Tanışalım;
Sen beni tanımıyorsun
ben seni...
anne, çocuğunu tanımıyor çocuk annesini
..
Öğret ellerime çiçek nasıl tutulur
Uzat ellerini öğretmenim
Yaşı yoktur öğrenmenin
Ben bir ağacım en düz dalımı eğit benim
Yunus ellerinle Taptuk dergahında
..
3-Bunların hepsi; öznelci çekimlenişlerin, sosyal birlikçi çekimlenişlerle, gelişip olgunlaşıp kendi girişmeleriyle toplumcu aidiyet girişmelerini, ortaya çıkarmasıdırlar. Bu kademeli zaman zemine bağlı temel girişmeler; daha yüksek değerli organik devinmeleri, belirlemektedir. Sosyal toplumsal döngülerdeki oluşmaların ve süreçlerin yol alırlığıyla ve evrensel davranışların daha bir ortaya konulmasından hareketle, insanların sosyal yaşamları içindeki girişmesine dönüşen seyirlerini ve aşamalarını, tekrar görelim.
Etnik yapılar gibi olan aidiyetçi dönemlerden sonra, Sümer başlangıçlı toplumsu yapıların oluşmacı aşamaları toplum içinde biçimlendi. Bu biçimleniş içindeki zorlayıcı çekimleştiricilerden birisi de üretim ilişkilerinin ortaya çıkarılmasıydı. Diğer biriside, emek nesnelerin değiştirilmesi gibi sosyal toplumsal polar bağcı çekenlerin hepsi de, bu türden aidiyet dönüşmelerinin karşılanmasına yönelik olacaktır.
Artık tarih etnik yapıların aidiyet bağlacını kırmış, bu bağlacın alanı üzerine yepyeni bir aidiyet bağlacı devindirmiştir. Etnik yapı aidiyetliğinden dönüşülecek olan ittifaklar girişmesi, hayli uzun sürelerle, değişik yerlerde çok değişik anlama ve anlaşmalarla ve hep bir türden olmayışlarla, tarih sahnesinde, boy verecekti.
İnorganikçi, elektron kabuk, elektrostatik bağ çekimi ait kılmalı, inorganik düzlemdeki seçme ayıklamacı düzenci davranışlar girişmesi; giderek öznelci olan, sevgi nefret düzenleş ilmesi içinde aşılması sonucundandır ki özneci kişileşmeler ortaya çıkabilmiştir. Özneci kişilik girişmelerimiz de, sosyal bağcı özgecil girişmelerin aşılması sonucunda, sosyal karakterli, özgecil devinmeli olan, özgecil bağlı sosyal kişileri ortaya çıkartmıştır.
..
KUR’AN KURSLARI VE EĞİTİMDE ŞİDDET
Kur’an Kursları’nda eğitim ne yazık ki hala medreselerin bozulduğu, beşik ulemalarının çoğaldığı yıllardan kalma, hiçbir pedagojik dayanağı olmayan, salt kaba kuvvete dayalı sistemde devam etmektedir. Özellikle yatılı kurslarda en sık başvurulan yöntem olarak hala bu ilkel metot sürmekte, Kutsal Kitab’ımızın öğretilmesi için gönderdiğimiz çocuklara Kur’an öğreten bu müesseseler evlatlarımızı Kutsal Kitap’tan soğutmaktadırlar.
Öğretmenliğe ilk başladığım yıllarda okullarda dayak hüküm ferma idi. Hele bizim öğrenciliğimizde hocalarımızın tek bildiği yöntem buydu. Hala hayattadır bu Hocalarımız. Dayaktan başka terbiye metodu bilmeyen zavallı eğitimciler, kendilerini hiçbir zaman sorgulamıyorlar, başka bir yöntem arama zahmetine katlanmıyorlardı.
