Aşk Eylül 26 Şiiri - Aşk Aşkın Şehri Ordu

Aşk Aşkın Şehri Ordu
7534

ŞİİR


71

TAKİPÇİ

Aşk Eylül 26

“Sensiz de yaşarım;
ama seninle yaşamak
hayatımın anlamını
değiştiriyor.”
Aşk burada
duygudan düşünceye dönüşüyor.
Çünkü sevgi,
bir insanı hayatının
merkezine koymak değil;
hayatının merkezini
paylaşabilecek kadar
genişletebilmektir.
Aşk

Aşkın Kişiliği
İnsan doğduğunda
kendisi değildir henüz.
Bir yüz verilir ona,
bir isim,
bir aile,
bir dil,
bir geçmiş.
Sonra toplum
ona kim olması gerektiğini
yavaş yavaş öğretir.
İnsan büyür.
Ve yıllar sonra
bir gün birine âşık olur.
İşte asıl sınav
o zaman başlar:
Sevdiğin insanın yanında
kim olduğunu
hâlâ seçebiliyor musun?
Aşk
Aşkın Kişiliği
İnsan doğduğunda
kendisi değildir henüz.
Bir yüz verilir ona,
bir isim,
bir aile,
bir dil,
bir geçmiş.
Sonra toplum
ona kim olması gerektiğini
yavaş yavaş öğretir.
İnsan büyür.
Ve yıllar sonra
bir gün birine âşık olur.
İşte asıl sınav
o zaman başlar:
Sevdiğin insanın yanında
kim olduğunu
hâlâ seçebiliyor musun?

───

Seni tanımadan önce
kendimi biliyor olduğumu sanıyordum.
Oysa kendim dediğim şeyin
bir kısmı alışkanlık,
bir kısmı korku,
bir kısmı başkalarının
benden beklediği davranışlardı.
Benliğimi
kendi sesim sanıyordum.
Sen geldin.
Ve kişiliğimin
duvarlarına dokundun.
Yıkmadın.
Sadece nerede
duvar olduğunu gösterdin.
O gün anladım:
Aşk, insanın kendisini
başkasında bulması değil;
kendisi sandığı şeyleri
yeniden sorgulamasıdır.

───

Bir insanı sevmek,
onun davranışlarını
beğenmek değildir yalnızca.
Çünkü davranış
kişiliğin tamamı değildir.
Bir insanın sustuğu yerde
neyi sakladığı,
konuştuğu yerde
neyi koruduğu,
gittiği yerde
neyi geride bıraktığı,
kaldığı yerde
neyi göze aldığıdır
asıl mesele.
Senin yanında
bunu öğrendim:
İnsan, en çok
seçimleriyle kendisidir.
Ve aşk,
iki insanın
birbirini seçmesi kadar,
o seçimlerin
arkasındaki insanı
görebilme sanatıdır.

───

Eylül'dü.
Ordu'da yağmur vardı.
Deniz, kıyıya
sanki eski bir düşünceyi
tekrar tekrar getiriyordu.
Çınarın altında
yan yana durduk.
Sen sustun.
Ben sustum.
Fakat içimde
çok uzun bir konuşma başladı.
Kendime sordum:
Seni seviyor muyum?
Yoksa senin yanında
olduğum kişiyi mi seviyorum?
Sana mı bağlandım?
Yoksa bende uyandırdığın
ihtimale mi?
Seni mi özlüyorum?
Yoksa seninle mümkün olan
hayatımı mı?
Bu soruların
hiçbiri aşkı küçültmedi.
Tam tersine.
Aşkı, duygudan bilince
taşıdılar.

