Sevgilime Iftira Şiiri - İsmet Özel

İsmet Özel
66

ŞİİR


348

TAKİPÇİ

Sevgilime Iftira

Dudaklarından kalkarken boynun kurcalar beni
bir yanımı kara çıbanlara saldılar,ıslak
bir yanım hiç ayrılmamıştır,gümeçlerde saklıdır
ondan ki nefret içinde omzunu okşuyorum
ama bana şimdi gerçekten zor gelen şey
bir grevin çocuklara kazınmış izlerini hatırlamak
sözlerimi etime bastırıyorum
içimde çalılıkları yaran bir postalın tortusu
benim bu sası karanlığa zorla,zorlayarak
tutuşmuş bir gül sıkıştırmak boynumun borcu
yeter ki
sağlam senetler verilmiş sanılırken aşkı karartmak için
sen bir daha beni saçlarınla sıyır
ağdalanmış sevincimi hışırdat,bunu yapabilirsin
çünkü bütün bankalar,silah fabrikaları
her gün bacaklarımıza sırnaşan kara köpük
senin sessiz gururunda homurdanan tufanı
hesabetmiş değil
bilmemişler hıncımın yaban otlar suladığını
çalakalem sevebilmek elimden gelmiyor
belki evet
onların mühürlerini kımıldatan barut dumanlarını
solumaktan biraz çopurlanmıştır sesim
senin göğsünü ağartırken yıpranılacak elbet
bakışlar tozlanacak dolukmuş sofalardan
ezikliğin şehveti yayılınca
taptaze yaşlanmayı da öğrenmem gerekecek
iştedir yalanı seyreltiyor uykusuzluklar
aklımın köşesinden atlılar geçiyor
değil mi ki beni şımartan gökyüzüdür
ve ben o tanyerlerinin sulbünden gelmekteyim
hiç bir dostumu kalebent saymam parmaklıkların ardında
kan değildir dostlarımın çakrışına bulaşan
kan değil,mürekkep lekesi ben bilirim
çünkü birgün gerçekten kan aktığında
ölüm çiçeklerin yırtıcı dülgerliği sanılacaktır
karaysam şimdi öfkenin payı vardır karanlığımda
aşktandır titrediğim eğer ki titriyorsam
sözlerim öcalan ağza misvak,iyice anlaşılsın
bu dağlanmış toprağa süzülen ayaklarımdan
keşke kan olsa
o zaman
senin çardağına çıkarken
karıştırırken şarapla kendimi sana
varsın gün geçtikçe herşeyde biraz kahır
biraz bakır çalığı olsun lokmamızda
bana soru sor artık
beni kurtarma,konuştur
beni yaz geceleri patlayan sağnaklara bağışla.

İsmet Özel
Kayıt Tarihi : 25.12.2000 23:55:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • mehmet ali
    mehmet ali

    Bazi dizeleri yanlis yazilmis,
    "bir yanım hiç ayrılmamıştır,gümeçlerde saklıdır " ayrılmamıştır degil aymamıştır olacak.
    "bilmemişler hıncımın yaban otlar suladığını " yaban otlar degil yaban ATLAR olacak
    ?t=81

  • Boyacı Halil
    Boyacı Halil

    ah hüleyn hep iftira attılar sevgilime be(kendisi dahi!)..ah hüleyn ah.. bi kerecik de yapma fırsatı vereydiler(kendisi dahi!).. o da insandı(ben dahi!).. yazıktı canına ya-uuuvv...

    şöyle bi iftira da olmaz hani; 'Dudaklarından kalkarken boynun kurcalar beni ' iftira..ya da 'sözlerimi etime bastırıyorum ..' falan, külliyen ve her hâl ilen iftira..

    ah hüleyn..

  • Naze
    Naze

    Dudaklarından kalkarken boynun kurcalar beni
    bir yanımı kara çıbanlara saldılar,ıslak
    bir yanım hiç ayrılmamıştır,gümeçlerde saklıdır
    ondan ki nefret içinde omzunu okşuyorum
    ama bana şimdi gerçekten zor gelen şey
    bir grevin çocuklara kazınmış izlerini hatırlamak
    sözlerimi etime bastırıyorum
    içimde çalılıkları yaran bir postalın tortusu
    benim bu sası karanlığa zorla,zorlayarak
    tutuşmuş bir gül sıkıştırmak boynumun borcu
    yeter ki
    sağlam senetler verilmiş sanılırken aşkı karartmak için
    sen bir daha beni saçlarınla sıyır
    ağdalanmış sevincimi hışırdat,bunu yapabilirsin
    çünkü bütün bankalar,silah fabrikaları
    her gün bacaklarımıza sırnaşan kara köpük
    senin sessiz gururunda homurdanan tufanı
    hesabetmiş değil
    bilmemişler hıncımın yaban otlar suladığını
    çalakalem sevebilmek elimden gelmiyor
    ..............
    Çalakalem sevebilmek elimden gelmiyor...
    Aşka değer vererek sevenleri kimse görmüyor...
    Ama bana şimdi gerçekten zor gelen şey bir grevin çocuklara kazınmış izlerini hatırlamak...Keşke hatırladığım tek şey bu olsaydı...

    İsmet Özel'in en sevdiğim şiirlerinden biri.