İlkokul birinci sınıftaydım; öğretmenimiz Bedia Çelik öğrencisini çok severdi. Ben onunla okumayı sevdim. Eğitim benim için güzel bir dünya oldu. Ona minnettarım. 2. sınıfta başka bir öğretmen girdi dersimize. Adı Mehmet Tombuloğlu idi. Otoriter kişiliğinin bir parçası dayaktı. Şiir ezberletirdi bize. Okuyamayınca ellerimizi o kuvvetli sopayla kızartırdı. Olanca gücüyle nazik ellerimize vurur; bunu eğiticilik addederdi. Ben her gün ezberimi yapar, tahtaya kalkınca dayak korkusuyla şaşırır ve dayağı yerdim. Bu öğretmenimi hiçbir zaman hayırla yad etmedim. O Samsun’a tayin olunca pek sevindim. İlk öğretmenim İstanbul’a tayin olmuş, buna ben pek üzülmüştüm. Son iki yıl Salih Kulaç isimli oldukça demokrat bir öğretmenimiz oldu. Kişiliğimin gelişiminde onun katkısı çoktur eminim. Arkadaşlarımın kiracısıydı. Rahmetli olmuş. Onu hep hayırla yad ederim.
Orta okul ve liseyi bir İHL. de okudum. Dayak hükümferma idi. ‘Sopa cennetten çıkma’ derlerdi öğretmenler. Dayakçı bir Müdür’ü vardı. Odasında döverdi. Müdür yardımcıları hakeza. Sınıf içinde dayak atan öğretmenler en popüler öğretmenlerdi kendilerine göre. Eğitimin tek genel geçer aracı dayak yahut not tehdidi idi. Öğretmen sınıfa hakim olmak için not defterini çıkarır baskın sözlü yapardı. Zor sorularla öğrenciye sıfır vermek marifetti.
Ben de bu dayaklardan nasibimi aldım. Ailemde hep uslu çocuktum. Bu yüzden dayak yemedim. Babam en küçük ile en büyüğümüzü döverdi. Beni annem korur, zayıf olduğum için savunur, onun tabiriyle kayışları kendi yerdi. Babam bel kemeriyle döverdi. İlk okulu bitirdikten sonra laftan etkilendiğimi gören babam biz iki ortancaya dayak atmadı.
..
10 Temmuz 2001, günlerden Salı, saat sabahın dokuzu Kıbrıs Türk Hava Yollarına ait bir uçak, Yeşilköy İstanbul Atatürk Hava Limanından 30 dakika sonra kalkacaktı.Yolculardan bir bayan onca yıldan sonra Güney Kıbrıs’taki köyüne, doğduğu topraklara güneşli tepelere kavuşacaktı….O dağlık köye Dağaşan’a randevusu vardı.
10 Temmuz 1974 günlerden Çarşamba; Kıbrıs yine o çok sıcak günlerinden birindeydi..Cyprus Air Way’s a ait; Aktarmalı Adana, Ankara, İstanbul seferli bir uçakla gelen bayan yolcu 27 yıl önce ilk kez İstanbul’a gelmişti.O eski hava limanıyla şimdiki yeni lüks hava limanını kıyasladı.Gözleri yeniliklere aklı bilgi çağına takıldı gitti.
Kıbrıs Ercan Hava Limanına uçak tam 10.45’ te indi.Bayan sanki ilk kez geliyordu Kıbrıs’a, bir çocuk gibi yerinde duramıyor, aceleci, tedirgin içi içine sığamıyordu.Heyecanı gözlerinde alev alevdi.Kontrol işlemlerine zor tahammül etti.
Taksi onu oto terminaline bıraktı.Kuzey Kıbrıs ile Güney Kıbrıs toprakları arasında hiçbir engel sınır yasağı yoktu.Eskisi gibi otobüse binip köyüne gidiyordu. Lefkoşe’den hareket eden otobüs Yeşil Hattı geçtik ten sonra hızla ilerledi.İşte Geçitkale, Bebek Bar’da eskisi gibi yine mola verildi. Havuzun etrafında yine mis mis kokan altın top ağacının ve cemile ağacının (Begonvil) çiçekleri gülerek yolcuları karşıladı.Buble - up gazozunu ve Bel - Kolayı özlemişti. Gazoz içerken Ayşe’nin anlattığı Pulya Festivalini hatırladı.Bu yörede yapılan Pulya Kuşu turşusunu ilk kez Ayşe’den duymuştu ve ilk kez yemişti.Lefkoşe Atatürk Kız Yurdu’nda ve okul çağlarında 5 yıllık arkadaşı olan Ayşe ne de güzel Lefkara işi işliyordu…Daha sonra 1964 yılında Lefkoşe Ledra Palas sınırında esir düştüğü gün öğrenci olduğundan dolayı Geçitkale’ye getirildiğini, bayan Rum polislerin sıkı sıkı yoklamalarını, Barış Gücü’nün öğrenci esirlere radyo yayınıyla müdahalesini anımsadı…
Ve limanıyla ünlü Limasol, güzellikleri, büyük hayvanat bahçesi, zenginlikler taşıyan verimli toprakları. Keo Şarap Fabrikası. Liseyi burada bitirmişti.Ne çok anıları vardı. Tiyatro heyecanı: Mezuniyette “ Yanlışlık “ adlı eserde oynamıştı. Resim merakı, atletizm yarışmaları.Uzun koşu birincilikleri bu şehrin sokaklarında geziniyordu buğu buğu.