───

Çünkü insanın
en büyük yanılgılarından biri
şudur:
Kendi ihtiyacını
sevgi sanmak.
Yalnızlığını
aşk sanmak.
Korkusunu
sadakat sanmak.
Bağımlılığını
bağlılık sanmak.
Sahip olma arzusunu
sevmenin kanıtı sanmak.
Oysa ben seni
bunlardan ayırarak sevmek istiyorum.
Sen benim
boşluğumu doldurmak zorunda değilsin.
Ben de senin
eksiklerini tamamlamak
zorunda değilim.
İki eksik insanın
birbirini tamamlaması değil;
iki bütün insanın
birbirine alan açmasıdır
benim aşk anlayışım.

───

Kişilik dediğimiz şey
değişmez bir heykel değil.
İnsan,
yaşadıklarıyla
kendini yeniden kurar.
Bir yara
karakter olabilir.
Bir seçim
yön değiştirebilir.
Bir kayıp
insanın dünyaya bakışını
yeniden yazabilir.
Bir aşk ise
insanın kendisi hakkındaki
eski teorisini
çürütebilir.
Sen benim teorimi çürüttün.
Ben güçlü olduğumu sanıyordum.
Meğer güçlü olmak,
hiçbir şeye ihtiyaç duymamak değilmiş.
İhtiyacını bilip
onu başkasının boynuna
yüklememekmiş.
Ben özgür olduğumu sanıyordum.
Meğer özgürlük,
kimseye bağlanmamak değilmiş.
Bağlandığın hâlde
kendi iradeni koruyabilmekmiş.
Ben sevginin
yakınlık olduğunu sanıyordum.
Meğer yakınlık,
iki insan arasındaki mesafenin
yok olması değil;
o mesafeye saygı duyabilmekmiş.

───

Bu yüzden seni
kendime benzetmek istemiyorum.
Aynı düşünmeyelim.
Aynı hissetmeyelim.
Aynı yaralardan geçmeyelim.
Aynı hayalleri bile
kurmak zorunda olmayalım.
Çünkü sevgi,
farklılıkları ortadan kaldırdığında
yakınlık değil,
kimlik kaybı üretir.
Ben seni
kendime dönüştürmeden
sevmek istiyorum.
Sen de beni
kendine dönüştürmeden
sevebilirsen,
işte o zaman
iki kişilik,
tek bir hayatın içinde
birbirini yok etmeden
yan yana durabilir.

───

Bazen seni özlüyorum.
Ama özlemimin
bana ait olduğunu biliyorum.
Sana yüklemiyorum.
Bazen korkuyorum.
Ama korkumu
sana kelepçe yapmıyorum.
Bazen kıskanıyorum.
Ama kıskançlığımı
sevginin ölçüsü saymıyorum.
Çünkü duygularımızın
hepsi gerçek olabilir;
ama her gerçek duygu
doğru davranış değildir.
İşte olgun aşkın
en zor cümlesi burada başlıyor:
Hislerinden sorumlu olmayabilirsin;
ama hislerinle ne yaptığından
sorumlusun.

───

Şimdi seni seviyorum.
Bunu bir bağımlılık olarak değil,
bir bilinç eylemi olarak
söylüyorum.
Seni seçiyorum.
Ama seçtiğim için
sana sahip olduğumu
düşünmüyorum.
Sen beni seçiyorsun.
Ama seçtiğin için
benim üzerimde hak sahibi
olduğunu düşünmüyorum.
Biz birbirimizin
malı değiliz.
Birbirimizin
tedavisi de değiliz.
Birbirimizin
kaderi hiç değiliz.
Belki daha zor,
daha değerli bir şeyiz:
Birbirimizin kişiliğini
küçültmeden
yakınlaşmayı öğrenen
iki insanız.

