Monna Rosa -IV- Ve Monna Rosa

Sezai Karakoç
62

ŞİİR


910

TAKİPÇİ

Monna Rosa -IV- Ve Monna Rosa

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara:
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarımı rüzgara,
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü
Ve boğazımı sıktı parmaklar ince, uzun.
Günahkar toprağıma saçından bir tel düştü;
Sana ne olmuş Rosa, bir derde tutulmuşsun.
Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti:
Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun,
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü...

Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa;
Her şeyim sizin olsun, hep sizin kesik başlar.
Rüyasında örümcek başlarsa ağlamağa,
İçine gül koyduğum tüfek ölmeğe başlar.
Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa
Gibi ölüm önünde öz benliğim yavaşlar.
Öyleyse şu şapkayı fırlatayım ırmağa.

Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır
Ve kediler her gece sürünür yastıklara.
Denizleri bahtiyar eden günler kısalır;
Satılmayan çiçekler, zehirli ve kapkara,
Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır.
Bir geyiğin gözleri düşer eriyen kara
Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır.

Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!
Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.
Sana da, Monna Rosa, taş bebeği bıraktık,
Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi.
Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık;
Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi...
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!

Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim;
Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura.
Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim,
İtimat edeceğim şu belalı yağmura.
Ruhuma bayrak yapıp ben teslim edeceğim
Asılmış bir adamın iki eli yağmura.
Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim.

Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni
Ve bir şehir yaratmak, ruhundan Gülce diye.
Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni
Katıvermek sessizce söylenen bir türküye.
Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni
Ve son vermek bitmeyen, bu bitmeyen şarkıya,
Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni.

Sana tavuskuşunun içime girdiğini
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
İçime girdiğini, tüyünü yolduğunu
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
İçimde tavusların bir bir kaybolduğunu,
Bana da bir çift ak kanat kaldığını
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara;
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara.
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

1952, Kış (Yılbaşı Gecesi)

Sezai Karakoç
Kayıt Tarihi : 7.8.2001 15:46:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Tugay Doğan
    Tugay Doğan

  • asu enver
    asu enver

    vay beee

  • Zulmü Alkışlayamam
    Zulmü Alkışlayamam

    Ne kadar güzelsin şiir.
    Ne kadar özel yazmış şair.

    ... başka ne denir ki..?

    Saygı ve selam ile...

  • Hüseyin Pelit
    Hüseyin Pelit

    Çok beğendim çok güzel şiir

  • Onur Bilge
    Onur Bilge

    Monna Rosa -IV- Ve Monna Rosa


    Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
    Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
    Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara:
    Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
    Koyverip telli pullu saçlarımı rüzgara,
    Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
    Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

    Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü
    Ve boğazımı sıktı parmaklar ince, uzun.
    Günahkar toprağıma saçından bir tel düştü;
    Sana ne olmuş Rosa, bir derde tutulmuşsun.
    Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti:
    Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun,
    Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü...

    Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa;
    Her şeyim sizin olsun, hep sizin kesik başlar.
    Rüyasında örümcek başlarsa ağlamağa,
    İçine gül koyduğum tüfek ölmeğe başlar.
    Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa
    Gibi ölüm önünde öz benliğim yavaşlar.
    Öyleyse şu şapkayı fırlatayım ırmağa.

    Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır
    Ve kediler her gece sürünür yastıklara.
    Denizleri bahtiyar eden günler kısalır;
    Satılmayan çiçekler, zehirli ve kapkara,
    Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır.
    Bir geyiğin gözleri düşer eriyen kara
    Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır.

    Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!
    Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.
    Sana da, Monna Rosa, taş bebeği bıraktık,
    Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi.
    Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık;
    Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi...
    Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!

    Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim;
    Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura.
    Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim,
    İtimat edeceğim şu belalı yağmura.
    Ruhuma bayrak yapıp ben teslim edeceğim
    Asılmış bir adamın iki eli yağmura.
    Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim.

    Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni
    Ve bir şehir yaratmak, ruhundan Gülce diye.
    Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni
    Katıvermek sessizce söylenen bir türküye.
    Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni
    Ve son vermek bitmeyen, bu bitmeyen şarkıya,
    Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni.

    Sana tavuskuşunun içime girdiğini
    Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
    İçime girdiğini, tüyünü yolduğunu
    Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
    İçimde tavusların bir bir kaybolduğunu,
    Bana da bir çift ak kanat kaldığını
    Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.

    Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
    Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
    Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara;
    Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
    Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara.
    Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
    Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

    1952, Kış (Yılbaşı Gecesi)

    Sezai Karakoç


    ŞİİRDEN ESİN/TİLER


    SON SÖZLER

    I

    Bundan sonra beni göremeyeceksin beyaz gül. Sesimi duyamayacak, şiirlerimi ve mektuplarımı alamayacaksın. Biliyorum sen de yokluğumun boşluğunu benim kadar olmasa da hissedeceksin. Belki de beni özleyeceksin. İşte o zaman peygamber çiçeğini anımsa… Beni peygamber çiçeklerinde ara… Güneyin tahıl tarlalarında açarlar ya… Bizim oralarda mavi veya menekşe rengi olurlar. Yabanidirler… Nadiren rastlanan çiçeklerden değildirler. Gövdeleri dimdiktir. Eğilmezler bükülmezler, boyun eğmezler. Bahçelere, evlere, saksılara hapsedilemezler. Onlarda bulabilirsin özgür gururumu… Onların parlak taç yapraklarında…

    Onlara neden peygamber çiçeği denmiş bilmem ama kendime peygamber çiçeği derim ben. Önderim odur, örneğim odur. Onun ahlakıyla ahlaklanmaktan ve izini izlemekten başka gayem yoktur.

