Nice çocuklar öldürdüm yüreğimin karanlık dehlizinde
Tomurcuklar büyütürken katlettim en kırmızı güllerimi
Ağlarken anne diye bir babanın tokadını yedim ansızın
Yetim ve öksüz duygular içinde güvercin gibi çırpındım
Çocuksu duygularım çamurdu tozdu kalbimse temizdi
Seninle sevişmemi mi yoksa nü resmini yapmamı mı istersin? Seni öpücüklerle sevmemi mi yoksa tuallere çıplak resmini çizmemi mi daha çok istersin? Saçlarını okşamamı mı istersin yoksa onlara gül takma mı istersin? Sana veda ederken gözlerine bakma mı yoksa gözlerimi yumarak gitmemi mi, söyle hayatta hiçbir isteği gerçekleşmemiş sevgili ne istersin.
Bedenin yalnız, bedenin sahipsiz, bedenin aşksız upuzun yatarken rüyalarına mı girmemi hayal edersin yoksa tenine dokunmamı mı? Hiçbir hayali gerçekleşmemiş sevgili söyle ne istersin? Dudakların kurak topraklar gibi çatladığında ellerimle avuçlar dolusu su mu taşıma mı daha çok dilersin yoksa dudaklarından öpmemi mi dilersin? Söyle kaç kör kuyuya dilek için para attın ve kaç kez Yusuf yüzlü delikanlıların arkasından bakakaldın?
Söyle sevgili aşk adına nelere katlandın? Bir ressamın önünde ateşli bedeninin resmini çizdirirken kendini kaç kez cehenneme attın.Kaç kişinin yüreğini yakarken sen kaç kez buz kırıklarının içinde yattın.Eriyip giderken vücudundan buz sarkıtları kaç kez hislerine kar yağdırdın.Ellerin buz tutarken kaç defa sevda bahçelerine gül dikmeye çalıştın.Her seferinde yüreğini ezsen de çiğnemedin kan kırmızısı karanfilleri ve sevdin yine kanayan yaralarını.Söyle sevgili kendinden ne istedin? Avuçlarında söndü mü orman yangınları? Ne istedin ellerinden bir gül uğruna neden kırdın bütün parmaklarını? Söyle sevgili şiir yazmak varken neden kazıdın duvarları?
Sevgi adına uzanmak varken, sevgilinle yan yana, söyle sevgili kaç kez morgun metal yataklarına yapayalnız yattın.Hep öldün hep dirildin mi, sen bunun adına aşk uğruna yaşamak mı dedin.Söyle sevgili bunu nasıl söyledin.Nasıl dudaklarına ihanet ettin ve niçin yüreğine bunu ezberlettin. Kanın bir nehir gibi akarken damarlarından vücudundaki coşkuyu hiç mi hissetmedin?
Söyle sevgili sana şarkılar mı söyleyeyim yoksa birbirimize sarılıp yatarken çıkardığımız sesleri mi sana dinleteyim. Çatlak dudaklarına sağnak sağnak yağmurlar mı dökeyim.Söyle ihanete, zulme uğramış sevgili, bedeninden duru sular çıkararak yüreğine su mu serpeyim. Söyle seni nasıl seveyim?
Ağaç diplerinden uzayıp gider dağ rüzgarları ve gider bir kurt sürüsüne koklatır ceylan korkularını.Ah benim ceylan bakışlı, ürkek yaratılışlı sevgilim! ..Söyle bütün korkuların üzerine gelirken tecavüze uğradın mı? Hangi bakışın altında sildin gözyaşlarını. Sen yıldızların altında seyrederken gece kuşlarını, hangi karanlık ürküttü yüreğini. Söyle artık söyle yüreğinden utanma, utanma duygularından çevir Allah'a ellerini ve de ki ben ne cennete ne cehenneme ne de arafa layığım.Ben layık olmadığım şeyler yaşadım çünkü.Artık ben bana layık olan şeyler yaşamak istemekteyim.Söyle sevgili utanmadan söyle sen kendinden utanırsan bütün insanlık kendinden utanır. Sadece karanfil kokulu bir gecede yızdızları seyretmek istediğini ve aşkla sonsuzlaşmak istediğini söyle.Şunu bil ki seni herkes bırakırsa ben yanındayım.Çünkü gemiyi önce fareler terk eder.