───

Ve belki aşkın
en entelektüel hâli
şudur:
Bir insanı sevmek,
onun sana ne verdiğini
hesaplamak değil;
sen onun yanında
nasıl bir insana dönüştüğünü
sorgulamaktır.
Senin yanında
daha dürüstsem,
daha özgürsem,
daha sorumluysam,
daha merhametliysem,
daha çok kendimsem,
o zaman aşk
beni tüketmiyor;
beni kuruyor.
Eylül geçecek.
Yağmur dinecek.
Deniz yine kendi sessizliğine
dönecek.
Çınar başka mevsimler görecek.
Biz de değişeceğiz.
Belki bugün olduğumuz insanlar
yarın olmayacağız.
Ama eğer değişirken
birbirimizin kişiliğini
ezmeden,
özgürlüğünü
çalmadan,
benliğini
küçültmeden
yan yana kalabilirsek,
işte o zaman
sana şu cümleyi söyleyebilirim:
Seni sevmek,
seni hayatıma katmak değildi yalnızca;
senin yanında
kendimi kaybetmeden
daha iyi bir “ben” olmayı
öğrenmekti.
Ve aşk,
belki de tam burada
duygunun ötesine geçer:
İki insanın
birbirinin hayatında
yer kaplaması değil,
birbirinin varlığını
derinleştirmesidir.
Aşk

Seni tanımadan önce
kendimi biliyor olduğumu sanıyordum.
Oysa kendim dediğim şeyin
bir kısmı alışkanlık,
bir kısmı korku,
bir kısmı başkalarının
benden beklediği davranışlardı.
Benliğimi
kendi sesim sanıyordum.
Sen geldin.
Ve kişiliğimin
duvarlarına dokundun.
Yıkmadın.
Sadece nerede
duvar olduğunu gösterdin.
O gün anladım:
Aşk, insanın kendisini
başkasında bulması değil;
kendisi sandığı şeyleri
yeniden sorgulamasıdır.
Aşk

Bir insanı sevmek,
onun davranışlarını
beğenmek değildir yalnızca.
Çünkü davranış
kişiliğin tamamı değildir.
Bir insanın sustuğu yerde
neyi sakladığı,
konuştuğu yerde
neyi koruduğu,
gittiği yerde
neyi geride bıraktığı,
kaldığı yerde
neyi göze aldığıdır
asıl mesele.
Senin yanında
bunu öğrendim:
İnsan, en çok
seçimleriyle kendisidir.
Ve aşk,
iki insanın
birbirini seçmesi kadar,
o seçimlerin
arkasındaki insanı
görebilme sanatıdır.
Aşk

Eylül'dü.
Ordu'da yağmur vardı.
Deniz, kıyıya
sanki eski bir düşünceyi
tekrar tekrar getiriyordu.
Çınarın altında
yan yana durduk.
Sen sustun.
Ben sustum.
Fakat içimde
çok uzun bir konuşma başladı.
Kendime sordum:
Seni seviyor muyum?
Yoksa senin yanında
olduğum kişiyi mi seviyorum?
Sana mı bağlandım?
Yoksa bende uyandırdığın
ihtimale mi?
Seni mi özlüyorum?
Yoksa seninle mümkün olan
hayatımı mı?
Bu soruların
hiçbiri aşkı küçültmedi.
Tam tersine.
Aşkı, duygudan bilince taşıdılar.
Aşk

Eylül'dü.
Ordu'da yağmur vardı.
Deniz, kıyıya sanki eski bir düşünceyi
tekrar tekrar getiriyordu.
Çınarın altında yan yana durduk.
Sen sustun. Ben sustum.
Fakat içimde
çok uzun bir konuşma başladı.
Kendime sordum: Seni seviyor muyum?
Yoksa senin yanında
olduğum kişiyi mi seviyorum?
Sana mı bağlandım?
Yoksa bende uyandırdığın ihtimale mi?
Seni mi özlüyorum?
Yoksa seninle mümkün olan hayatımı mı?
Bu soruların hiçbiri aşkı küçültmedi.
Tam tersine.
Aşkı, duygudan bilince taşıdılar.
Aşk

