyle sevgilim, insan kendisine ait olmayan bir hayatı başarıyla yaşarsa gerçekten başarılı mıdır? Bir kalbi kazanmak için özgürlüğünü kaybederse zafer dediği şey kimin zaferidir? Ve herkesin hayran olduğu bir insan, kendi yalnızlığında kendisine katlanamıyorsa bunca hayranlık neyi değiştirebilir?
Ben seninle gösterişli bir dünya kurmak istemiyorum. Dünyanın gösterişine muhtaç olmayan bir hakikat kurmak istiyorum.
Ne sevgini bir mülk gibi üzerime geçirmek, ne de kendimi senin hayatında bir efendiye dönüştürmek… Çünkü insan, sevdiğini kendisine bağladığında bazen aşkı değil, kendi korkusunu besler. Kaybetmekten korktuğu için sınırlar çizer; sonra çizdiği sınırların içinde özgürlük arar.
Oysa aşk, iki insanın birbirine sahip çıkmasıdır, birbirinin sahibi olması değil.
**Seni özgür bırakıyorum diye senden vazgeçmiyorum; seni özgür bırakıyorum ki yanımda kalışın bir mecburiyet değil, iradenin en sahici kararı olsun.**
Gel, sevgilim; biraz daha az şeye ihtiyaç duyalım, biraz daha çok şeyi anlayalım. Bizi değerli gösterecek nesnelerden değil, birbirimizi derinleştirecek düşüncelerden zenginleşelim. Birbirimizin hayatına hükmetmeden dokunalım; çünkü özgürlük, mesafelerin soğukluğu değil, yakınlığın içinde benliğini koruyabilmektir.
Ben sana kusursuz bir insan olarak gelmiyorum. Kendi çelişkilerini tanımaya çalışan, arzularının her birini hakikat sanmayan, yanılgılarını savunmak yerine onlardan öğrenmeye çalışan bir insan olarak geliyorum.
Sen de bana kendini ispatlamak zorunda değilsin. Ne dünyanın alkışını getir, ne başkalarının biçtiği değeri. Bana, kendin olmanın bedelini ödemekten korkmayan o eşsiz varlığını getir.
Çünkü insanın gerçek yoksulluğu, sahip olduklarının azlığı değil; sahip oldukları olmadan kim olduğunu bilememesidir.
Ve gerçek zenginlik, birinin hayatını kendi hayatına katmak değil, iki ayrı hayatın birbirini eksiltmeden ortak bir anlam yaratabilmesidir.
Sevgilim, belki de aşkın en büyük devrimi budur: Dünyanın insana öğrettiği sahip olma arzusuna karşı birbirini özgürce seçmenin ahlakını savunmak.
Ben seni bir kafeste saklamak için değil, gökyüzünü birlikte daha geniş düşünebilmek için seviyorum. Sana bir yön çizmek için değil, kendi yönünü seçerken elini tutabilmek için…
Ve bir gün bana, “Benden ne istiyorsun?” diye sorarsan, sana bir filozofun sadeliğiyle cevap vereceğim:
Hiçbir şeyi kendinden eksiltme. Beni de kendine eklemek zorunda hissetme. Yalnızca, bütün dünyayı dışarıda bıraktığımızda bile birbirimize söyleyecek hakiki bir sözümüz kalsın.
Çünkü ben seni, dünyanın sahip olunacak şeyler listesine eklemedim; özgürlüğünle birlikte sevebileceğim bir insan olarak seçtim.
Fenerim hâlâ elimde, sevgilim. Artık gündüzü aydınlatmak için değil, kalabalıkların içinde unuttuğumuz şeyi aramak için:
**İnsanın kendisi olabildiği, aşkın kimseyi esir almadığı, iki özgür iradenin birbirine korkudan değil, hakikatten yaklaştığı o nadir yeri…**
Belki orada ne bir saraya ihtiyaç vardır ne de dünyaya meydan okumaya. Bir deniz kıyısı, yan yana yürüyen iki insan ve birbirine hükmetmeden de birbirine ait hissedebilen iki yürek yeter.
Çünkü ben, sevgilim, seni kendime ait kılmak istemiyorum.
Ben, seninle birlikteyken ikimizin de kendisine ait kalabildiği bir aşk istiyorum.
Aşk
Söyle sevgilim,
seni sevdiğim için mi dünya değişiyor,
yoksa seninle birlikte dünyayı kavrayışım mı değişiyor?
Belki de aşk, nesnesini değiştirmeden
insanın varoluş biçimini dönüştüren
en derin düşünsel karşılaşmadır.
Aşk
Aşkın Zorunluluğu, Özgürlüğün Seçimi
Sevgilim,
Seni sevmeyi evrenin dışında aramadım; çünkü hiçbir şey kendi başına, kendi nedenlerinden bağımsız değildir. Bir düşünce başka bir düşünceye açılır, bir karşılaşma başka bir anlam doğurur; insan, bilmediği nedenlere kader der, anladığı nedenlerle kendisini özgürleştirir.
Ben seni bir mucize saymıyorum; mucizeyi, seni açıklanamaz kılmakta değil, varlığının bende açtığı düşünceyi anlamakta buluyorum. Çünkü hayranlık, bilginin başlangıcı olabilir, fakat hakikatin kendisi değildir.