  • Remzi Şanlım
    Remzi Şanlım

    ************************** ************************************

    ....TEK HECE...

    var mı beni içinizde tanıyan?

    yaşanmadan çözülmeyen sır benim

    kalmasa da şöhretimi duymayan

    Kimliğimi tarif etmek zor benim


    Bülbül benim lisanımla ötüştü

    Bir gül için canevinden tutuştu

    Yüreğime Toroslar'dan çığ düştü

    Yangınımnı söndürmedi kar benim


    Niceler sultandı, kraldı, şahtı

    Benimle değişti,talihi,bahtı

    Yerle bir eylerim tac ile tahtı

    Akıl almaz hünerlerim var benim

    .................

    ..................

    ..................

    .................

    İlahimle Mevlana'yı döndürdüm

    Yunusumla öfkeleri dindirdim

    Günahımla çok ocaklar söndürdüm

    Mevla'danım, hayır benim, şer benim


    BENİM İÇİN YARATILDI MUHAMMED (S.A.V)

    BENİM İÇİN YAĞDIRILDI O RAHMET

    E.V.L.İ.Y.A.N.I.N S.Ö.Z.Ü.N.D.E.K.İ M.U.H.A.B.B.E.T

    E.N.B.İ.Y.A.N.I.N Y.Ü.Z.Ü.N.D.E.K.İ N.U.R.B..E.N.İ.M


    CEMAL SAFİ

    ((((GALİBA BEN BU TEK HECEYİ BULDUM)))

  • Fatih Çapkın
    Fatih Çapkın

    Böylesine önemli bir değeri günün köşesine koyan değerli sitenin şair editörünü tebrik ediyorum.
    Çok güzel bir şiir.1970 yıllara imzasını atan bir şiir.
    Şiir fevkaladenin de fevkinde..
    Tekrar edersek hem değerli şairimizi, hemde siteyi ve günün köşesini kutluyorum.
    Saygılar.....

  • Remzi Şanlım
    Remzi Şanlım

    Nece konuşuyorlar
    Hangi dil belli değil
    Aramak gerekecek
    Sözlük sözlük üstüne

    Aynaya bakanlar da
    Göremiyor kendini
    Birkaç tane lazım ya
    Gözlük gözlük üstüne

    Kendinden başkasını
    dinlemiyor hiçkimse
    herkes başka alemde
    sözcük sözcük üstüne

    Bak birisi ne diyor?
    öbürkiki ne anlar?
    Saksağan dama çıkmış
    Kazma kazma üstüne

    Kime mi diyorum

    Kim üstüne alınırsa ona

    ona, buna şuna

    en önemlisi de kendime..

    O birbirlerinin şahıslarına, bilgilerine dil uzatan

    arkadaşlara da tek bir sözüm olacak

    Öyle oturdukları yerden

    karşısındaki insanın bilgisini

    inancını, tarafsızlığını vs.vs

    nasıl görebilmişler?

    Onu da anlayabilmiş değilim ya neyse...


    Sevgiler ve saygılar bütün herkese

    Yine de gaza gelmemek lazım

    Dostlukla...

  • Mevlüt Yanar
    Mevlüt Yanar

    Bu şiiri anlayabilmek için kendimi şair yerine koyup düşünmem gerekli.İyi de benim okadar zamanım da yok sabrımda... İnanın şiirin tümünü okumadım.Değer bulmadım.

  • On İki
    On İki

    şiirin altında birçok gerekli-gereksiz bilgiler verilmiş ,ben de öznel yargımı belirteyim sadece..Orta hallice bir şiir.Kötü de değil iyi de.

  • İbrahim Necati Günay
    İbrahim Necati Günay

    ŞİİR KOKUSU

    İsmet Özel'in Pazar günü (30 Nisan 2006) İzmir Tüyap’ta yaptığı konuşmanın tam metni.




    “Şiir kokusu” koyduk bu konuşmanın başlığını. Neden böyle yaptık? Çünkü şiirin, kokusundan başka esas alabileceğimiz bir vasfı yok. Yani şiiri kokusundan tanıyabiliriz. Robert Graves’e, 'İyi şiiri kötü şiirden nasıl ayırabilirsiniz?' diye sormuşlar. 'Burnumla' demiş. İyi şiirin kokusu başkadır, kötü şiirin kokusu başkadır. Ama o biraz daha açıklayıcı bir cevap vermiş. 'Tıpkı kokmuş balığı, kokmamış balıktan ayırdığım gibi' demiş. Balık bozulunca kokusu değişiyor. Bu manada kötü şiirin kötü bir kokusu olur. Daha doğrusu artık yenmeyecek balık nasıl kokuyorsa, okunmayacak şiir de öyle kokuyor.