İnsanın
en büyük yanılgılarından biri
şudur:
Kendi ihtiyacını
sevgi sanmak.
Yalnızlığını
aşk sanmak.
Korkusunu
sadakat sanmak.
Bağımlılığını
bağlılık sanmak.
Sahip olma arzusunu
sevmenin kanıtı sanmak.
Oysa ben seni
bunlardan ayırarak sevmek istiyorum.
Sen benim
boşluğumu doldurmak zorunda değilsin.
Ben de senin
eksiklerini tamamlamak
zorunda değilim.
İki eksik insanın
birbirini tamamlaması değil;
iki bütün insanın
birbirine alan açmasıdır
benim aşk anlayışım.
Aşk

“Evren sürprizlere kapalıdır; aşk da öyle.
Biz kavuşmayı tesadüf, ayrılığı kader sanırız.
Oysa iki insanın birbirine varması,
henüz okuyamadığımız nedenlerin şiiridir.
Aşk, evrenin bize yaptığı bir sürpriz değil;
bizim, nedenini çok sonra anlayacağımız bir sonuçtur.”
Aşk

“Aşk, evrenin bize sunduğu bir sürpriz değil; henüz çözemediğimiz nedenlerin, kalbimizde aldığı isimdir.”
Aşk

“Aşkta tesadüf yoktur; yalnızca henüz fark edemediğimiz nedenler vardır. Evren şaşırmaz, âşık şaşırır.”
Aşk

Bir insanı sevmek,
onun sana ne verdiğini
hesaplamak değil;
sen onun yanında
nasıl bir insana dönüştüğünü
sorgulamaktır.
Senin yanında
daha dürüstsem,
daha özgürsem,
daha sorumluysam,
daha merhametliysem,
daha çok kendimsem,
o zaman aşk
beni tüketmiyor;
beni kuruyor.
Aşk

Eylül geçecek.
Yağmur dinecek.
Deniz yine kendi sessizliğine
dönecek.
Çınar başka mevsimler görecek.
Biz de değişeceğiz.
Belki bugün olduğumuz insanlar
yarın olmayacağız.
Ama eğer değişirken
birbirimizin kişiliğini
ezmeden,
özgürlüğünü
çalmadan,
benliğini
küçültmeden
yan yana kalabilirsek,
işte o zaman
sana şu cümleyi söyleyebilirim:
Seni sevmek,
seni hayatıma katmak değildi yalnızca;
senin yanında
kendimi kaybetmeden
daha iyi bir “ben” olmayı
öğrenmekti.
Ve aşk,
belki de tam burada
duygunun ötesine geçer:
İki insanın
birbirinin hayatında
yer kaplaması değil,
birbirinin varlığını
derinleştirmesidir.
Aşk

Şimdi seni seviyorum.
Bunu bir bağımlılık olarak değil,
bir bilinç eylemi olarak
söylüyorum.
Seni seçiyorum.
Ama seçtiğim için
sana sahip olduğumu
düşünmüyorum.
Sen beni seçiyorsun.
Ama seçtiğin için
benim üzerimde hak sahibi
olduğunu düşünmüyorum.
Biz birbirimizin
malı değiliz.
Birbirimizin
tedavisi de değiliz.
Birbirimizin
kaderi hiç değiliz.
Belki daha zor,
daha değerli bir şeyiz:
Birbirimizin kişiliğini
küçültmeden
yakınlaşmayı öğrenen
iki insanız.
Aşk

Seni özlüyorum.
Ama özlemimin
bana ait olduğunu biliyorum.
Sana yüklemiyorum.
Bazen korkuyorum.
Ama korkumu
sana kelepçe yapmıyorum.
Bazen kıskanıyorum.
Ama kıskançlığımı
sevginin ölçüsü saymıyorum.
Çünkü duygularımızın
hepsi gerçek olabilir;
ama her gerçek duygu
doğru davranış değildir.
İşte olgun aşkın
en zor cümlesi burada başlıyor:
Hislerinden sorumlu olmayabilirsin;
ama hislerinle ne yaptığından
sorumlusun.
Aşk

Güçlü olmak,
hiçbir şeye ihtiyaç duymamak değilmiş.
İhtiyacını bilip
onu başkasının boynuna
yüklememekmiş.
Aşk

