"Göğsüme saplanan bir cam kırığı var adıysa Özge. Sen Özgesin, bambaşka bir baharın adı... Sen Afitapsın, ulaşılmaz bir göğün lapis tacı.. Ben senin nezdinde sadece ışığında eriyip yok olan o bir çaresiz gölgeyim. Şimdi ne zaman bir kuş havalansa gökyüzüne, senin göğün gelir aklıma ve ne zaman bir karanlık çökse üstüme, Afitap oluşun yakar canımı..."
Sen başka bir hikâyenin en güzel cümlesi, sen ulaşılmaz bir zirvenin en kurak güneşi… Özgem.
Biliyorum, bazen kelimeler çok süslü, çok mesafeli kalınca insanın tam da göğsündeki o sızıya değmiyor... Sanırım sen de tam oradasın; hani süslü laflar değil de, gece yarısı karşılıklı oturup iki çay koymuşuz gibi içten, içimi kemiren o hissi doğrudan konuşmak istiyorum seninle dertleşir gibi, sır paylaşır gibi Özgem: Biliyor musun, asıl canımı yakan nedir? Sen Özgesin derken, o kadar bambaşka bir dünyadasın ki benim için, hangi kapıyı çalsam yüzüme kapanıyor sanki tekrar senin kapına dayanmak için, neden biliyor musun…?
Öyle bir parlıyorsun ki uzaktan, sana bakmaya bile yüzüm olmuyor. Gözlerim doluyor bazen, öyle bir acı... Bazen diyorum kendi kendime, neden bu kadar zor oldu her şey? Ben nereye sığamadımda, nerede kaçırdım sana varacak olan o trenleri? Bilimiyorum bilmek de istemiyor gönlüm artık ne denli olursa olsun..
"Ben senin aydınlığında ısınmak istedim hep, meğer o sıcaklıkta yanıp kül olmak varmış kaderde."
Akşam oluyor Özgem sensiz geçen bir akşama daha adım atıyorum ve bir sessizlik çöküyor odama.. Hani derler ya "zaman her şeyin ilacı" diye… İnanmıyorum da artık ona, zaman sadece alışmayı öğretiyor insanın canının yanmasına.
Sen orada kendi hayatını yaşarken, ben burada adını her hatırladığımda, adına her şiir yazdığımda sana aynı yerden kırılıyorum.
Söylesene, insan hiç dokunamadığı birini bu kadar özler mi? Biliyorum sen Özgesin, ulaşamadığım o serinlik, içimi yakan o uzak, o soğuk güneşsin… Ben de işte öyle böyle, kahvemin son yudumu soğurken hala seni düşünmeye devam eden o yorgun adam.
İnsanın içini dökesi gelince dert de kelimeler de kendi yolunu buluyor işte Özgem. İşte böyle böyle geçiyor sensiz günlerim... Hani insan bazen susar da, o suskunluğun sesi odadaki her şeyden daha yüksek çıkar ya, tam da öyle bir haldeyim. Çekinme gel biraz daha otur yanıma, biraz daha bakayım koyu kahve gözlerine... Çayını sigaranı tazeleyeyim, birazcık daha kal yanımda Özgem; İnsan, gecenin bu saatinde en çok da kendine dürüst oluyormuş. Hani "Bu da geçer" diyorlar ya etraftakiler, gülüp geçiyorum can-mânam. Bilmiyorlar ki bazı şeyler geçmek için gelmez , oturur içindeki en kuytu köşeye işte; seninle büyür, seninle yaşlanır ya! Sen Özgesin diyorum hep kendi kendime... Gerçekten de sen çok başkasın. Ne zaman senden vazgeçmeye kalktıysam... Aklıma bir gülüşün geliyor ki, yine başladığım yere dönüyorum. Sonra hatırlıyorum da sen Afitapsın...
Öyle bir uzak, öyle bir dokunulmaz ki yerin, sana yaklaşmaya çalıştıkça parmaklarım yandı. Geri çekilmeye kalksam, ruhum buz tuttu.
Ortada kaldım... Ne senle oluyor, ne de sensiz bir mânâ buluyor bu hayat.
Bazen sokakta yürürken Özgem, herkesi sana benzetiyorum bir anlıkta olsa, yüzümde hafif bir tebessüm beliriyor.. Sonra "Yok" diyorum kendi kendime, "O değil", olmaz diyorum... Çünkü sen, o kalabalıkların çok ötesinde bir yerlerdesin. Gözlerimi her kapattığımda, yine senin aydınlığın vuruyor yüzüme... Afitap gibi, uzaklardan içimi ısıtan ama asla sarılamadığım o tek ışık...