    Şiirin ne olduğu meselesini sağlam bir kaynaktan öğrenmek için Kuran-ı Kerim'e başvurmak zorundayız. Zorundayız diyorum ama bu zorunluluk herkesin riayet ettiği bir zorunluluk değil tabii. Kuran-ı kerim in 26.suresi Şuara suresi… Ve o surenin son ayetleri, 224. ayetten başlayarak şu mealle bize ulaşıyor: Şairlere ise azgınlar uyar. Veyahut şairler ise gerçekten, onlara azgın sapıklar uyar. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaşmakta olduklarını görmedin mi? Ve onlar yapmadıklarını söylemektedirler. Ancak iman edip salih amel işleyen, Allah'ı çokça anan ve haksızlığa uğradıktan sonra öçlerini alanlar müstesna. Zulmedenler, zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir... şeklinde bir meali var bu şuara suresinin son ayetlerinin. Demek ki bu şairlerin yaptıkları iş pek parlak bir iş değil. Yani onlara uymak pek tekin değil. Çünkü onlara sapkınlar ve azgınlar uyar, diyor Kuran-ı Kerim. Ama üç tane istisna zikrediyor. Şairler eğer Allahın adını çok anan kişilerse veya salih amel işleyen kişilerse veyahut -ki ben o kategoriye kendimi sokmak hevesindeyim- uğradıkları haksızlığın öcünü almak üzere şiir yazıyorlarsa, onlara Kuran-ı Kerim cevaz veriyor. Yani onların yazdıklarına uyanlar sapkın ve azgın olmuyorlar.


    ŞİİR VE İNSANLIĞIN KADERİ

    Bu mesele bize neyi gösteriyor? Şiir dediğimiz olay ile “insanlığın kaderi” dediğimiz olay iç içe iki hadise. Şiir insanların azıp sapmak için elverişli ortamlar aramalarında etkin bir rol oynayabiliyor. Biz bu etkin rol dışında bir alanı kolaçan etmek istiyoruz. Onun için “şiir kokusu” dedik.

    Bilim -burada bilim derken bilhassa 17 yy’dan itibaren Avrupa’da gelişmiş, formunu bulmuş olan zihniyet çerçevesini kastediyorum- sayılabilir, ölçülebilir, kıyaslanabilir unsurların bilgisine istinat ediyor. Yani sayamadığımız, ölçemediğimiz, kıyaslayamadığımız, kıyaslamak için herkesin kabul edilebildiği bazı ölçüler edinemediğimiz alanda bilim yapamıyoruz. Onun için, bildiğimiz gibi, matematik, fiziğin doğmasına çok büyük katkıda bulunuyor. Çünkü bize mekteplerde öğretildiği gibi fizik maddenin dış belirtilerini incelemeye hasredilmiş bir disiplin; kimya daha bünyevi, yani maddenin bünyevi özelliklerine hasredilmiş; biyoloji, canlı dediğimiz unsurun incelenmesine hasredilmiş. Dikkat ederseniz bütün bunlar, yani bilimin konusu olan şeyler, sayılabilir şeyler. Sayamadığımız zaman, ölçemediğimiz zaman, büyüklüklerini ve şiddetlerini karşılaştıramadığımız zaman bilim yapamıyoruz. İşte şiir ve koku bu ölçülere uymuyor.

    Mesela kokunun adedini gösteremiyoruz. Sayılabilecek bir şey değil koku. Sesin hızını ölçebiliyoruz, ışığın hızını ölçebiliyoruz. Kokunun hiç bir şeyini ölçemiyoruz. Ama kokuyu gayet net olarak hissedebiliyoruz. İyi ve kötü koku arasında bir ayrım yapabiliyoruz. Demek ki şiir ve bilim bir arada bulunabilecek şeyler değil. Bilim sayılabilir şeylerle olan bir şey. Şiir, sayılamaz şeylerle inşa edilen bir şey. Dolayısıyla insanın kaderi ile şiirin muhtevası arasında birbirinden ayrılamaz bir bütünlük görüyoruz.

    Şimdi bu insanlığın kaderi konusunda size Talmud'dan bir pasaj okuyacağım. Şiirle arasındaki bağı birlikte kurmaya çalışalım. İnsanlığın kaderi ile şiir arasındaki bağı kurarken, Talmud'un söylediklerini bir fark edelim. Diyor ki Talmud: 'Dikkatini düşüncelerinden ayrıma, zira onlar sözlerin haline geleceklerdir. Dikkatini sözlerinden ayırma, zira onlar davranışların haline geleceklerdir. Dikkatini davranışlarından ayrıma, zira onlar alışkanlıkların haline geleceklerdir. Dikkatini alışkanlıklarından ayırma, zira onlar karakterin haline geleceklerdir. Dikkatini karakterinden ayırma, zira o senin kaderindir.'

    Şimdi bu hikmet bize insanlık durumumuz ile insanlık hakkında tasavvurumuz arasında kaçınılmaz bir irtibat olduğunu öğretiyor. Bu, şiirin başlıca uğraşı alanı. Bizim insan olarak nerede bulunduğumuz ile insan olarak nerede bulunduğumuzu tasavvur etmemiz… Bunlar irtibatlı şeyler. Ama medeniyetin getirdiği tekellüflü hayat, bizim insan olarak varlığımızla insan olarak aklımızın çalışma yöntemini birbirinden ayırıyor. Yani daha kestirmeden söyleyecek olursak: Teknoloji varlık ile akıl arasındaki bağı koparıyor. Biz teknolojinin bize dayattığı hayatı yaşarken varlığımızla aklımız arasındaki kaynaşıklığı ihmal etmek zorunda kalıyoruz. Çünkü teknoloji bizi varlık sebebimizle ilgili tefekkürden ayırarak yaşamaya mecbur ediyor. Yani cebinizde bir banka kredi kartı varsa, onun size dayattığı hissiyat sizin sahici bir insan olarak dünyada tutuğunuz yeri tehdit ediyor. Ve çoğu kez tahrip ediyor. İşte şiir bu manada kayıplarımızı telafi eden, yani bizim insanlık durumumuzla insanlık durumumuzun tasavvuru arasındaki bağı kurmaya yardımcı olmaya yarayan bir alan. Bir uğraşı alanı.


