Mustafa Ceylan: Hakkında ziyaretçi görüş ...

Mustafa Ceylan
658

ŞİİR


17

TAKİPÇİ

  • Naci Püskülcü
    Naci Püskülcü 16.12.2012 - 13:51

    Sayın Mustafa Ceylan;

    'Erzurum Gelin Geldi Gölü Efsânesi' şiirinizi okudum,. Çok beğendiğimi ifade etmeliyim, elinize sağlık

  • Arif Eren
    Arif Eren 12.10.2009 - 22:37

    EREN HAKKINDA YAZILAN YAZILARIN BİR KISMI

    ARİF'TİR O

    Arif’tir arifliği vurur yüzüne
    Bakarsın Eren’lere karışır bazen
    Mevlana’ca düşünür, Yunus’ça konuşur
    Kâh derviş olur, kâh semazen

    Kars’tan ta Edirne’ye
    Edirne’den ta Kars’a kadar
    Yekvücut Anadolu O
    Her dilden konuşur

    Selimiye’de Sinan olur
    Yüreğini koyar ortaya
    Yaprak yaprak, sayfa sayfa
    Mermer sütunlara mısralarını kazır
    Mersiye söyler şadırvandan akan suya

    Bazen çocuk olur, bazen yâren
    Çocukluğunu yaşar arada bir
    Gönlünü açar, Güneş’e Ay’a
    Küçücük ellerini açar Allah’a
    Dualar okur, yalvarır
    “Yıldırım düşmesin diye ormanlara.”

    M. Hanifi SARIYILDIZ

    KALP USTASINA

    Bir nurdur ülkemi kalemiyle aydınlatan
    Bizleri asırlar ötesine özlenen
    Yakarışa götüren bir umut
    İnsanlık için umutlar taşıyor ruhlarımıza

    Esrarengiz büyüler var alımlı sözlerinde
    Kainata kucak açan bir sevda
    Yaradılışın en güzel duyguları katıksızca
    Dile gelmiş kalp ustasının kalem ucunda

    Hasret kaldığımız üstü tozlu hayallerimizi
    Bakın ki muhterem şair özene bezene
    Nasıl da mananın özüyle dile getirmiş
    Her bir sözcüğünün peşine sabırla düşün ki

    Kalp ustamız kelimelerini aşkla ne güzel pişirmiş
    Gönlü Arif,kelamı Arif, ismi Arif Eren
    Nasibimizi almak lazım insan için çarpan kalbinden
    Bakın ki şiirlerine hayatı ne güzel keşfetmiş

    Erol Saner
    10.09.2009

    'SES İPİNE SÖZLER ASAR BİR ADAM'

    'Görkemli Denge'nin Şairi Arif Eren Beye'

    Gözleri bulutlu yağmur bakışlı,
    'Ses İpine Sözler Asar”bir adam.'
    Gönül kapısına dayanır sesler,
    Açar kapıları susar bir adam.

    Hava yağmur yüklü, vakit ikindi;
    Bulutlar biniyor, rahmet atına.
    Toprağın damarı sessizce kanar,
    Rüzgârın önünden eser bir adam.

    Ses avcısı olur düşer peşine
    Görür bir ceylanı suya inerken
    Bakmaz kem sözlerin gözün yaşına,
    Ayrık otlarını keser bir adam.

    Şiir vakti eşref saati adamın,
    Konar mısraları gönül teline.
    Irgalar sözleri kuş kanadıyla,
    Zamana mührünü basar bir adam.

    GÖRKEMLİ DENGE'de her söz ayarlı,
    Mihenge vurulmuş, mizana uymuş.
    Uçan kuşa, esen yele duyarlı,
    Harcamaz kelamı, kısar bir adam.

    ARİF olur EREN'lerin cümlesi,
    Aşk ehlinin dili yaralı olur.
    Kalbe şifa olur sözün böylesi,
    Kadir bilmeyene küser bir adam.

    Selami YlLDIRIM

    ………………………………………………….