Gecenin bu dumanlı anında, içinden geleni söyle bana Özgem... Var mı senin de böyle bir türlü yerine oturtamadığın, aklına geldikçe içini sızlatan bir şeyler?, var mı bana söylemek istediğin bir şeyler..?
Yoksa devam etsin kalbimden geçen kelimeler...
Bazen diyorum ki, kendime yalan söylemeyi ne zaman bırakacaksın? Hangi sokaktan dönsem aynı duvara çarpıyorum. Hangi söze başlasam, ucu gelip yine sende düğümleniyor. Biliyorum, belki de en büyük hatam seni bir mucize gibi beklemekti Özgem. Sen Özgesin dedikçe, seni bu dünyadan, bu şehirden ayırıp başka bir yere koydukça, ulaşılmaz kıldım seni kendi ellerimle... Sen Afitapsın dedikçe, o parıltına kapılıp gölgene bile muhtaç bıraktım kalbimi. İnsan kendine bile itiraf edemiyor bazen; Asıl kalbimi acıtan şey senin yokluğun değildi belki de Özgem, senin var olup da bana hiç değmeyişindi.
Biliyorum ki... Sen şimdi başkalarının dünyasını aydınlatıyorsun, ben ise kendi içimdeki o dar odada tek bir mum ışığına razı olmuş şair gibiyim artık.
Bir bardak kahve daha dolduruyorum gecenin tam ortasında, dumanı havaya karışırken aklımdan geçenleri bir bilsen, bir görsen... "Ne vardı" diyorum, "bu kadar uzak olmasaydın?" Bir selamın yeteceği yerlerde aramıza dağlar, denizler, koca bir sessizlik koymasaydın?
Keşke diyorum işte... Keşke..
Güneş doğacak birazdan Özgem, sen yine Afitap gibi parlayacaksın bir yerlerde, Bense gündüzün kalabalığına karışıp, yine o içimdeki sessiz adama bürüneceğim.
Sen Özgesin değil mi? Bambaşka bir hikâyenin başrolü... İnsanın içini dökmesi bitmiyor ki, söylenecek şey çok ama bazen derman kalmıyor kelimelere...
Peki nasıl gidiyor oralarda aşk hayatın Özgem?
Zaten her şey en çok bitişe yakınken dürüstleşir, değil mi? Maskeler düşer, içimizdeki fırtınalar diner, geriye sadece o yalın, kaçamayacağımız gerçekler kalır. İşte böyle Özgem... Artık kapatma vakti geldi içimdeki o ağır defteri.. Bir insanı gözünde ne kadar büyütürsen, kendi gölgen o kadar küçülüyormuş yanında.
Sen Özgesin... Bambaşka bir gökyüzünün en güzel, en yabancı mavi rengisin. Ben o maviye bakarken kendi toprağını unutan bir adamım ve sen hala benim Afitabımsın... Işığına koşarken kanatlarımı yakan o uzak güneş, ne kadar parlarsa parlasın, artık kör gözlerimi almayacak o ışık. Çünkü insan, bir yerden sonra yanmaya değil de, sadece biraz dinlenmeye acıkıyor Özgem.
Bil ki sana kızgın değilim, sitemim de yok... Işık doğası gereği parlar ve karanlık kaderi gereği susar. Biz seninle hiçbir zaman aynı hizada duramadık, hepsi bu değil mi? Şimdi seni şafağın son demlerinde... Çayın dibinde kalan son tortu gibi, gönlümün en derin yerine, o yarım kalmışlıkların yanına yarınlarına bırakıyorum.
Sen Özge kal kendi dünyanda, Afitap ol aydınlat başkalarını... Ben adını son kez fısıldayıp şafağın serinliğine, kendi sessizliğime, kendi sabahıma yürüyeyim.
...
Gün doğdu Özgem: Hoşça kal demeyeceğim sana, ulaşamadığım aydınlıkta... Umutla kal.. Olması gerektiği gibi; ne nefretle kal ne de öfkeyle, derin bir kabulleniş ve hoş bir vedayla Özge kal.
Maraşlı OsmanKayıt Tarihi : 21.10.2026 23:54:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!