    ”ŞİİR, AKLIN AÇTIĞI YARALARI ONARIR”

    Novalis şöyle demişti: “Şiir, aklın açtığı yaraları onarır.” Akıl bir takım yaralar açıyor, ama şiir bunları onarıyor. Böyle bir söz doğru mu? Böyle bir söz Avrupa'da doğan medeniyetin seyri bakımından doğru. Biz Türkiye'de yaşayan insanlar Avrupa'da doğan medeniyetin belki heveskârı olabiliriz, ama onun ürünü değiliz. Avrupa'da doğan medeniyet içinde Novalis'in sözü mutlak manada doğru. Yani şiir, aklın açtığı yaraları onarır. Ama bizim için bu geçerli değil. Hiçbir çağda geçerli olmadı.

    Divan edebiyatı yaşarken böyle bir şey söylememiz mantıklı değildi. Yani divan edebiyatının ürünleri sosyal düzenleme içinde, siyasal düzenleme içinde, zihni düzenleme içinde uğradığımız kayıpları telafi eden bir mahiyet taşımıyordu. Divan edebiyatının fonksiyonu tam tersiydi. Divan edebiyatı aklın hayatımızı düzenlemede ne kadar destek olabileceğini örneklendiren malzemeyle tıka basa doluydu. Divan edebiyatı akla ters olan bir şeyden çok, akılla giden bir şeydi. Çünkü bu bizim kültürümüzün bir gereğiydi. Biz batı tesiriyle Türk edebiyatı kurmaya başladığımızda da bu divan edebiyatının esasları Batıda gücünü göstermiş olan şiiri fethetmeye yardımcı olan esaslar haline geldi. Yani biz divan edebiyatını arkamıza alarak Batı şiiriyle hesaplaşmadık, öyle bir şey yok. Biz divan edebiyatında başarılmış şeyleri bilen bir toplum olarak Batı edebiyatıyla ilişki kurduk. Bu manada bir desteği vardı divan edebiyatının Batı tesirindeki Türk edebiyatına.


    “KÂBE ARABIN OLSUN, ÇANKAYA BİZE YETER”

    Batı tesirindeki Türk edebiyatı Tanzimatla başlayıp günümüze geldi. Ben bundan önce Bursa Tüyap'ta yaptığım konuşmamda Kemalettin Kamu'nun bir şiiriyle bir başka şiiri arasında bir kıyaslama yaptım. Dedim ki: 'Bakınız ‘Kâbe Arabın olsun, Çankaya bize yeter’ mısralarının sahibi aynı zamanda nasıl bir şiirin de yaratıcısıdır. Burada bir duygu yoğunluğunda bir faz farkı olduğunu işaret ettim. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda ya da cumhuriyetin kurulmasına giden süreç başladığında…. Bu ifadeyi sehven, yanlış kullanıyorum. Çünkü cumhuriyet, Türkiye'de kurulmamıştır, Türkiye'de cumhuriyet ilan edilmiştir. Yani cumhuriyetçi bir akım sonunda varılmış değil. Her neyse. Bu olaylar peşpeşe gelirken insanlar bir duyarlılık taşıdılar ve bu duyarlılık şiirle bir şekilde dışa vurdu. Bu dışa vuruşun çok parlak bir örneği bize İstiklal Marşı olarak doğdu. Şimdi size istiklal marşı olmak üzere yarışmaya katılan metinlerden bir tanesini okuyacağım. Bu, Kemalettin Kamu'nun önerdiği metin. Bunun üzerine konuşacağız.

    Gözyaşına veda et ey güzel Anadolu
    Hakkını korur elbet Türk'ün bükülmez kolu
    Cenk ederiz genç koca bugün değil yarın da
    Yadımız ağladıkça İzmir ezanlarında

    Hakk yolunda kan olur dünyalara taşarız.
    Ya şerefle vurulur ya efendi yaşarız
    Her gün yeni bir hile arkasından satıldık
    Her gün yeni bir dille yurdumuzdan atıldık

    Yeter ey Kâbe'mizi elimizden alanlar
    Alıkoyamaz bizi yolumuzdan yalanlar
    Hangi alçak el alır el zinciri boynuna
    Kim Yunan'ı bırakır Türk kızının koynuna

    Bakınız eğer yarışmada kazansaydı biz milli marş olarak bunu söyleyecektik. Bu şiir kazanmadı ve gördüğünüz gibi bugün bizim istiklal marşı olarak bildiğimiz şiirin bundan her bakımdan farkı çok bariz değil mi? Ama bizi bu konuşma dolayısıyla ilgilendiren şu: Bu İstiklal Marşı adayı olan şiirin şairi daha sonra ne yazmıştır? “Kâbe Arabın olsun, Çankaya bize yeter”. Ama bakın burada, 1921’de ne diyor: “Yeter ey Kâbe'mizi elimizden alanlar.”

