Aşk Eylül 25 Şiiri - Aşk Aşkın Şehri Ordu

Aşk Aşkın Şehri Ordu
7534

ŞİİR


71

TAKİPÇİ

Aşk Eylül 25

Kaderin Karşısında İki Özgür İnsan
Bize “olmaz” dediler.
Oysa insanın
en eski yanılgısıdır bu:
Bir şeyin zor olmasıyla
imkânsız olduğunu
birbirine karıştırmak.
Adlarımızı karşı karşıya koydular.
Geçmişlerimizi.
Ailelerimizi.
Dünyalarımızı.
Sanki insan,
doğduğu soyadının
sonsuza dek mahkûmuymuş gibi.
Sen bana baktın.
Ve bir anda
bütün soy ağaçları
anlamsızlaştı.
Çünkü aşk,
insanın kendisine verilmiş
kimliği sorgulamaya başladığı
ilk büyük isyandır.
Ben sana:
“Sen kimsin?”
diye sormadım.
“Bana ne yapıyorsun?”
diye de sormadım.
Sadece şunu düşündüm:
İnsan, kendisine öğretilmiş bütün
düşmanlıkları unutabilecek kadar
özgür olabilir mi?
Belki aşkın en büyük sınavı buydu.
Seni sevmek kolaydı.
Zor olan,
seni sevdiğim için
dünyaya düşman olmamaktı.
Çünkü aşkı savunmanın
en kolay yolu
her şeyi yakıp yıkmaktır.
Oysa ben
seni sevmenin
dünyayı küçültmek değil,
dünyayı daha geniş
görmek olduğunu öğrendim.

───

Bir gece,
Ordu'nun denize bakan
sessiz bir yerinde
yan yana durduk.
Çınarın dalları
üstümüzde eski bir gökyüzü gibi
birleşiyordu.
Eylül yağmuru
şehrin bütün seslerini
yavaşlatmıştı.
Sen:
“Ya bizi ayırırlarsa?”
dedin.
Ben sustum.
Çünkü ilk kez
çok eski bir felsefi sorunun
aşk biçimine dönüştüğünü anladım:
Bir insanın özgürlüğü,
başkasının kararına rağmen
kendisi olarak kalabilmek midir?
Belki evet.
Belki hayır.
Ama şunu biliyordum:
Bizi ayırabilecekleri
bir mesafe yaratabilirlerdi.
Bir şehir.
Bir duvar.
Bir soyadı.
Bir önyargı.
Fakat iki insanın
birbirini gerçekten seçmiş olmasını
geçmişin hiçbir mirası
geri alamazdı.
Çünkü seçim,
insanın kader karşısındaki
en sessiz ama en güçlü cümlesidir.

───

Bize “kader” dediler.
Ben kadere inanmadım.
Ama seni tanıdıktan sonra
kader kelimesinin
başka bir anlamını düşündüm:
Belki kader,
başımıza gelenler değil,
başımıza gelenlere
verdiğimiz anlamdır.
Bir karşılaşma
kader olabilir.
Ama o karşılaşmanın
neye dönüşeceği
hâlâ bizim seçimimizdir.
Bu yüzden seni
“yazılmış olduğun” için sevmedim.
Seni,
yazılmamış bir geleceği
birlikte kurmayı seçtiğimiz için sevdim.

───

Romeo'nun Juliet'i
Juliet'in Romeo'su...
Bize isimler üzerinden
bir hikâye anlattılar.
Oysa ben
isimlerin ötesindeki soruyu
merak ediyorum:
İki insan,
kendilerine miras bırakılmış
bir düşmanlığın ortasında
birbirini seçtiğinde,
kim kazanır?
Aile mi?
Toplum mu?
Geçmiş mi?
Kader mi?
Yoksa insanın
kendi iradesi mi?
Belki cevap
hiçbirindedir.
Çünkü aşk,
kazananı olmayan
bir mücadeledir.
Ama insanı
mücadele eden hâlinden
daha özgür birine dönüştürebilir.

───

Seni sahiplenmek istemedim.
Çünkü sahiplik,
aşkın en ilkel biçimidir.
Sana:
“Benimsin.”
demek yerine,
“Sen sensin;
ben de seni
olduğun kişi olarak seçiyorum.”
demeyi öğrendim.
Çünkü gerçek sevgi,
bir insanı kendine bağlamak değil,
bağlı kalmayı seçtiğinde
onun özgürlüğünü hâlâ
koruyabilmektir.
Bu yüzden
bizim aşkımızı
bir kafese değil,
bir yola benzettim.
Yolun nereye gittiğini
bilmiyoruz.
Ama yürümeyi
kendimiz seçiyoruz.