Ağrotur İngiliz Üssü’nü geçtikten sonra kıyılara sert vuran deniz dalgaları Rum Taşı’nı köpükleriyle yıkıyordu.Yeşiliyle, mavisiyle, kalesiyle ünlü Baf.Afrodit Hamamları buraya yakındı.Afrodit Akdeniz’in sularından, köpük köpük kabarcıklarından kıyıya fırlatılmıştı efsaneye göre. İlkokul yıllarında sınıfıyla ziyaret ettiklerini anımsadı. Köyü Baf Kazası’na bağlıydı.Burada doğduğu toprakların izlerini taşıyan simalar daha çoktu. Köye varmak için henüz 40 mil kalmıştı.Kulaklarında yankılar uyandıran devrik cümleli konuşmalar hatıraları birer birer canlandırmıştı.Zaman tünelinde o zaman dilimi “ Çocukluk Tacı’nı geri vermişti. Hiç vazgeçemediği bu “Çocukluk Tacı” başında masumca gururla parlıyordu.Güllü henüz 10 – 12 yaşlarındaydı, henüz ergin olmamıştı. Erkek çocuklarına kök söktüren
..
Nasıl birlik bu
Başladığında
Öğrenci olanlar
Çoktan emekli
Öğretim üyeleri
Yeter
Bir ömür tükendi
..
Sınıfın kapısından içeri girdi. Yabancı gözlerle içeriyi süzdü. Öğrencilerde ilk defa derslerine giren bu öğretmene dikkatlice baktılar, tedirgin.
-Tünaydın çocuklar
Hep bir ağızdan ilk tanışmanın, o ilk adımı atmanın heyacanıyla bağırdılar;
-Tünaydınnn Öğretmenimmm
Gülümsedi. Oturun çocuklar dedi. Yavaşça pencere kenarına yakın masasına oturdu. Göz ucuyla dışarıya baktı, her tarafta bembeyaz kar vardı. Ufak ufakta atıştıyordu kar. Benim geldiğim yerde yağmaz bu kadar diye geçirdi içinden. Ama benim doğduğum yerde yağar dedi. Kendini toparladı, öğrenciler pırıl pırıl gözlerle yeni öğretmenlerini süzüyor, kimisi düzgün, uzun saçlarına bakıyor, kimisi elbisesine, kimisi ise gözlerinin tam içine,
-Evet çocuklar ben sizin yeni Türkçe öğretmeninizim. cümlesini bititir bitirmez sınıfta bir uğultu koptu, öğrencilerden biri.
-Öğretmenim Mehmet Hoca ya ne oldu?
..
HOCAM MUSTAFA MİYASOĞLU
1946-2013. Şair, yazar. Yeni Sanat dergisini çıkardı. İyi bir romancı. Kaybolmuş Günler, Güzel Ölüm önemli romanlarından. Edebiyat geleneği denemelerini topladığı eseri. Devran şiir kitabını yayınladı. Biyografi türünde Necip Fazıl ve Asaf Halet Çelebi isimli eserleri var.