    Demek ki şairin öyle Kâbe’yi vermek diye bir derdi yok. O, o kadar yoğun bir acıya kendisini kaptırmış ki Kâbe’nin kaybıyla mutlaka telafi edilecek bir şeyin olması gerektiğini hissediyor. 'Kâbe Arabın' olsun derken 'Boşver Kâbe’yi' demiyor. Böyle bir şey madem gerçekleşti, bunun yerini tutacak bir şey mutlaka icat etmeliyiz endişesi var. Ve tabi ki biraz tebessümlere yol açan bir şey de var: 'Kim Yunanı bırakır Türk kızının koynuna'. Şimdi bu da çok önemli bir şey. Ne bakımdan önemli?

    Bizim İstiklal harbimiz eğer o gün düvel-i muazzama diye bilinen unsurlara karşı yenilmek durumunda kalsaydı, başarı şansı çok düşük bir çatışma olacaktı. İstiklal harbinin başarıya kavuşmasında en büyük etken Ermenilerin ve Rumların, Türklerin efendisi olacağına dair işaretlerin belirmesidir. Türkler İtalyan, Fransız, İngiliz hâkimiyetine -maalesef bunu söylemek çok ağır gelen bir şey ama- pek o kadar ses çıkaracak durumda değillerdi. Ama Rum ve Ermeni sultasında olmayı asla içlerine sindiremeyecek bir psikoloji taşıyorlardı. Bu, İstiklal harbinin süratle organize olmasına büyük bir katalizör olmuştur.

    Şimdi bütün bunların biraz önce söylediğim insanlığın kaderi ve insanlığın kaderi hakkındaki tasavvurla bağını anlamamız lazım. Yani bu öyle mücerret, günlük hayatınızda karşılığı olmayan bir hadise değil. Bilakis bu, insanlığın kaderi ve insanlığın kaderi hakkındaki tasavvurumuz meselesini yaşadığımız gündelik şeylerden, günbegün yaşadığımız şeylerden tecrit ederek bizi hem aldatıyorlar hem etkisiz bırakıyorlar.

    Meselemiz çok yakın bir dertle bağlantılı. Nedir o yakın dert? Türkiye Cumhuriyeti devleti varlığını devam ettirecek mi, ettirmeyecek mi? Bu birçoklarına fantezi gibi görünebilir. Size şunu söyleyeyim ki bugün Ortadoğu haritasında Lübnan diye bir devlet var. Ama “Sahiden Lübnan diye bir devlet var mı?” diye sorsak, meseleye birazcık yakın olanlar tebessüm edeceklerdir. Yani Türkiye'nin yok olması böyle bir yok olma da olabilir. Ki bunun içindeyiz, bu olay oluyor. Türkiye'nin yok olması ve Türkiye'nin şiiri arasındaki bağlantı kafamızı kurcalayabilir. Meselenin aslı şudur: Biz bu ülkede yaşayan insanlar, bu toplumun insanları, dünyada antik çağlar sonrasında çözüm arayışlarının bir sonuca bağlandığı kültürün devamı olan insanlarız. Antik çağlar dediğimiz şey ne? Mesela Rönesans, adını nerden alıyor? “Yeniden doğuş” diye tercüme ediliyor ya, Rönesans, adını antik dönemin ruhunun yeniden doğuşundan alıyor. Yani Avrupa tarihine ilişkin tarihlememizde periyodik bölünme göz önüne alındığında -biliyorsunuz- bir Ortaçağdan bahsedilir. Bu Ortaçağ neyin ortası? Antikite ile modern çağın ortası. Böyle bir varsayım, böyle bir kategorizasyon söz konusu. İşte Avrupa tarihinde Yeniçağ bir ufku işaret eder. Yani “biz tekrar antik çağdan aldığımız destekle antik çağın şaşaasına denk düşen bir gelecek inşa edeceğiz” fikri, Rönesans ile birlikte hayatiyet kazanmıştır. Bu aynı zamanda bugün karşımıza piyasa ekonomisi adı altında çıkan temayülün hızını kazandığı olaydır. Daha kestirmeden bir ifadeyle: Kapitalizm bir bakıma Avrupa'nın ümidi olarak hayat bulmuş bir yaklaşımdır. Peki bunun bizim yaşadığımız ülke ile alakası ne? Bizim yaşadığımız ülke ile alakası şu: 14 yy İtalyan site devletlerinde kapitalizmin temellerinin atıldığı sırada, bizim yaşadığımız topraklarda Osmanlı devletinin de temellerinin atıldığı zamandır. Böylece bugün dünyada piyasa ekonomisi ve piyasa dışı ekonomi diye bir ayrım yapılabiliyorsa, bu ayrım 14. yy’da bizim yaşadığımız topraklar ile Avrupa arasındaki ayrım olarak ilk belirtilerini ortaya koymuştur. Biz dünyada dünyanın kaderi itibariyle aranan yolların aranmasına gerek olmayan bir kısmını temsil ediyoruz. Yani dünyada kapitalizm dışında bir hayat tarzı olabilecekse, bunu bizim yaşadığımız topraklar oldurmuştur zaten. “Olabilecekse” diye bir şey aramaya lüzum yok. Bu nedenle de 1918 yılına kadar bu varlık etkisini kaybetmemiştir.