───

Bir gün
şehir sustuğunda,
Eylül bütün yapraklarını
denize bıraktığında,
çınar gölgesini
suyun üzerine uzattığında,
sana yine aynı soruyu soracağım:
“Benimle gelir misin?”
Ama cevabını
önceden bilmek istemeyeceğim.
Çünkü sevdiğim insanın
özgür iradesinden korkuyorsam,
aslında aşkımdan değil,
kendi güvensizliğimden korkuyorumdur.
Sen “gel” dersen,
yol oluruz.
Sen “kal” dersen,
mesafe oluruz.
Ama hangi cevabı verirsen ver,
seni kendin olmaktan
vazgeçmeye zorlamayacağım.
Çünkü seni sevmenin
son sınırı burada başlıyor:
Seni kaybetme ihtimalini
göze alacak kadar
özgür bırakabilmek.
Ve belki Shakespeare'in
yüzyıllar önce açtığı o eski soru
burada yeniden doğuyor:
Aşk mı kaderdir,
yoksa kader dediğimiz şey
aşk uğruna yaptığımız seçimlerin
sonradan kazandığı isim mi?
Ben cevabı bilmiyorum.
Ama seni biliyorum.
Ve bu bana yetiyor.
Çünkü bazı insanlar
hayatımıza bir cevap olarak girmez.
Bize daha iyi sorular
sormayı öğretmek için gelir.
Sen benim en güzel sorumsun.
Ve ben,
cevabını tüketmeden,
seni sevmeyi seçiyorum.
Aşk
Sevmek mi, Yoksa Var Olmak mı?
Bir gece
kendime şu soruyu sordum:
Sevmek mi,
yoksa sevilmek mi?
Sonra sustum.
Çünkü bazı sorular
cevap beklemez;
insanı kendi içine
geri gönderir.
Sen o sırada
karşımda duruyordun.
Ve ben ilk kez düşündüm:
Belki insan
bir başkasını sevdiğinde
aslında aşkı değil,
kendi varlığının sınırlarını
sorgulamaya başlar.
Çünkü sen geldikten sonra
“Ben kimim?” sorusu
“Sen kimsin?” sorusundan
daha önemli hâle geldi.

───

Bana aşkı sordular.
Ben de:
“Bir seçim,” dedim.
Güldüler.
“Hayır,” dediler,
“Aşk insanın başına gelir.”
Belki.
Ama insanın başına gelen
her şey kader değildir.
Bazı karşılaşmalar
rastlantıdır.
Bazı kalışlar
karardır.
Bazı gidişler
özgürlüktür.
Ve bazı sevgiler
insanın kendi iradesine
verdiği en ağır sınavdır.
Seninle bunu öğrendim:
Aşk, kaderin emri değil;
özgürlüğün sorumluluğudur.

───

Ordu'da Eylül akşamı.
Yağmur yağıyor.
Deniz, gökyüzünün
kararsızlığını taşıyor.
Çınarın dalları
rüzgârla birbirine
sorular soruyor.
Sen yanımdasın.
Ben ise
kendi zihnimin içinde
yüzyıllardır süren
bir mahkemede oturuyorum.
Bir yanım:
“Kal,” diyor.
Öteki:
“Git.”
Bir yanım:
“Güven.”
Öteki:
“Ya yanılıyorsan?”
İşte insanın trajedisi burada başlıyor:
Kalbin kesinlik ister,
aklın kanıt.
Aşk ise
ikisine de
tam olarak istediğini vermez.
Çünkü aşk,
kanıtlanabilen bir önerme değildir.

───

Seni sevdiğimi
nasıl ispatlayabilirim?
Bir ömür mü?
Bir yemin mi?
Bir söz mü?
Fedakârlık mı?
Hiçbiri.
Çünkü insan
bazen en büyük yeminlerini
en kolay bozduğu yerde verir.
Ben sana
yemin etmek istemiyorum.
Sana daha zor bir şey
vermek istiyorum:
Şüphelerimin içinde bile
seni dürüstçe seçmek.
Çünkü kesinlik
her zaman hakikat değildir.
Bazen kesin olduğumuzu sandığımız şey,
yalnızca korkularımızın
düzenli hâlidir.