Hayatımda yer almayanlar cenazeme de gelmesin. Onların hayır duasına ihtiyacım yok. Onların duası beni yaşatmış olsaydı eğer; şimdi tabutta olmazdım. Ey Cemaat- i Müslimin! Seninle aynı safta namaz kıldıktan sonra sen hep kendine dualar ettin. Ben ellerimle caminin penceresinden senin günahkar bencilliğini bir kilim gibi sildim. Şimdi o kilimin üzerinden cenazemi taşıma! Bırak cesedim senin duaya kalkan ellerinden de uzak dursun. Yaşarken bana öğrettiğin: “Benim pisliğimi çekemediysen intihar et.” sözün senin duanın besmelesi olsun. Bırak da cenazem yıkandıktan sonra, seni yaşatan bencilliğinle kirlenmesin. Bu dünya sizin olsun. Benim ölüm tutkum, senin yaşama sevincinden daha muhteşem olsun. Ey Cemaat- i Müslimin! Kurduğun dünya sahnesinde, hep baskın basanın oldu. Ellerinizdeki kutsal saydıklarınızla ve oruçlu ağızlarınızla binalar basmadınız ama; insanları pencerelerden attınız. Sonra perdelerinizi öylece kapattınız. Hep şunu dediniz: Sabır dinimizce kutsaldır. Böylece sizin zorbalıklarınıza kutsal bir etiket buldunuz. Bir marka yarattınız inanç adına. Sonra inanları deve yapıp üzerlerine binerek, size inanmayanların üzerine yürüdünüz. Yok yok tabutumda peygamber çiçeği olsun. Ben o çiçeği bir vazo gibi kırılan kalbimin içinde besledim. Allah herkese kalbine göre versin. Ey Cemaat- i Müslimin! İster laik ol, ister komünist ol, ister çağdaş ol, ister dindar ol, ne olursan ol deyip gel diyemem. Ben Mevlana değilim, Şems gibi ya ölüme ya da karanlığa çeker giderim. Senin fikri garabetlerinle beynimi bir çöp tenekesine çeviremem. Ey Cemaat- i Müslimin! Yaşarken beni hiç sevmedin, şimdi cenazeme neden geldin. Ben dertlere gömülürken yoktun, şimdi cenazemde neden varsın. Neden beni gözlerini kaçırarak yok saydın. Şimdi yoksa bana ağlamaya mı geldin. Sen o gözyaşlarını al, başka insanların ayaklarını kaydırmaya git. Senin gözyaşların sinsi sinsi gülüşünden daha tehlikelidir. Çünkü beni de sen kurşun gibi dökülen gözyaşlarınla ölüme gönderdin. Ey Cemaat- i Müslimin! Gözyaşlarına kanarak beni sevdiğini sandım. Senin sevgin, senin nefretinden daha zalimdi. Ey zulmün inancını altın varaklı dualara yazan. Şimdi mezar taşıma ne yazmaya geldin. Ey Cemaat- i Müslimin! Şehrin eşrafı oldun, gözlerime gözlüklerini soktun. Saatçide bana hep saatli bomba verdin. Seni beklerken cami önlerinde, güvercinleri paramparça olan bedenimle besledim. Senin semtinde başıma neler geldi. Polis senden yanaydı, asker senden yanaydı. Ben derdimi hiç kimseye söyleyemedim. Ey Cemaat- i Müslimin! Sen bir kara gömlektin. Yıllarca seni üzerimde taşıyarak bir günahkar gibi gezdim. Şimdi o gömleği kefenimin cebinde sakladım. Allah'ın adaleti beyazı, beyazdan; siyahı siyahtan ayıracaktır. O siyah gömlek bakalım, Allah'ın karşısında kimi masum ve temiz çıkacaktır.