Bu kitabi bilgiler yanında tanıdığım Miyasoğlu’ile geçen günlerimizi ve dugularımı sizlerle paylaşmak isterim:
Mustafa Miyasoğlu vefat etti dün. TV haberlerinden öğrendim gece saat: 02.00’lerde. Sonra bir arkadaşım aradı. Yarın Fatih Camiinde kılınacak namazı diyordu. Ben de birçok arkadaşımı aradım onun öğrencisi. Birçoğuna ulaşamadım. Sonra Hocam Ali Nar’ı aradım. O da bir iki saat gecikmeyle döndü bana. Yeni uyumuştum sahurdan sonra sabah namazını beklemiştim de telefon sesine uyandım. Ali Nar’dı. Konuştuk başın sağ olsun dedim o da başımız sağ olsun dedi.
Onu nasıl tanıdım. 1972 yıllarıydı. İzmit İmam Hatip Lisesinde okuyorduk. Okulun ilk öğrencileri ve tek son sınıfıydı. Miyasoğlu’nun tabiriyle başarıya adanmış 35 kişiydik. Ali Nar Meslek dersi hocamızdı ama edebiyat dersine de giriyordu. Geniş kültür ve engin bilgisiyle bizi aydınlatıyor farklı bir öğretmen profili çiziyordu. Birkaç ay geçmedi ki edebiyat derslerine yeni atanan bir öğretmenin geleceği duyurdu. İşi ehline devrediyoruz dedi. Gelen öğretmenin Necip Fazıl’ın Büyük Doğu ekoluna bağlı olduğunu, O’nun derslerinin bize çok yararlı olacağını vurguluyordu.
Ertesi gün saçları oldukça gür genç bir öğretmen derse girdi. Sınıfın çoğu Urfa gezisine gitmiş, birkaç arkadaş kalmıştık. İlk ders bize M. Akif’i işlemiş Akif’in milliyetçi değil, ümmetçi olduğunu söylemişti. Şaşırmıştık. İlk kez böyle bir bilgiyle karşılaşıyorduk hem de o güne kadar hep karşıt söylemli edebiyat öğretmeni yerine bizden bir edebiyat öğretmeni ile karşılaşıyorduk.
..
81-İnsanlar önünü gördüğün yolda arkanda olurlar. Hele bir önün karanlık ve belirsiz olsun da gör bak o zaman kimse kalır mı ardında. İşte bu yüzden liderler her zaman yalnızdırlar.
82 – Bazı küçük uyarılar insanın tüm hayatını değiştirebilme gücüne sahiptirler. Ve yine bu küçük uyarılar kişinin hem kendisine, hem de hayatına kalite kazandırır.
83 – Eğer kendisine ısrar edebilmeyi başarabilirse insan, bir başkasına da ısrar edebilir.
84 – Yaptıklarınla yaşadığın günü kendine ödül olarak sunabilir ya da bir caza olarak uygulayabilirsin. Sen bilirsin.
..
Sevgi kokulu öğretmen Ertan Aykın
Kimi yazarlar “Beni falanca okuttu” diye...edebiyat öğretmenleriyle öğünürler. Benim ne yazık ki öğünebileceğim bir edebiyat öğretmenim olamadı. Ama sevdiğim Türkçe öğretmenlerim, öğünebileceğim bir resim öğretmenim oldu. Örneğin ilkokuldaki Başöğretmenimiz Şakir Sabri Yener. Eşsiz bir dil öğretmeniydi. Sanırım hiç kimsenin böylesine değerli bir dil öğretmeni olmamıştır.
Sonra ortaokulda Ali Büyükmurat öğretmenimiz oldu. Daha sonraları Başöğretmeni dolduğu Ahmet Çelebi okulunda öğretmenlerinden bir oldum onun okulunun.
Hiç sözlü yapmazdı Ali öğretmenimiz. Hep yazılı yapardı. Türkçeyi sevdiğim için doğal buluyordum onun yazılılarıma hep on numara vermesine.
Bir gün nasılsa yazılısına hazırlıksız yakalandım. Şimdi yanıt vermesem ve zayıf alsam hem benim için prestijim sarsılacaktı hem de kendisi düş kırıklığına uğrayacaktı. Yapılacak tek şey vardı. Kopya çekmek. Ben de bunu yaptım. Yaşantım boyunca ilk kez kopya çektim.