    Umutla sana doğru uzattığım bomboş kalan ellerimin sıcaklığını, heyecanlı nemini hissetmek istersen peygamber çiçeklerine dokun. Ben sana kendimi anlattım anlattım anlatamadım! Onlara sor beni! Onlarda gör.. Onlarda seyret. Anlatırlar çaresiz ellerimin masumiyetini. İyi bilirler beni. Çünkü ben onlara söylerim sırlarımı… Dertlerimi onlara anlatırım. Tarlalarda bahçelerde deliler gibi dolanıp kimselere açamadığım aşkımı, hüsranımı, ıstırabımı… Gözyaşlarım onlara damlar. Onlar gayet iyi anlar beni. Beni onlar anlar.

    Balıklara söylerim duygularımı, düşüncelerimi… Sana dair, geleceğe dair… Hayallerimi onlara anlatırım. Onlar dilsizdirler. Kimselere demezler. Senin gibi vefasız değildirler. Beni terk etmezler.

    Ben gittiğimde… Bittiğimde bu gezegende… Ancak onlar doldurabilir yerimi… Beni özgür ve asi yabani çiçeklerle suskun balıklar sembolize edebilir. Hani şu genç yaşımda uçurum rüzgârlarının: “Sakın yapma! Kıyma canına!.. Sakın ha!..” diye fısıldayarak geriye ittikleri ama sadece saçlarıma engel olabildikleri zamanda koyuverdiğimde aşağıya sensiz, cansız bir heykelden ibaret kalan varlığımı yarlara, küçük bir kızın peşine düşen, o yüzden can veren âşığının, metrelerce aşağıda yıldız gibi yatan, gözleri açık kalan cesedini de göremeyeceksin. Birileri bulup götürecekler, gömecekler. Kabrimin üstünde açan peygamber çiçeğinin nurlu yüzünde ara beni… Secdelerin ilahi ışıklarıyla nurlanan alınlarında… Ben o yüce Peygamberin ümmetindenim. En büyük özelliğim budur. Unutma!

    Bizim oralarda, güneyin dağ köylerinde hâlâ eski âdetler hüküm sürer. Genç kızlar sevgilerini açıkça ifade edemez, dağ çiçeklerinin desenlerini ve renklerini çevrelere aktararak dile getirmeye çalışırlar. Her çiçeğin, her şeklin, her rengin ayrı bir manası vardır. Eğer boynu bükük bir gelincik işlemişlerse, sevdikleri gence: “Neden bana ilgi duymuyorsun, ben seni bu kadar çok severken? Neden beni boynu bükük bırakıyorsun?” demek isterler. Onun can alıcı alını, acı yeşilini mendillere nakşederler ve ıssız bir yolda sokakta, tam yanlarından geçerken, farkında olmadan düşürmüş gibi yaparlar, yavaşça yere bırakırlar. O genç için yanık bir türkü, yakıcı bir aşk şiiri, ucu yanık bir aşk namesi hükmündedirler. Bir romana sığdırılamayacak duygular anlatırlar, yürekler hoplatırlar!

    Sen de benim için gözyaşlarıyla oyalanmış, bir şekilde bana yollanmış o güzelim çevrelerden en değerlisi gibiydin. Seni kaybettim. Hem de o bulanık suya, o sosyetik o dejenere ortamın balçık halini almış pis su birikintisine düşürdüm. Oysa ben seni sağ elimden sol elime bile geçirmemiştim. O kadar aziz, o kadar mukaddes bilmiştim. Bizim oralarda Kur’an-ı Kerim sol elle alınmaz! Tespih sol elle çekilmez. Sol elle yemek yenmez, su içilmez. Sen benim için onlar kadar mübarektin! Beni umursamadan terk ettin.

    O parmakların… O ince uzun, narin parmakların… Dokunmaya kıyamadığım, okşamaya doyamadığım parmakların sıktı boğazımı, mengene gibi, halen sıkmakta…

    Şu bedenim var ya şu maddi varlığım… Onun nasibine tüm günahlarımla beraber kabrime konmasını arzuladığım, omzunda gördüğümde: “Al, senin olsun!” diyerek armağan ettiğin saçının teli düştü. Senin için bir tel saç hükmündeydim. Saçının telleri kadar arkadaşın, eşin dostun, hayranın, sevgilin vardır belki de… Ben sadece işe yaramaz hale gelen, atılan, düşen, artık sana ait olmayan ve asla bir daha olamayacak olan ölü bir saç teliydim. Oysa ben sana nasıl da divaneydim, deliydim!

    ***

TÜM YORUMLAR (73)