Dünyada her şey birbirini tanımlamak ve tamamlamak için vardır. Gökyüzündeki yıldızlar ve ay geceyi tamamlamak için var olabilir fakat geceyi asıl tanımlayan baykuştur. Aslanı tamamlayan her ne kadar ceylanlar ise de onu şühesiz ki tanımlayan kükremesi ve yelesi olacaktır.Kelimeler,resimler ve müzik hayatı tamamlayan anahtarlar olabilirler fakat hayatı asıl tanımlayan insandır.Çünkü insan bütün anahtarların kapısıdır.Hayatta en bağlayıcı şey insanın kendisidir.Bir kişinin duygu ve düşüncelerini bir başkasına açması bütün kainatın kapılarını açmasıdır.İnsanı anlamak hayatı tanımlamaktır.
İnsan denen büyülü kapıyı aralamak kelimelerle mümkün olacaktır.Anahtar nasıl kendine uygun kapıları açarsa duygu ve düşünceleri tamamlamak en uygun anahtar kelimelerle yapılmalıdır ve insanı tanımlamak kapılar açmak olmalıdır. Parçaları birleştirip aklımızdan geçenleri ortaya koymak kelimeleri bir ifade gücü haline getirmek insanı anlatmaktır ve tanımlamaktır.
Kadını tanımlamak saçların, gözlerin, yanakların, ellerin, kadına dair her şeyin, hepsinin kendi renginde olmasıdır.Kadını erkek tamamlayabilir ama onu ifade eden kendi rengidir ve o renk kadını tanımlamalıdır.
Oysa bütün kadınlar aynı renk sanki. Sanki tüm kadınlar aynı moda, aynı parfüm ve aynı tamamlayıcıların bir ürünü.Peki asıl renkleri nerede? Kendini tanımlayan farklılıkları nerede?
Ve erkekler...
Tamamlanmamış bir pop şarkısının, tamamlanmamış nakaratının eksik harfli ünlemi gibiler.
Bu dünyayı biz yaratmadıysak nasıl özgür olabiliriz ki.Bir filozof: ' Ben Tanrı'sız bir yerde yaşamak istiyorum” der.Tanrı olmadığında mutlu olabilecek miyiz? Hayat bize hep mağlubiyeti öğrettiyse ve haksızlıkları önleyememeyi öğrettiyse bu dünyada kötülük yapanların yaptıkları yanlarında kar mı kalacak. Aslında Tanrı'nın yerini alabilecek yegane olgu devlettir. Peki devlet adam öldürebiliyorsa kime sığınacağız ve kimden yardım isteyeceğiz. Görülüyor ki insan Tanrı'ya muhtaçtır. Ayrıca Tanrı'yı yok saymak Tanrı'nın olmadığı anlamına gelmez.
İnsan hayat fabrikasının yaptığı suç makinesidir. Bu makine akılla çalışır. Öyleyse insan aklı olduğu için suç işlemektedir. Ve aklım var fikrim var deyip mantığına sığınanlar katliamlara, savaşlara, kıyımlara keskin zekalarıyla kılıf bulmaktadırlar.
Bir insanın mutluluğu zincirlerini kabul etmesine, esaretine bir mana bulmasına bağlıdır. Yoksa başıboş, zincirlerini kırmış olarak yaşayan, her istediğinin olacağını düşünen hiçbir insan mutlu olmaz. Zaten mutluluk da mutsuzluk da aynı tencerede pişen yemektir. Çünkü malzemeleri aynıdır. Seni mutlu eden şey mutsuz da edebilir. Bu yüzden sen ne kadar iyi ahçı olursan ol bir gün mutluluk yemeğinin ekşilediğini ya da bayatladığını görürsün de gözlerine inanamazsın.