Dersten sonra sorularla yanıtları karşılaştırdığımda bunu da yüzüme gözüme bulaştırmış olduğumu göndüm. Yanıtlarım baştan sona yanlıştı. Kesin sıfır alacaktım. Fevzi Günenç’in yükselme Devri sona ermişti!
Sonraki derste yazılı notlarını dinlerken yerin dibine geçmeye ya da en azından masanın altına saklanmaya hazırlanıyordum. Adımı numaramı okudu. Verdiği notu açıkladı: On! ..
..
11.06.13 SALI
Dersler bitti, öğrenci yok. Bir sınıftan bayağı öğrenci gelmiş, ama onların da ders yapmaya niyeti yok. Yalnız Doğan Bey laboratuvarda bir şeyler yapıyor onlarla.
Biz defterleri yazıyoruz. Yazılı kâğıtları teslim ediliyor, raporlar yazılıyor. Ders kesimi kulüp raporları vs.
Geçen seneki kulüp raporunda biraz değişiklik yaparak çıktı aldım.
Hava sıcak mı sıcak. Benim dersim saat 11 de. Çorba içtim çıktım. Gazetemi aldım yolda okuyup bitirdim. Yine gezi olayları yine yorumlar. Bazıları hükümetten yana bazıları karşı. Çok sesli bir gazete bu.
Tansiyonum düşüyor az da olsa. Hep bu bayırda. Öğrenilmiş çaresizlik mi bu acaba. Taşınınca arabamla çıkacaktım bu bayırı diyorum kendi kendime, ama tayinim çıktı. Yılan çıkar diye korkuyorum buradan inerken fazla sıcaklarda. İki kez yılan gördüm burada biri ölüydü yol ortasına atmışlar öbürü canlı. Karşıdan karşıya geçiyordu.
Televizyonda gezi olayları. Taraftarları çok burada. Hükümete lanet okuyor, Başbakan’a ateş püskürüyorlar. Biz rahatsız oluyor ses çıkarmıyoruz. Taksime de gittik diyor biri, Cumhuriyet Parkına da, Yeni Kent’te de caddeleri doldurduk.
..
Kar yağıyor Ankara'nın türbanına
kar...
Bütün memleketi
bir çengelli iğne ile bağlamışlar
Öğrenci
işçi
memur
..
Ararlarsa birgün beni,
Baharda bir erik dalı gibi çarparak pencereme.
Önce güzel bir akşamüstüne sor.
Portakal çiçekleriyle hatırlanan;
Rastgele bir pazartesiyi;
Öğrenci ve zil sesleriyle çınlayan;
Bir okul bahçesini.
..
Niçini nedeni sormadan güvendim safım ben
Araştırmadan sormadan inandım halis safım ben
Görmeden kulağımla duymadan biliyorum sandım
Daha kendimi bilmezken harici biliyorum sandım
Niçin tedbirsiz davranıpta aldandım umutsuz umut tacirlerine,bilmem.
Sessizce uzaklaştığımı biliyorum insanlardan.
..
Zamansız sevdanın amansız yolcularıydık biz.
Gözlerimiz Kötümser dünyaya umut saçardı, her şeye rağmen.
Soğuk havalarda kifayetsiz paltolarımız, üşüyen ellerimiz,
Bir deniz kenarı çaybahçesinde iki çay iki simit öğle yemeğimiz.
Cebimizde üç beş kuruş ama sevdadan zengin, heybetliydi duruşumuz.
Ve bir aşk ateşimiz vardı küllenmesin diye sürekli taze tuttuğumuz.
Saf, temiz, çıkarsız ama alabildiğine de zor bir sevdamız,
..
96’da yönetici oldun
Gayretinle Anaokulu kurdun
Sınıfları öğrenci doldurdun
Tebrikler Şahin Bey…
İki yıl sonra Kolej’i açtın
Öğrencilere sevgi saçtın
..
Raconda çıtır diyorlar...
Ben Lolita diyorum onlara...
Fır fır etekleri...
Beyaz kısa çoraplarıyla...
Hangimizin yüreklerini
Hoplatmadılar ki?
Liseli kızlardan söz ediyorum bildiniz...
..