Kişilik dediğimiz şey
değişmez bir heykel değil.
İnsan, yaşadıklarıyla kendini yeniden kurar.
Bir yara karakter olabilir.
Bir seçim yön değiştirebilir.
Bir kayıp insanın dünyaya bakışını yeniden yazabilir.
Bir aşk ise insanın kendisi hakkındaki
eski teorisini çürütebilir.
Sen benim teorimi çürüttün.
Ben güçlü olduğumu sanıyordum.
Meğer güçlü olmak, hiçbir şeye ihtiyaç duymamak değilmiş.
İhtiyacını bilip onu başkasının boynuna
yüklememekmiş.
Ben özgür olduğumu sanıyordum.
Meğer özgürlük, kimseye bağlanmamak değilmiş.
Bağlandığın hâlde kendi iradeni koruyabilmekmiş.
Ben sevginin yakınlık olduğunu sanıyordum.
Meğer yakınlık, iki insan arasındaki mesafenin
yok olması değil; o mesafeye saygı duyabilmekmiş.
Bu yüzden seni kendime benzetmek istemiyorum.
Aynı düşünmeyelim. Aynı hissetmeyelim.
Aynı yaralardan geçmeyelim. Aynı hayalleri bile
kurmak zorunda olmayalım. Çünkü sevgi,
farklılıkları ortadan kaldırdığında yakınlık değil,
kimlik kaybı üretir. Ben seni kendime dönüştürmeden sevmek istiyorum. Sen de beni
kendine dönüştürmeden sevebilirsen,
işte o zaman iki kişilik, tek bir hayatın içinde
birbirini yok etmeden yan yana durabilir.
Aşk

Seni sevmek,
seni hayatıma katmak değildi yalnızca;
senin yanında
kendimi kaybetmeden
daha iyi bir “ben” olmayı
öğrenmekti.
Aşk

Ey aşk,
Söyler misin:
İnsan seni seçtiğinde
kaderini mi seçer,
yoksa kader dediği şey
seçemediği ihtimallerin
sonradan uydurulmuş adı mıdır?
Aşk

Eylül'dü.
Yağmur, Ordu'nun denizine
ince bir sır gibi düşüyordu.
Çınarın altında durduk.
Şehir konuşuyordu.
Ama biz sustuk.
Çünkü bazı yakınlıklar
kelimelerle başlamaz.
İki insanın aynı sessizliğe
itiraz etmeden bakmasıyla başlar.
Sen bana:
“Beni gerçekten tanıyor musun?” diye sordun.
Gülümsedim. “Hayır,” dedim.
Şaşırdın.
Sonra ekledim:
“Ve seni sevmemin nedeni tam da bu.”
Çünkü seni bütünüyle bildiğimi
iddia ettiğim anda seni kendi zihnimdeki
bir tasarıya dönüştürürdüm.
Oysa sen, benim seni düşündüğümden
daha büyük bir ihtimalsin.
Aşk

EYLÜL
Eylül'dü.
Yağmur, Ordu'nun denizine
ince bir sır gibi düşüyordu.
Çınarın altında durduk.
Şehir konuşuyordu.
Ama biz sustuk.
Çünkü bazı yakınlıklar
kelimelerle başlamaz.
İki insanın aynı sessizliğe
itiraz etmeden bakmasıyla başlar.

Aaaaaaaaaaaaaşk

“Evren sürprizlere kapalıdır; aşk da öyle.
Biz kavuşmayı tesadüf,
ayrılığı kader sanırız.
Oysa iki insanın birbirine varması,
henüz okuyamadığımız nedenlerin şiiridir.
Aşk, evrenin bize yaptığı bir sürpriz değil;
bizim, nedenini çok sonra anlayacağımız bir sonuçtur.”