Aslında kandırılıyoruz. Dışarı çık bak sokakta, yolda, orda burda ne çok algı bombardımanına tutuluruz. Hayat bizimle böyle savaşır. Biz de bu algı bombardımanı altında bir seçim yaparız. Oysa yaptığımız seçim önümüze konulan mayın tarlasındaki bir güldür. O gül ki bizi kan içinde bırakır da biz farkına varamayız. Hayat ne güzel deriz de ağlanacak halimize gülmeyiz. Hayat bizi sevgililerle, eşle, dostla, çocukla, makamla mevkiyle kandırır. Yaşamak içi boş bir kavanozsa anca içini Tanrı ile doldurabiliriz. Çünkü o kavanoz kırılıp elimizi kanattığında yüreğimizden yükselen tek ses Allah olacaktır. Nice elleri kolları kan içinde olanlar vardır da sarılacak kimseyi bulamazlar. Sadece gidip içki şişelerine sarılırlar. Babil kulesinden ok atıp Tanrı'yı öldürmek isteyenlere oklar geri gelmiştir. Kahrolan, mahvolan hep kendileri olmuştur.
Bahçede büyüyen bir karanfilin adı özgürlükse o tarlada biten salatalığın adı niye hıyar olmaktadır. Çünkü her şey insanla anlam bulmaktadır. Çünkü Tanrı'nın mana kitabı insandır. O yüzden insanı iyi okumak ve anlamak lazımdır.
“Yavuz hırsız ev sahibini kovar.” sözünde olduğu gibi bu dünyada yeyip içtikten sonra hesabı vermeden mal sahibini kovup gideceğimizi düşünüyorsak yanılıyoruz. O ki hesabı en doğru olandır o ki Tanrı’dır.
saçların karanlık olsun akşamlarına
gözlerin yıldız gibi olsun semalarına
yalnız ellerin kalsın bir tek benimle
parmakların senden kaçmamayım diye
tellerin dikeni gibi örümceğe benzer
seni terk edişlerim takılır sana yine
Ne geçmişim var ne geleceğim. Tüm saatlar durmuş. Akrep ve yelkovan kudurmuş. Tam sevme zamanı ya da duyguları coşturma zamanı derken ve at gibi koşmak isterken, bacağım kırılır. Hayat beni işte o zaman vurur. Dallarda kirazlar salınıp durur. Bense ağzım açık bakarım öylece. Hayattan tat alamam böylece. Neden hayat bana hep aynı oyunu oynayıp durur. Bundan içimdeki çocuk sıkılır. İsterim ki dünya kendi ekseni etrafında bir panayıra dönsün. Dallarda elma şekerleri olsun. Dudaklarım tat dolsun. Akıp giden hayat nehrinde, beni yüreğim istediği yere götürsün. Yüreğim başka yerde, ruhum başka yerde, bedenim başka yerde olmasın. Arayan beni kolayca bulsun. Sözüm neredeyse, dudaklarım orada olsun. Özüm neredeyse, gözüm de orada olsun. Tanrı tümüyle sizin dualar ise yalnız benim olsun. Bakışlarım gökyüzünde sadece bir yıldıza isabet etsin. Samanyolu sizin olsun. Aslında yükseklerde hiç gözüm yok. Bir uçurtma isterim sadece güneş renginde içimi ısıtan. Ona bakarken çocukluğum gözümün önüne gelsin. Size bırakarak büyüklüğü çocukça gülüşlerle dilim bir masal tuttursun. Kimin güzelliği bir bahar yaratır? Kimin yeşil gözleri, kör gözleri ağlatır? Bırak güzel günler çocuklukta kalsın. İnsanlar, aşk diyerek, sevgi diyerek, dostluk diyerek oyalansın. Mandalınalar kurumuş, portakallar çiçek açmış. Güleyim mi ağlayayım şimdi ben? Kuru dallar üzerinde gezinir karıncalar. Cenazesini kaldırır mandalina ağaçlarının. Portakal çiçeklerine konar kelebekler. Şimdi hangisine sevineyim ben. Bir mermi gibi yüreğime saplansa da zaman duygularımdan habersizdir. Bir kol saati ki bileğimin jilet kesiklerinden uzak. Ne olur beni bırak. İster güneşin battığı saat olsun, ister gecenin en hareketli zamanları olsun, ne ben çocuk olabilirim ne de seni eskisi gibi sevebilirim artık. Ne çocukluğumu yaşayabilirim tekrardan ne de anne diye bağırabilirim fütursuzca. Zaman beni tüketir acımasızca. Bir bal küpü olmalı zaman oysa. Çiçekleri sevenler, kirazları severler. Sana hem çiçek hem kiraz hem de bal olmak isterdim oysa. Her dakika bir başka güzellikle çıkardım karşına. Önce çiçek olurdum, renk ve kokuyu salardım anlarına. Sonra bal olurdum hayatına tat katardım. Daha sonra ise an an kiraza dönüşürdüm ve küpe olurdum kulaklarına ve sana aşk sözleri mırıldanırdım. Keşke zaman bu fırsatı verebilseydi bana. Tabiatta geri dönüşler yoktur. Geri dönemem artık sana. Çünkü sana gönderdiğim çiçekler soldu. Senin için diktiğim ağaçların yaprakları döküldü. Çok sevdiğin kedicik öldü. Ben de yaşadım sen yokken. Senin yokluğuna yağmur suları doldu. Yangınlarım söndü.