    KENDİ DEĞERİNDEN BİHABER BİR TOPLUMUZ

    Ama 1918 yılında herşey bitti. Ne bitti? Bunu söylemek ve kafaya yerleştirmek zarurettir. 1918 yılında bu topraklarda can emniyeti bakımından en tehlikeli yer Türk bayrağının altıydı. 1918 yılında bu yaşadığımız topraklarda Edirne'den Ardahan'a, İzmir'den Hakkari'ye kadar uzanan bu topraklarda can emniyeti bakımından en kötü, en riskli yer Türk bayrağının altıydı. 1923 yılında bu topraklarda Edirne'den Ardahan'a, Sinop'tan Anamur'a kadar uzanan bu topraklarda en güvenilir yer, en sağlam yer Türk bayrağının altı oldu. Böyle bir değişiklik yaşadı bu ülke. Bu, sandığınız gibi böyle abur cubur bir şey değil. “Öyle sandığımızı nerden çıkarıyorsun?” diyeceksiniz. İşte, hayatımızdan çıkarıyorum. Biz kendimizi çok hafife alan bir toplumuz. Kendi kıymetinden bihaber bir toplumuz. Bu nedenle Türkiye'de şiir çok önemli. Çünkü Türkiye'de bu önemi koruyan yegâne uğraşı alanı şiir.

    Hangi dille yazılmış olursa olsun, dünyanın hangi kültürel zenginliğiyle gübrelenmiş olursa olsun o şiirin karşısında Türkiye’de yukarıdan bakacak bir konumda olan bir şiirdir Türk şiiri. Yani insanlığın kaderi ve insanlığın kaderi hakkındaki tasavvurumuz konusunda Türk şiiri çok önemli bir yaşama yeri temin etmiştir. Mesela Turgut Uyar'ın geyikli gece şiiri nasıl başlar?


    Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta
    Her şey naylondandı o kadar
    Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
    Ama geyikli geceyi bulmadan önce
    Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk
    ...


    (…) Türkiye olduğunu göstermek, dünyada birlikte yaşanacak insanların Türkler olduğunu göstermek işleviyle yüklü bir şiirdir. Bunu, modernleşmenin, Türkiye'ye ait modernleşmenin son safhasına gelindiği zaman, yanlış bir adlandırmayla mı diyeceğiz, isabetli bir adlandırmayla mı diyeceğiz onu tartışmalıyız. Bunu, İkinci Yeni şiiriyle yaptı.


    İNSANLARIN BAŞINA ŞAİR DİYE BELA KESİLMEK İÇİN YAZMIYORLARDI

    Türk şiiri 1954-1959 yılları arasında son modern atılımını yaptı. Bu modern atılım Avrupa milletleri arasında Türklerin komplekse kapılacak bir yeri olmadığını, Türklerin en az Avrupalılar kadar zihni bir hazineye sahip olduklarını gösteren bir şiir akımıydı: İkinci Yeni şiir akımı. Ve sonra da bu insanlar bireysel ya da ferdi açılımlarını sürdürdüler. Bağımsız önemli şiirler yazdılar. Fakat burada önemli bir şey var: İkinci Yeni şiiri dediğimizde, burada hiyerarşik sınıflama görürüz. İkinci Yeni şiirinin en önemli üç ismi şunlardı: Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreyya. Bu, sırayı da gözeterek yapılmış bir tasnif. Ondan sonra derece farkı olarak Ülkü Tamer ve Kemal Özer gelir. Bu İkinci Yeni’nin en canlı olduğu döneme ait bir tasnif. Şimdi bu tasnifte Sezai Karakoç' un, Fazıl Hüsnü' nün, Metin Eloğlu'nun yerleri farklı farklıdır. Bu hiyerarşik bölünmeye riayet etmeyen yerleri vardır, ama bakınız İkinci Yeni şiirindeki bu hiyerarşik bölünmede doğrudan doğruya Türkiye'nin meselelerinde omurgaya yakınlıkla tespit edilmiş bir şeydir. Omurga olan Turgut Uyar'ın şiiridir ve Edip Cansever ona destek olan bir şiir kurmuştur. Cemal Süreyya'nın kurduğu şiir de bu desteği süsleyen şiirdir.

    Ne demek istiyorum? Oteller kenti diye bir kitabı var Edip Cansever'in. Ben şahsen tanıdığım için biliyorum, memleketi hakkında “bu memleket benim değilse, ben bir sıfırım” mantığıyla hareket eden bir adam. Amerika'dan Walt Withman'ı koparabilir misiniz? Ya da Walt Withman'dan Amerika'yı? Hayır! Böyle bir şey yapılmıştır ve bu, o ülkenin hesaba katılmasında rol oynayan bir şeydir. Bizim bu şairlerimiz de apolitik görünürler, öyledirler nitekim. Siyaseti iktidar oyunu olarak alırsanız, şüphesiz apolitiktirler. Ama bir memleketin devamı, bir memleketin yükselişi söz konusu olduğu zaman bu insanların “Bir dokun, bin ah dinle” durumunda olduğunu görürsünüz. “Bir ay aldım Diyarbakır' dan / Tokat' tan biri öldü o zaman” diye başlar şiir. Diyeceksiniz ”işte, artistik şeyler”. Hayır! Değil!..