KIBRISTA KANLI NOEL SONRASI “ Sn. DENKTAŞ’ ın anısına saygımla “
Elazığ Kız İlköğretmen Okulu’ nda yatılı öğrenciydim. O yıl Okul Başkanı seçilmiştim. Heyecanlı, örgütleyici, yapıcı ve birleştirici bir yapım vardı. İçimizdeki vatan aşkı milliyetçilik duygularımızı daha da körüklüyordu. Öğretmen olacaktık. Vatansever çocuklar yetiştirecektik. Kıbrıs’ ta kanlı Noel. Rumların yaptıkları işkencelerin doruğa tırmandığı zamanların başlangıcıydı. Kıbrıs’ tan bir şehit cenazesi geldi.Pilot teğmen….Okullardan belli sayıda öğrenci istendi tören için. Öğrencilerin tümü beni seçin diye bağırıyordu. Kar dizboyuydu. Fırtına ve tipiden gözgözü görmüyordu. Cenaze marşı eşliğinde tören alayının arkasından askerlere ayak uydurmaya çalışarak ağır adımlarla yürüyorduk. Şehitlik şehrin dışında ve çok uzaktı. Okulun verdiği ayakkabılar çoktan kar suyunu çekmiş, ayaklarım buz gibi olmuştu. Galiba şehidimiz için akıttığım gözyaşlarıma biraz da soğuktan donan ayaklarımın acısı karışmıştı. Çünkü dönüş yolunda ayaklarımı hissedemez olmuştum. Okula döndüğümde uzun süre kendime gelemedim. Hastalandım mı? Anımsamıyorum…
Olaydan çok etkilenmiştik. Birinci ve ikinci sınıflardan gözüme kestirdiğim öğrencileri gündüzden organize ettim. 3/A ve 3/B den de seçtiğim arkadaşlarım hazırdı. O gece nöbetçi öğretmen uyuyunca usulca yatakhaneden çıkıp büyük boy beyaz kartona kocaman bir Kıbrıs haritası çizdik. Ortasına da ay yıldız. Sıra haritayı boyamaya gelmişti. Parmak uçlarımıza toplu iğne batırarak gücümüz yettiğince sıkıp damlayan kanlarla Kıbrıs haritamızı tamamladık. Gönül huzuru ile yattık. “ O zamanlar Hepatit B mikrobundan ve basın bildirisinden habersizdik.”
Aslında işin en zor yanı sabaha kalmıştı. Erkenden uyandık. Ayak uçlarımıza basarak yatakhanelerden çıktık. Gece bekçisini tabiri caizse kafaya aldım.Bak, Kamil amcacığım.Yaptığımız, Kıbrıs’ta kaybettiğimiz şehitlerimiz adına çok önemli bir görev. Atatürk anıtına çelenk koyacağız. Hadi bize kapıyı açıver “ dedim. Açamam, işimden olurum diye yanıtladı. “O halde sen anahtarı masada unut, tuvalete git ” senin de bir katkın olsun, nooolur? dedim. Önce kafasını iki yana salladı. Sonra biraz bastırınca kabul etti dünya tatlısı emektarımız. Önde bayrak, arkada flamamız ve kanlarımızla çizdiğimiz Kıbrıs haritamızdan yapılmış çelengimiz elimizde, ikişerli sıralar halinde sessizce okuldan çıktık. Atatürk anıtı hemen karşımızdaydı. Okula elli metre.İşe gidenler bize şaşkın gözlerle bakıyorlardı. Büyük bir gururla çelengimizi Atamızın heykelinin önüne koyduk. Tam o sırada arkadan bir ses. Eyvah! ...Müdür bey! ...dedi…Sn. müdürümüz Zihni Gümüştekin ‘ in gözlerinden ateş fışkırıyordu adeta. O an karşımda bir ejderha var sandım. Fakat hiç bozuntuya vermeden:
..
Hayat; bir okul,
Bizler öğrenci,
Mezun olduğumuz
Gündür;
Aslında ölüm,
Ve;
Notlarımızdır
..
(Bilal KOÇa)
Çok zamandır aynı sözü duyarım
Hiçbir mana veremedim Müdür Bey.
Yalan mı, gerçek mi size sorarım?
Kendim cevap bulamadım Müdür Bey.
..