Ooooooooooooyyy

Sen bana:
“Beni gerçekten tanıyor musun?” diye sordun.
Gülümsedim. “Hayır,” dedim.
Şaşırdın.
Sonra ekledim:
“Ve seni sevmemin nedeni tam da bu.”
Çünkü seni bütünüyle bildiğimi
iddia ettiğim anda seni kendi zihnimdeki
bir tasarıya dönüştürürdüm.
Oysa sen, benim seni düşündüğümden
daha büyük bir ihtimalsin.

Aaaaaaaaaaaaaşk

“Evren sürprizlere kapalıdır; aşk da öyle.
Biz kavuşmayı tesadüf,
ayrılığı kader sanırız.
Oysa iki insanın birbirine varması,
henüz okuyamadığımız nedenlerin şiiridir.
Aşk, evrenin bize yaptığı bir sürpriz değil;
bizim, nedenini çok sonra anlayacağımız bir sonuçtur.”

Ooooooooooooyyy
Aşk

Bazı aşklar
şehrin tarihine yazılmaz.
İki insanın hafızasına yazılır.
Ve şehir değişir.
Sokaklar değişir.
Evler yıkılır.
Yeni pencereler açılır.
Deniz yine aynı denizdir.
Çınar yine yerindedir.
Biz ise
zamanın içinden geçeriz.
Fakat bir gün
başka bir şehirde,
başka bir yağmur altında
aynı kokuyu duyarsan,
bil ki,
bazı insanlar hayatımızdan gitmez;
yalnızca hafızamızın başka bir sokağına taşınır.
Aşk

İnsan
dününü silerek
bugüne gelemez.
Biz geçmişlerimizi
yanımıza alıp geldik.
İki ayrı şehirden,
iki ayrı sessizlikten,
iki ayrı korkudan...
Sonra aynı yağmurun altında
birbirimize rastladık.
Belki tesadüf dediler.
Ben daha başka bir şey düşündüm:
Hayatın bütün rastlantıları,
sonradan anlam kazanan
yarım cümlelerdir.
Aşk

Şimdi şehirde
binlerce insan yürüyor.
Kimse bizi bilmiyor.
Kimse bizim
hangi cümlede birbirimize
yaklaştığımızı bilmiyor.
Kimse o Eylül yağmurunu
bizim kadar hatırlamayacak.
Aşk

Şimdi Eylül bitiyor.
Yağmur azalıyor.
Ordu'nun denizi
akşamı ağır ağır içine alıyor.
Çınarın yaprakları
mevsimin değiştiğini söylüyor.
Ama ben artık
değişmekten korkmuyorum.
Çünkü seni sevmek
beni değiştirmedi.
Beni, değişebilen biri olduğumu
fark etmeye zorladı.
Aşk

Bir gün kaybolursam
beni bulmaya çalışma.
Önce şunu sor:
“Onu kim kaybetti?”
Belki dünya.
Belki korkularım.
Belki geçmişim.
Belki kendim.
Çünkü insanın kaybolduğu yer
her zaman bulunduğu yerden
uzak değildir.
Bazen aynaya bakar
ve kendisini tanıyamaz.
İşte sen
bana bir ayna olmadın.
Daha değerlisini yaptın:
Aynaya bakmadan da
kim olduğumu hatırlattın.
Aşk

Sevgi, gücün
karşıtı olmak zorunda değildi;
gücün nasıl kullanılacağını
belirleyen vicdan olabilirdi.
Aşk

Beni olduğum yerde
var olmaya bıraktın.
Ve bunun
ne kadar büyük bir özgürlük olduğunu
geç anladım.
Aşk

