Ve Monna Rosa Şiiri - A. Ali Ural

A. Ali Ural
39

ŞİİR


29

TAKİPÇİ

Ve Monna Rosa

Arıyor; üzerinde gecenin harmanisi. Arıyor; bulmamak için dualar okuyarak. Arıyor; feneriyle süzülüp pencereden. Arıyor; bulsa ne yapacak ki!

Bulsa ne yapacak kaşıkçı elmasını. Yılın tam başında parlayan elmasını. Vursa ne yapacak düşünce elmasını. Düşünce elmasını kim kaldıracak yerden? Kim kaldıracak yerden ayın haritasını?
Kraterler gibi koyu gözleri. Perdeyi çekebilse; koyu gözleri; dalgakıran yetmez koyu gözleri; pencereyi örten mavi katarakt...

Arıyor; bilseydi ne aradığını. Korkup göle attığı sır sandığını. Çevreleyen balıklar asla anlatmayacak. Asla kırmayacak sır sandığını.

Ne ayın ışığı düşsün, ne sokak lambasının. Ne güneşler doğsun, ne farlar aydınlatsın...

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara,
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

Gözün rütbesidir sırma mendiller. Yaşın değdiği yerde ses hızlı akar. Bayramda mendil verilen çocuklara, rüzgarın hediyesi ıslak bulutlar.

Dilsizdir anlatamaz, sorma mendiller. Toprak günahkardır sorar yağmuru. Ateş yaklaştıkça kıvama gelen beyaz. Ekmeği yoğururken un suyu özler.

Günahkar topraktan noel ağacı. Kırmızı adamdan yemyeşil zehir. Uzun ince parmakların değdiği piyanodan. Geceye saldıran vahşi bir şiir. Ki kahrıyla karartır manolyaları. Saksıların çatlağından sızan siyah kan. Bir mıknatıs açarak kocaman kollarını, sırma mendilleri öper boynundan.

Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü
Ve boğazımı sıktı parmaklar ince, uzun.
Günahkar toprağıma saçından bir tel düştü;
Sana ne olmuş Rosa, bir derde tutulmuşsun.
Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti:
Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun,
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü

Rüzgar şapkasını değil, başını götürecek. İpi salınca çocuk yedi kat göğe. Rüzgar değil, celladın sımsıcak nefesi bu. Gülümseyen bir güneş ilkokul defterinde. Hem yüzme bilmeden ne cesaret ırmağa, fırlatmak şapkayı başı yerine. Hem gülün zehirlediği tüfek can çekişirken, rüyasının ağında ağlıyor bir örümcek.

Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa;
Her şeyim sizin olsun, hep sizin kesik başlar.
Rüyasında örümcek başlarsa ağlamağa,
İçine gül koyduğum tüfek ölmeğe başlar.
Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa
Gibi ölüm önünde öz benliğim yavaşlar.
Öyleyse şu şapkayı fırlatayım ırmağa

Önüne kimi katsa sürüyor ülkesine. Ayak sürümekle kaçılmıyor ölümden. Kim kaçsa sürünüyor ihtiras kemendinde. Yalnız kediler değil yastığına sürtünen. Erkekleri tanımaz satılmayan çiçekler. Yalnız kediler değil kokuyu ezberleyen. Yalnız günler kısalır, geceyi sever deniz. Unutulmak kapkara, hatırlanmak beyaz kar. “Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır”, bir geyiğin gözlerinden bile medet umarlar.

Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır
Ve kediler her gece sürünür yastıklara.
Denizleri bahtiyar eden günler kısalır;
Satılmayan çiçekler, zehirli ve kapkara,
Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır.
Bir geyiğin gözleri düşer eriyen kara
Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır.

Yalnızlıkla sigarayı akraba yapan duman, yerden yükselip göze çarparak, akar hatırlatmak için kendini, rüyaya aniden süzülen toprak. Sonra taş olur, toprak taş bebek. Balıklar kılçıklı, geceler dişli. Hatıralar büyük ama karanlık. Hatıralar hafızanın aşklara direnişi. Ve sonu olmayan garip med-cezir; Allah ve şeytan arasında gidip gelişi...

Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık
Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.
Sana da, Monna Rosa, taş bebeği bıraktık,
Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi.
Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık;
Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi...
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık

Yağmura tahammül, yalnızlıktan daha zor. Yağmur yalnızlığı habire kırbaçlıyor. Yükseliyor boğazına kadar çıldıran sular. Yükseliyor derece, civa ve akbabalar. Şimdi tam zamanı güvenmenin yağmura, belanın bileğini öpme zamanı şimdi. Şimdi dövüşte değil teslim olmada sıra. Asılmış bir adamın güvenli ellerine. Ruhunu bayrak yapıp o belalı yağmura.

Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim;
Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura.
Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim,
İtimat edeceğim şu belalı yağmura.
Ruhumu bayrak yapıp ben teslim edeceğim
Asılmış bir adamın iki eli yağmura.
Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim.

Tamamlamak için bu deli resmi, bir tren ışığına güneşe ihtiyaç var. Seni ışığa çekmek ayırmak renklerine, renklerinden bir şehri tekrar inşa etmek var. Ve katıvermek seni bir martı sürüsüne. Şu bembeyaz buluta son kez el sallamak var. Yürümeli batmadan, parçalanan gemiye. Yürümeli yelkeni yırtılmış o türküye. Yürümeli ölmeyeni öldürmek için şimdi. Son fırça darbesiyle tamamlayınca resmi, imza atmamak için parmakları kırmak var!

Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni
Ve bir şehir yaratmak, ruhundan Gülce diye.
Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni
Katıvermek sessizce söylenen bir türküye.
Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni
Ve son vermek bitmeyen, bu bitmeyen şarkıya,
Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni.

Eğer bir son söz söylenecekse burda, rüzgar varsın şiddetli essin; fısıldayayım duyma, fısıldayayım duyma! Bir tavuskuşuyla yaşamak nedir? Açmamak için kopartan tüylerini... Bir tavuskuşuyla yaşamak nedir?

Sana tavuskuşunun içime girdiğini
Son, en son söz olara söylemek istiyorum.
İçime girdiğini, tüyünü yolduğunu
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
İçimde tavusların bir bir kaybolduğunu,
Bana da bir çift ak kanat kaldığını
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.

Arıyor; üzerinde gecenin harmanisi. Arıyor; bulmamak için dualar okuyarak. Arıyor; feneriyle süzülüp pencereden. Arıyor; bulsa ne yapacak ki!

Bulsa ne yapacak uçuşan saçlarını. Binlerce gümüş telin parladığı gecede. Bulsa ne yapacak çaresiz ellerini, iğreti bir ışık gibi duran gölgede. Bulsa ne yapacak kazıda heykelini. Kendi heykellerini bir çocuğun ardında...

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara;
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara,
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

VE MONNA ROSA; SEZAİ KARAKOÇ, 1952, Yılbaşı Gecesi

MERDİVENŞİİR

NİSAN - MAYIS 2006

Sayı 8

A. Ali Ural
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!