Söyle sevgilim, seni sevdiğim için mi dünya değişiyor, yoksa seninle birlikte dünyayı kavrayışım mı değişiyor? Belki de aşk, nesnesini değiştirmeden insanın varoluş biçimini dönüştüren en derin düşünsel karşılaşmadır.
Spinoza'nın evreninde hiçbir şey mutlak bir boşlukta başlamaz; her varlık, varlığını sürdürmeye yönelen kendine özgü bir güç taşır. İşte ben, bu gücün içinde seni seviyorum: Kendi varlığımı inkâr ederek değil, varlığımı daha bilinçli yaşayarak; sana bağımlı hâle gelerek değil, seninle birlikte daha yetkin düşünerek.
Çünkü aşk, seni kendime bağladığım ölçüde büyümez; birbirimizin var olma kudretini ne kadar artırabildiğimiz ölçüde derinleşir.
**Seni sevmek, seni kendimin nedeni ilan etmek değil; seninle karşılaşmamın bende doğurduğu nedenleri anlama cesaretidir.**
Ben kıskançlığımı aşkın kanıtı saymıyorum; belki kaybetme korkumun zihnimde kurduğu bir tasarıdır. Sahiplenmeyi sadakatle karıştırmıyorum; belki özgürlüğünü sınırlayarak kendi güvensizliğimi yatıştırmaya çalışıyorum.
Çünkü insan, duygularının nedenini bilmediğinde onların yönetimine girer; nedenlerini kavradığında ise duygularını inkâr etmeden onlarla başka türlü yaşamayı öğrenir.
Öyleyse gel, sevgilim, birbirimizi tutkularımızın karanlığında değil, anlayışımızın açıklığında sevelim. Birimizin korkusu ötekinin özgürlüğüne hükmetmesin; birimizin arzusu, ikimizin hakikatinden üstün tutulmasın.
Sana hükmetmek istemiyorum; çünkü hükmetmek, gücün en yüksek biçimi değildir. Kendi ihtirasının nedenlerini anlayabilmek, arzusunu adaletle sınayabilmek, sevdiğinin özgürlüğünü kendi mutluluğuna düşman görmemek… Belki gerçek güç, burada başlar.
Peki, özgürlük nedir?
İstediğimiz her şeyi yapmak mı, yoksa neden istediğimizi anlayarak arzularımızın kör yönetiminden çıkmak mı?
Ben özgürlüğü, hiçbir bağ taşımamakta aramıyorum. İnsan, dünyayla ve başkalarıyla ilişkileri içinde yaşar. Benim aradığım özgürlük, birlikteliğimizin içinde kendimi kaybetmemek; senin de benim yanımda kendi varlığının imkânlarını çoğaltabilmendir.
Çünkü iki insan birbirini eksilterek birleşirse yakınlıkları bir tür esarete dönüşür; birbirlerinin düşünme ve yaşama kudretini artırırlarsa aşk, yalnızca bir duygu olmaktan çıkar, ortak bir varoluş biçimine dönüşür.
Sevgilim, seni sevmem her zaman mutluluk duyacağım anlamına gelmez. Bazen yanlış anlayacağım, bazen kendi korkularımı sana ait sanacağım. Fakat duygularımı değişmez hakikatler gibi savunmak yerine onların nedenlerini araştırmayı seçebilirim.
Seni ideal bir surete dönüştürmeden, sana kendi eksiklerimin görevini yüklemeden, seni kendi mutluluğumun tek sorumlusu ilan etmeden…
Seni, kendine özgü varoluşuyla sevebilirim.
Ve belki aşkın en soylu biçimi, bir insanı bütün ihtiyaçlarımızın cevabı saymak değil, onunla karşılaştığımızda sorularımızın daha derin, düşüncemizin daha berrak, yaşama kudretimizin daha geniş hâle gelmesidir.
Şimdi anlıyorum: Seni sevmek, evrenin düzeninden kaçmak değil; o düzenin içinde kendi yerimi daha bilinçli kavramaktır.
Ne yazgıya körü körüne boyun eğmek ne de irademizi her şeyin mutlak hâkimi sanmak…
Biz nedenlerin içinde yaşarız; fakat onları anlamak, hayatımızı daha akıllıca kurabilmemizin yolunu açar.
Ve belki özgürlük, aşkın karşıtı değil; aşkın nedenlerini anlayarak birbirini daha az esir, daha çok insan kılabilmesidir.
Ben seni sonsuzluğa ait bir vaatle değil, sonluluğumuzun içinde derinleşen bir anlayışla seviyorum. Çünkü sonsuzluk, yalnızca zamanın bitmemesi değildir; bir düşüncenin, bir insanın varlığında sürekli yeni anlamlar kazanabilmesidir.
Seninle her şeyi bilmek istemiyorum, sevgilim. Seni anlamaya devam etmek istiyorum.
Çünkü hakiki aşk, iki insanın birbirinde kaybolması değil; birbirleriyle karşılaştıkça var olma kudretlerinin artmasıdır.
Aşk
İki insan birbirini eksilterek birleşirse
yakınlıkları bir tür esarete dönüşür;
birbirlerinin düşünme ve yaşama kudretini artırırlarsa
aşk, yalnızca bir duygu olmaktan çıkar,
ortak bir varoluş biçimine dönüşür.
Aşk
Aşk Aşkın Şehri Ordu
Kayıt Tarihi : 29.10.2026 23:18:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!