Seni kaybetmekten korktum.
Çünkü insan
gerçekten sevdiği şeyi
kaybetme ihtimalini
ilk kez ciddiye alıyor.
Korku bana dedi ki:
“Tut onu.”
Aşk ise:
“Güven.”
dedi.
Korku:
“Kontrol et.”
Aşk:
“Seçmesine izin ver.”
Korku:
“Ya giderse?”
Aşk:
“Kalmak zorunda değil.”
İşte içimdeki savaş
orada başladı.
Ve anladım:
Sevdiğin insanı kaybetmemek için
özgürlüğünü azaltıyorsan,
aslında onu değil,
kendi korkunu koruyorsundur.
Aşk
Madalyonun İçindeki Aşk
İnsanları dışarıdan tanımak kolaydır.
Bir yüzleri vardır.
Bir sesleri.
Bir meslekleri.
Bir alışkanlıkları.
Bir de herkesin gördüğü
o düzenli hayatları.
Oysa insanın asıl hikâyesi
kimsenin bakmadığı yerde başlar.
Ben seni sevmeden önce
kendimi de böyle tanıyordum:
Görünen tarafımdan.
Madalyonun ön yüzünden.
Arka tarafına
bakmaya cesaret etmeden.
Sonra sen geldin.
Ve bana
kendimi anlatmadın.
Beni dinledin.
İnsan bazen
bir başkasının sessizliğinde
kendi içindeki gürültüyü
ilk kez duyuyor.
Aşk

Çocukluğumdan kalma
bazı cümleler vardı içimde.
Kimse onları artık söylemiyordu.
Ama ben
hâlâ onlara göre yaşıyordum.
“Fazla güvenme.”
“Üzülmemek için
çok sevme.”
“Gidenin ardından
bakma.”
“Kimseye kendini
tam olarak gösterme.”
İnsan büyüyünce
bazı yaraların geçtiğini sanıyor.
Oysa yara bazen geçmiyor;
yalnızca insan
onunla yaşamayı öğreniyor.
Sen bunu fark ettin.
Ben sakladım.
Sen sormadın.
Ben sustum.
Ama o suskunluğun içinde
bir gün anladım:
Seni kaybetmekten değil,
sana kendimi gösterdiğimde
beni artık sevmeyeceğinden
korkuyordum.
Aşk

Aşkın en zor tarafı
sevilmek değildir.
İnsanın
gerçek hâliyle görünmeye
razı olmasıdır.
Çünkü insan
kusurlarını saklayarak
sevilirse,
sevilenin gerçekten
kendisi olup olmadığını
hiçbir zaman bilemez.
Ben de sana
kusursuz tarafımı
sunabilirdim.
Güçlü.
Sakin.
Kendinden emin.
Ama seni kandırmak
aşkın başlangıcı olamazdı.
Bu yüzden
madalyonun içini açtım.
İçinden korkularım çıktı.
Eski kırgınlıklarım.
Yanlış seçimlerim.
Pişmanlıklarım.
Ve kimseye göstermediğim
o küçük çocuk:
Hâlâ sevilmek isteyen,
ama sevilirse
bir gün terk edileceğinden korkan.
Sen ona acımadın.
Onu düzeltmedin.
Sadece yanında oturdun.
Bazen sevgi,
bir insanın yarasını kapatmak değil;
yarasını saklamak zorunda kalmayacağı
bir yer olmaktır.
Aşk

Seni düşündüm.
Senin de
görünmeyen bir tarafın olduğunu.
Senin de
söylemediğin cümlelerin.
Kimseye göstermediğin
korkuların.
Belki geçmişinden kalan
ve hâlâ bugünün kapısını
sessizce çalan insanlar.
İşte o gün
seni daha çok sevdim.
Çünkü seni
“iyi” olduğun için değil,
insan olduğun için
sevdim.
Ve insan olmak,
biraz çelişki demektir:
Hem gitmek istemek,
hem kalmayı dilemek.
Hem güçlü görünmek,
hem bir omza ihtiyaç duymak.
Hem özgürlüğü sevmek,
hem birinin
“buradayım” demesine
ihtiyaç duymak.
Belki aşk
tam da bu çelişkilerin
birbirini yok etmeden
yan yana durabilmesidir.
Aşk