Evimin her köşesini senin zevklinle donattım. Tıpkı bir şarkı bestelemek gibi dudaklarım ve yüreğim heyecanla doldu. Kimseler görmedi seni bu kadar sevdiğimi. Bir bardağa su doldurup içmek gibiydi içimi senin sevginle doldurmak. Suyun duruluğunda sen vardın. Karanlık kördü ve ben ışığı yaktım. Evim senin ışıltınla doldu. Ayla yıldızın yan yana gelmesi gibiydi seni evimde hissetmem. Gece yüzünün aksi vururdu duvarlara. Ben duvarları okşardım. Bu kadar seni içselleştirmiştim. Seni şimdi yüreğimden çıkarmak o kadar zor ki. Tıpkı damarlarımdan tek tek iğneleri çıkarmak gibi zor seni yüreğimden söküp atmak.
Mecnun Leyla’nın evini seyreder bacadan tüten dumana iç çekerek bakardı. Hayatım boyunca kimsenin dumanını seyretmedim ama seni soba borusundan kıskandım. Sen bir gece evime gelmiştin. Üşüyordun, titriyordun. Yanan sobanın borusuna dokunmuştun. O an ellerini kıskandım. O an ellerine düşmek istedim. Sonra beni koyup koyup gittin. Utanmadan sıkılmadan yalnız başıma evimin salonuna geçip o sobanın önünde iki göz iki çeşme ağlarken yazı yazdım. O yazılar eline hiç geçmedi. Çünkü sen başka sevgililerle el ele tutuştun. Çok meşguldün. Sen halının üzerinde yürürken, evim bir ödül törenine ev sahipliği yapar gibiydi. Ve elbette en kötü hediye olarak bir daha seni asla görememek oldu. Beni koyup koyup gittin. Bir daha kapımı çalmadın. Evim bana bıraktığın hapishanem oldu. Çocukken ağaçtan düşerdim. Bu yüzden hep yükseklerden korktum. Ve ben daha çok yükselmeyi değil, düşmeyi öğrendim. Kanadı kırık bir kuş bile olamadım çocukluğumda. Ağaç diplerinde dizlerim kanayarak acıya kök saldım. Anam koşardı yanıma canım derdi benim canım yanardı. Babam oğlum derdi yüreği ellerinde olurdu ve saçlarımı okşardı. Sonra saçlarıma kar taneleri yayıldı. Annem ve babam öldü. Yok oldu fotoğraftaki aile. Bu yüzden seninle bir aile olmak istedim. Ağaçtan düşsem tekrar, tekrar kanasa dizlerim, olmaz mı, yapamaz mıydım? Belki annem ve babam yine yanımda olurdu. Artık kanayan kalbimdi. Bu daha çok acıtıyordu. Ve yapayalnızdım. Beni koyup koyup gittin. Beni hem annesiz hem babasız hem de sensiz bıraktın. Ve yine elime kağıdı kalemi aldım. Şunları yazacaktım. Ne haldeyim, hala evlenmedim, evlenmeyi bırak düzgün bir sevgilim bile yok. Sonra vazgeçtim. Tıpkı senin benden vazgeçtiğin gibi. Sonra ellerimle kırdım bütün ağaç dallarını. Artık ne düşüyordum ne de dizlerim kanıyordu. Yüreğim ise bir sobaydı ve ihaneti tutuşturuyordu ve o sabanın borusuna artık başka eller dokunuyordu. Senin için aldığım albümde ben bir başkasıyla gülüyordum. Dağlarda koşan atlarla bıçak gibi keskin rüzgarlara meydan okuyordum. Kanatlarım yoktu ve eskiden ağaçlardan düşerdim. Şimdi atlar gibi uçarcasına koşmayı öğreniyordum. Nihayet büyümüştüm.