    Geçenlerde bir mülakatımda söyledim: Turgut Uyar'ın İkinci Yeni içindeki ikinci kitabı… Birincisi “Dünyanın en güzel Arabistanı”, ikincisi “Tütünler Islak”… O kitap yayınlandığı zaman sigara paketlerinden çıkan tütünler ıslaktı. O günleri yaşayanlar bilirler, Tekel’in ürettiği sigaradaki tütünler ıslaktı. İnsanlar yaşamak fakat mutlaka yaşamayı yükseltmek derdiyle şiir yazıyorlardı. Milletin başına şair diye bela kesilmek üzere değil. Yani Türkiye'de “şair olan şaire” uymak, Kuran' a rağbet etmenin açık bir yol olduğu durumu gösterir. Yani Türkiye'de şairler Allahın adını anmasalar da, salih amel işlemeseler de, uğradıkları haksızlığın öcünü almak üzere şiir üretmektedirler Üretmedikleri zaman bu bir aldatmacadır. Burnu kötü kokuya alışmış olan insanlar bunları şiir sanır.

    ACCIDENT, KAZA, KADER

    Biz, şiiri koklayarak anlarız. Koklamamız için burnumuzun olması lazım Nezleysek, kokuyu alamayız. Koku alma hassamız tahrip olmuşsa, yine koku alamayız Bu manada Türkiye'de şiir ne menem bir şeydir sorusunu sorup bunun cevabını almaya çalıştığımız zaman, “Benim tıynetim nedir? Ben kaç paralık adamım?” sorusunu sormuş olmanız gerekir. Yani “Türkiye ha olmuş, ha olmamış” diyen bir insanın Türk şiirinden zerrece bir şey anlamasına imkân yoktur. Onun için biz Abdülhak Hamit' in yazdıklarına da, Cahit Külebi'nin yazdıklarına da bu nazarla bakarız ve bu nazar dolayısıyla onlara bir yer biçeriz. Biçmiyorsak, şiirden anlamıyoruz demektir. Şiirden anlamamak demek, kendi kaderini umursamamak demektir. Yani kaderi Talmud un söylediği bir şey olarak değil, 'Ne yapalım? Başımıza gelmiş çekiyoruz.' şeklinde algılamak demektir.

    Kaderi Allah'ın takdiri olarak görmek Türklüğe mahsus bir şeydir. Dünyada sadece Türkler bunu bilir. Bu kadar mübalağalı bir söz olur mu, diyeceksiniz. Hayır. Bakınız. İngilizce “accident” dediğimizde neyi anlıyoruz? Kaza. Kaza nasıl bir kelime? Kaza ne? Kaza ve kader diyoruz değil mi yani? Biz o milletiz ki başımıza gelen her şeyin Allah' tan olduğunu peşin kabul etmişiz. Kazaya uğradığımız zaman, “Allahın takdir ettiği şey oldu” demiş oluyoruz. Ama elin gâvuru “accident” diyor buna. Onun için “olmaması gereken bir şeydi oldu”. O, kendi hükmünü öne alıyor. “Ben bunu istiyorum, Allahın ne istediği umurumda değil” diyor “accident” demekle. Bizse, “kazaya uğradık, demek ki Allah bunu takdir etmiş” diyoruz.

    Bizim dilimiz, bu dille yazılan şiir, daha doğrusu bu şiirinin ürettiği dil Siham-ı Kaza. Bu şiirin ürettiği dili konuşuyoruz. Türk şiirini yok edin, Türk milleti diye bir şeyden söz edemezsiniz.

    MUSİKİSİNİ KAYBETMİŞ BİR TOPLUMUZ

    Biz şu gün yaşadığımız çağda, yaşadığımız günlerde, musikisini kaybetmiş bir toplumuz. “Türk müziği” diye bir şey yaşamıyor artık. Ama bir tek ümidimiz var: Hâlâ Türk şiiri varlık endişesiyle çırpınıyor. Bunu da ben yapıyorum ya da yapılmasına destek veriyorum. Eğer biz bir millet olarak varlığımızı ciddiye alıp bu varlığın hem kendimize, hem başkalarına faydasının dokunmasını gözetiyorsak, şiirin kazandırdıklarına odaklanmamız gerekiyor. Focus bu olmak zorunda. Maalesef bu çok ağır bir hüküm hakkımızda. Daha doğrusu, başımıza gelen çok belalı bir şey. Musikimizi kaybettik. Dünyada Batı klasik müziği dediğimiz müzik ve Türk klasik müziği dediğimiz müzik dışında sistemi olan başka bir müzik yok. Tesadüfi şeyler değil bunlar.

    Nasıl 14. asırda İtalyan site devletleriyle kapitalizm temellerini attı ve Osmanlı devletinin kuruluşuyla beraber piyasa ekonomisi olmayan bir düzen de temellerini attı dediysem, bu da böyle bir süreçtir. Bu yüzden iki ayrı musiki doğdu dünyada ve başkaları bugün bizim bütün insanlık olarak geldiğimiz noktanın periferisine düştüler. Merkez, aslında metropol Türk-gavur çatışmasında oluştu. Onun için, her zaman sorulacak sorunun şu olduğunu tekrar ettim ben: “Ağzında geveleme, Türk müsün gavur musun sen onu söyle”
    Bu, dünyada bugün vardığımız nokta bakımından Amerikanlaşma veya Türkleşme arasında bütün milletlerin, Almanlar da dahil buna, yapacağı bir tercihtir.