Eylül'de yağmur yağıyordu.
Ordu'nun denizi
gri gökyüzünü
sessizce taşıyordu.
Çınarın altında
sana baktım.
İnsan hayatının
ne kadar tuhaf olduğunu düşündüm.
Bazen yıllarca
kendimizi tanımaya çalışıyoruz.
Sonra bir insan geliyor
ve bize kendimizi
bir cümleyle değil,
bize nasıl baktığıyla
gösteriyor.
Sen bana
kim olduğumu söylemedin.
Ama yanında
kim olmak istemediğimi
anladım.
Korkularımın esiri
olmak istemiyordum.
Geçmişimin tutsağı
olmak istemiyordum.
Sevdiğim insanı
kaybetmemek için
özgürlüğünü daraltmak
istemiyordum.
Aşkın adına
kendimi de seni de
eksiltmek istemiyordum.
Aşk

Sevgi
bazen yanlış anlaşılmış
bir sahiplik biçimi.
“Benimsin.”
dediğimiz anda
sevginin içine
küçük bir korku bırakıyoruz.
Oysa ben sana
şunu söylemek istiyorum:
Benim değilsin.
Ve tam da bu yüzden
seni seviyorum.
Çünkü sen
sahip olunacak bir şey değil,
tanınacak bir insansın.
Her gün yeniden.
Her sabah başka bir düşüncenle.
Her akşam değişen
bir sessizliğinle.
Seni sevmenin anlamı
seni tamamlamak değil.
Seni değiştirmek hiç değil.
Seni, değişme hakkınla birlikte
sevebilmek.
Aşk

Bir gün bana:
“Beni neden seviyorsun?”
diye sorarsan
sana kusursuz bir cevap
veremem.
Çünkü aşk
matematiksel bir kesinlik
istemiyor.
Belki seni seviyorum,
çünkü yanında
kendimi saklamıyorum.
Belki seni seviyorum,
çünkü sessizliğin
beni korkutmuyor.
Belki seni seviyorum,
çünkü senin yanında
geçmişimle savaşmak yerine
onu anlamaya başladım.
Belki de aşkın
en büyük paradoksu bu:
İnsan bazen
başka birini bulduğunda
onu değil,
kendisini daha doğru okumaya başlıyor.
Aşk

Şimdi madalyona bakıyorum.
Ön yüzünde
sen varsın.
Arka yüzünde
ben.
Ama asıl hikâye
ikimizin arasında kalan
o görünmeyen yerde.
Çünkü aşk
iki yüzün birleşmesi değil.
İki insanın
birbirinin görünmeyen tarafına
saygıyla yaklaşabilmesi.
Eylül yağmurunun altında
Ordu'nun denizi susarken
sana son kez şunu
söylemek istiyorum:
Seni sevmek,
sende kendimi kaybetmek değildi.
Tam tersine.
Senin yanında
madalyonun içini açtım.
Ve ilk kez
kendi karanlığıma bakarken
ondan korkmadım.
Çünkü artık biliyorum:
İnsanın gerçek yüzü,
başkalarına gösterdiği yüz değil;
sevilmeyeceğinden korktuğu hâlde
birine gösterebildiği yüzdür.
Ve ben,
o yüzümle
seni seviyorum.
Aşk

Seni düşündüm.
Senin de
görünmeyen bir tarafın olduğunu,
Senin de
söylemediğin cümlelerin,
Kimseye göstermediğin
korkuların,
Belki geçmişinden kalan
ve hâlâ bugünün kapısını
sessizce çalan insanlar olduğunu...
Aşk

Eylül'de yağmur yağıyordu.
Ordu'nun denizi
gri gökyüzünü
sessizce taşıyordu.
Çınarın altında
sana baktım.
İnsan hayatının
ne kadar tuhaf olduğunu düşündüm.
Bazen yıllarca
kendimizi tanımaya çalışıyoruz.
Sonra bir insan geliyor
ve bize kendimizi
bir cümleyle değil,
bize nasıl baktığıyla
gösteriyor.
Aşk

Aşk Aşkın Şehri Ordu
Kayıt Tarihi : 3.10.2026 00:36:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!