Hayatımızda doğru yolu bulmak için gayret göstermekteyiz. Oysa önümüze o kadar sokak, o kadar kavşak çıkar ki ne tarafa gideceğimizi şaşırırız. Hayat yolunda karşımıza çıkan insanlar, bizler için bir gösterge olur. Biz de manevra yaparken, hızlanırken veya yavaşlarken bu insanlara göre yol alırız. Eğer hayat yoldaşlarımız bize, yanlış kılavuzluk yaparsa, sağa sola çarpar kaza yaparız. Doğru yolu bulamazsak sebebi yoldaşlarımız olur. Şöyle düşünün, öyle bir toplumda yaşamaktayız ki tam bir iki yüzlü. Hangi kadın namusuyla sokağa düşmüştür de namusuyla evine dönmüştür. Hemen hemen hiçbiri.
Oysa en çok namustan ve şereften söz eden milletlerden biriyiz. Başka bir örnek vermek gerekirse, biri size kızıp telefonunuzun numarasını umumi tuvaletin bir yerine yazsa, hiç kimse erkek olduğunuza bakmaz, telefonunuzu arar ve size uygunsuz tekliflerde bulunur. Demek ki toplumda birey olarak kişisel mücadelemizi vererek, kendimizi korumalıyız. Kimsenin aklına güvenip, hareketlerimizi yönlendirmemeliyiz. Toplum av arar. Çünkü bir ahtapota benzer. Kolları her yerdedir ama dişlerini kimse göremez. Anca diş geçirdikleri toplumun ne kadar zalim ve gaddar olduğunu anlar. Kendini yönetemeyenleri her zaman başkaları yönetir. Birey kendini kontrol edemezse tuzaklara açıktır. Bedava peynir fare kapanında olur. Bu hayat hiç ucuz değil. Hayatı bedavaya getirmeye çalışanlar, toplumun tuzağına düşer. Kişiliğini kaybeder. Yapılması gereken şey, emeğiyle ekmeğini kazananlara, ayakları üzerinde durmaya çalışanlara çember takmak olmamalıdır. Namuslu toplum, bireye saygı duyarak, bireyin ekmeğiyle ve namusuyla oynamayarak olur. Hayatımızda doğru yolu bulmak için gayret göstermekteyiz. Toplumda kendini doğru ve düzgün olarak tanıtan çoktur. Bu reklamlara bakmamalı, etikete ve kapağa bakmamalı, uyanık olunmalıdır. Aslında başkasının ne olduğu çok önemli değildir. Yoğurtta iyidir ama ekşiyince ayran olur sulanır. Bu yüzden kendi yolunu kendin bulmalısın.
Çorak bir bayırın köyü bozkırında
Çocuklarını güneşe salıverirken
Toprak ana kumsalda dalgalarla
Deniz kıyısında suyla sevişiyordu.
Toprak ana bir ağaç büyütüyordu




-
Adem Korkmaz
Tüm YorumlarOsman DEMİRCAN Henüz tanışalı iki ay oluyor.Son derece mütevazi,alçak gönüllü,yüreğinizi onun ellerine emanet edebilirsiniz.Sizi üzmeyecektir emin olun....