    İSTİKLAL HARBİMİZİ ŞİİR KOKUSUYLA KAZANDIK

    Bugün Avrupa Birliği’ne girmeye çalışıyor Türkiye. Halbuki Avrupa Birliği kendisini azat edebilmiş bir topluluk değil. Kendi ayakları üzerinde durmayı başarabilmiş bir insanlar birliği değil. Onlar bir mecburiyete boyun eğmiş bir yığın. Felsefesi üretilmemiş, pratik gayelerinden başka hiçbir esaslı dayanağı olmayan bir ilişkiler bütünü Avrupa Birliği. Ama Türkiye böyle değil. Türkiye dünyada yapılamamış, modern çağlarda yapılamamış bir şeyi yapmış olan bir ülke. Türkiye İstiklal Harbini vermiş olan bir ülke. Ve Türkiye istiklal marşı şiir olan bir ülke. Dünyada milli marşlara bakın, öyle dangıl dungul şeylerdir edebi kalite bakımından. Ama Türkiye’de istiklal marşı edebi kalitesi tartışılmaz bir metindir.

    Ne diyoruz bugün? Türkiye’de bir açılım bekliyorsak, bu açılım doğrudan doğruya herkesin kabul edebileceği şekilde bu ülkede yaşayan insanların bütün zorlukları göze alabilecekleri bir dönemi yaşamalarıyla sağlanabilecek bir şey. Yani biz bir kurtuluş bekliyorsak eğer, mutlaka öncesinde bir sıkıntıyı gerektiriyor. Bir sıkıntı, ciddi bir sıkıntı, bir mahrumiyet, bir eziyet. Bu eziyeti göze almamız lazım.

    Bu eziyet nedir? Birbirimizi kabul etmekten dolayı birbirimize verdiğimiz kan. Biz eğer böyle bir dayanışmayı başlatabilir ve bir olgunluğa eriştirebilirsek… Ki burada şiir bizim için müthiş bir mühimmat alanıdır, bütün şiirlerin Ahmet Haşim' in ki de, Tevfik Fikret' in ki de, Nazım Hikmet' in ki de, Necip Fazıl' ın ki de bizim millet olarak varlık kazanmamızda bir depo, istediğin kadar, istediğin boyutta, istediğin renkte kullanabileceğin müthiş bir küme. Şimdi buna dayanıp ne yapmamız lazım? Bizim milli varlığımıza tehdit oluşturan unsurlara karşı bir cevap vermemiz lazım. Yunanlıların çok beğendiğim bir sözü vardır. Onlar düşmanlar tarafından kuşatıldıkları zaman “silahlarınızı teslim edin” çağrısına şu cevabı verirler: “Gelin alın.' Anlatabiliyor muyum? Bizim de bütün toplum olarak bu dirayete kavuşabilmemiz lazım. Bu dirayete şiirimizi ciddiye alarak, şiirimizden beslenerek ulaşabiliriz.

    Peki ne yapacağız? Nasıl yapacağız? Hepimizin birer burnu olması lazım. Yani eğer şiir kokusunu alamıyorsak, aklımız çalışmaz. Yani biz zihni bir erginlik noktasını talep ediyorsak, şiir kokusunu almak zorundayız. Ve kötü kokanı da çevremizden uzaklaştırmak zorundayız. Biz çevremizden kötü kokuları uzaklaştırınca, yakınımıza melekler gelecek. Çünkü melekler kötü kokudan uzak kalırlar. O yüzden şiir kokusu alırsanız, meleklerin desteğini talep ediyorsunuz demektir.

    Biz, istiklal harbimizi şiir kokusuyla kazandık. Bundan sonra da bir şey kazanmaya adaysak, yine şiirden alacağımız gücün bize büyük yardımı olacak.

    Teşekkür ederim.

    Saygılarımla....

  • Hakan Uçkan
    Hakan Uçkan

    Tek kelimeyle “mükemmel” bir şiir. Şiir hakkında özellikle bir incelemem olmamasına rağmen; bu şiirin 80'li yıllarda (darbe yılları-
    bkz.
    'içimde çalılıkları yaran bir postalın tortusu
    benim bu sası karanlığa zorla,
    zorlayarak tutuşmuş bir gül sıkıştırmak boynumun borcu' )
    kaleme alındığını düşünüyorum. 'Sevgili' ile hesaplaşırmış gibi gözüken (ve belki de buraya takılıyor şiiri 'anlayamayanlar', o yüzden anlamaları da mümkün olmuyor…) ama aslında o yılların harikulade bir özetini mısralarına taşıyan bir şiir. İlk okuyan ya da anlamayan göze 'karmaşık' gibi görünse de, şiiri yakaladığınız anda şairin, 'bir şiirde olması gereken her türlü özelliği' bir arada bulundurarak, bir anlamda 'şairlik vazifesini' yerine getirdiğini görürsünüz. Son derece ince ve aynı zamanda da sert bir üslupla o zamanki antidemokratik koşulları sonuna kadar eleştiren, başkaldıran, birlikte kullanılan kelimelerin büyük bir ustalıkla seçilmesiyle okuru şiir sarhoşluğuna sürükleyen, içine çeken, kamçılayan ve 'siz oradaysanız, biz de buradayız!' biçiminde bir yaklaşımı sergileyen bu güzel şiiri anlamak için yalnızca biraz 'dikkat', biraz 'bilgi' ve çokça da 'saygı' gerekiyor!

    Saygılarla…

TÜM YORUMLAR (33)