───

Biliyor musun?
Seni kaybetmekten
korkuyorum.
Ama seni
kendime ait olmadığın hâlde
tutmak daha büyük bir korku.
Çünkü sahip olmak
sevginin kanıtı değildir.
Bazen sahip olmak,
kaybetme korkusunun
aşk kılığına girmiş hâlidir.
Ben seni böyle sevmek istemiyorum.
Seni bir cevap yapmak istemiyorum.
Hayatımın bütün sorularını
senin omuzlarına yüklemek istemiyorum.
Çünkü hiçbir insan
başka bir insanın
varoluşsal açlığını
doyurmak zorunda değildir.
Sen sevgilimsin.
Kurtarıcım değil.
Ben de senin
kurtarıcın değilim.
Belki aşkın
en yetişkin hâli budur:
Birbirimizi tamamlamaya çalışmadan
birbirimizin yanında
bütün kalabilmek.

───

Peki ya zaman?
Bizi değiştirirse?
Bugünkü sen
yarınki sen olmazsa?
Bugünkü ben
yarın sana yabancılaşırsa?
Aşk biter mi?
Yoksa aşkın bitmesi dediğimiz şey,
birbirimizin artık
değişmesine izin vermemek midir?
Bilmiyorum.
Ama seni
bugünkü hâlinin sonsuza kadar
aynı kalacağına dair
bir söz vermeden seviyorum.
Çünkü değişmek
ihanet değildir.
İnsan,
kendisini yeniden kurabilir.
Ben de.
Sen de.
Ve eğer bir gün
başka insanlara dönüşürsek,
bugünkü sevgimizi
yalan ilan etmeyeceğim.
Çünkü geçmişte gerçek olan
bir şeyin,
gelecekte sürmemesi
onu geçmişte daha az gerçek
yapmaz.

───

Şimdi soruyorum kendime:
Olmak mı, olmamak mı?
Belki soru yanlış.
Asıl soru:
Nasıl var olmalı?
Başkasının beklentisiyle mi?
Korkularımızla mı?
Bize öğretilmiş rollerle mi?
Yoksa kendi seçimimizin
sorumluluğunu alarak mı?
Ben seni seçiyorum.
Ama seni seçmek,
kendimden vazgeçmek değil.
Tam tersine:
Kendim olarak kalıp
seni sevebilmenin
mümkün olduğunu seçiyorum.
Ve belki aşkın
en yüksek biçimi budur:
İki insanın
birbirinde kaybolması değil,
birbirinin varlığını
derinleştirmesi.

───

Gece ilerliyor.
Yağmur hâlâ yağıyor.
Deniz karanlık.
Çınar sessiz.
Sen yanımdasın.
Ben hâlâ kuşkuluyum.
Hâlâ soruyorum.
Hâlâ bilmiyorum.
Ama artık kuşkudan korkmuyorum.
Çünkü anladım:
Aşk, bütün soruların
cevabını bulmak değildir.
Bazen aşk,
cevabını bilmediğin hâlde
dürüstçe yanında kalabildiğin
en zor sorudur.
Ve sen,
benim cevabım değilsin.
Sen, yaşamaya
devam ettiğim sorusun.
Aşk

Sen geldikten sonra
“Sen kimsin?” sorusu
“Ben kimim?” sorusundan
daha önemli hâle geldi.
Aşk

Bana aşkı sordular.
Ben de:
“Bir seçim,” dedim.
Güldüler.
“Hayır,” dediler,
“Aşk insanın başına gelir.”
Belki.
Ama insanın başına gelen
her şey kader değildir.
Bazı karşılaşmalar
rastlantıdır.
Bazı kalışlar
karardır.
Bazı gidişler
özgürlüktür.
Ve bazı sevgiler
insanın kendi iradesine
verdiği en ağır sınavdır.
Seninle bunu öğrendim:
Aşk, kaderin emri değil;
özgürlüğün sorumluluğudur.
Aşk

Sen, yaşamaya
devam ettiğim tüm soruların cevabısın.
Aşk

Seni sevdiğimi
nasıl ispatlayabilirim?
Bir ömür mü?
Bir yemin mi?
Bir söz mü?
Fedakârlık mı?
Hiçbiri.
Çünkü insan
bazen en büyük yeminlerini
en kolay bozduğu yerde verir.
Ben sana
yemin etmek istemiyorum.
Sana daha zor bir şey
vermek istiyorum:
Şüphelerimin içinde bile
seni dürüstçe seçmek.
Çünkü kesinlik
her zaman hakikat değildir.
Bazen kesin olduğumuzu sandığımız şey,
yalnızca korkularımızın
düzenli hâlidir.
Aşk

Aşk Aşkın Şehri Ordu
Kayıt Tarihi : 3.10.2026 00:36:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!