    “Üstadımın şiiri HEP İLERİYE giden ve insanın gönlünü, yüreğini dipten doruğa kaplayan bir güce sahip. Serbest vezin bir şiir ama, sanki hece vezninin inci tanesi… Kafiyeler, mısra sonlarındaki uyumlar ve şiirin başından sonuna dek seyir grafiği mükemmel… Zaten ben, hep demişimdir: Heceyi bilemeyen serbestte başarılı olamaz diye… Üstadın şiirleri benim bu tezimi doğrulamaktadır… Bir de üstad şiirlerinde, konu bütünlüğüne çok dikkat etmekte… Gördüğüm önemli hususlardan birisi de bu. Şiirin başı, ortası ve sonu arasında bir bütünlük, bir buyum mutlaka bulunmakta… Kopukluklar yok. Baştan sona doğru gelirken çevreyi ihmal etmiyor, rengi, kokuyu, mevsimi ve zamanı mutlaka işliyor üstad.. Bu işleme sırasında güzel dilimiz Türkçe’ yi çok iyi kullanıyor ve ritm, ahenk gibi hususlara da dikkat ediyor… Zaten Arif EREN demek, kalıcı ve has şiirin günümüzdeki önemli temsilcisi demektir. Kimileri günümüzde şiirimizin can çekiştiğini söylese de işte Arif EREN gibi bir elin parmakları kadar az sayıda da olsalar, şiirimizin can çiçekleri gibi, nakış nakış, renk renk has şiirin ürünlerini verip durmaktalar.”

    Mustafa CEYLAN
    www.yenisiir.net

    BU KENT SENDE KALSIN

    'Arif Eren' in ilk eseri 'Bu Kent Sende Kalsın'ı okuyunca, geleneksel şiirden yana olan bir sanatçı karşısında olduğumuzu görüyoruz. Yenilik diye gariplikleri, anlamsızlıkları sürmüyor önümüze. Bir takım yavan mısralar sıralayıp sosyal dâvaların savunucusu, akımların öncüsü pozisyonunda değil, ideoloji çığırtkanlığı laf ebeliği yerine gerçek şiirin kapılarını zorlamayı yeğ tutmuş.
    Zaten şiiri kendisine dert edinen, onu bir takım maksatlar uğruna harcamayan şairlerin başarısı her zaman elle tutulur, gözle görülür olmuştur'.

    İlhan Geçer
    Ilgaz Dergisi, Mayıs 1965

    YURT TESBİHİ

    'Türkiye gerçeklerinin en dokunaklı ve etkileyici ifadelerini veriyorsunuz şiirlerinizde... ' Akıcı, sağlam, sarsıcı üslûbunuza da hayran oldum. Son zamanlarda okuduğum en başarılı şiir kitaplarından biri,Yurt Tesbihi... 'Umarım edebiyat çevrelerinde, hak ettiği ilgiyi görür, alkışlanır. Dert görmesin elleriniz...'

    Talât Sait Halman
    333 East 30 th Sr
    New York, Ny 10016, 6.06.1975

    HAYATI HUZURA AYARLAMAK

    Sayın Arif Eren,

    'Hayatı Huzura Ayarlamak' adlı şiir kitabınızı aldım. Teşekkür ederim. Berrak, sâkin, akıcı, ince, sevgi dolu hepsi de...
    Size saadetler ve başarılar dilerim.

    Prof. Dr. Mehmet Kaplan, 2 Şubat 1985
    --------------------
    ARİF EREN

    Kelimenin ruhunu bilen
    Fikire kanat veren
    Şiir denince akla gelen
    Bir şairdir Arif Eren

    İlmek- ilmek dokur şiiri
    Nakış nakıştır her biri
    Duygu-duygu gönle giren
    Bir şairdir Arif Eren

    Eşi bulunmaz deyişlerle
    En güzel imgeler, simgelerle
    Şiirin doruğuna eren
    Bir şairdir Arif Eren

    Bin bir emek ile
    Koza gibi şiir ören
    Bana dost, bana yaren
    Bir şairdir Arif Eren

    İnançlı ve imanlı
    Yurt ve insan sevgisiyle dolu
    Allah’ın şair kulu
    Kahramanmaraş doğumlu
    Bir şairdir Arif Eren

    Özkan GÖNLÜM
    -------------------

    GÖRKEMLİ DENGE

    Ortada net bir fotoğraf var ve bu fotoğrafa göre Arif EREN, şiire sâdık bir şairdir. Az ama öz yazar. Gündemdeki konu şiir oldumu antenlerine çarpan her sesi süzgeçlerinden geçirir, kalıplara döker ve çok titiz çalışır.
    Şairin yalın bir dili var. Toplumun her kesimiyle ılık bir diyalog kurmaya yeterli güzel bir Türkçeyle şiiri kanatlandırır.
    Kanatlanan şiir kafeslere kapatılamaz, kanatlanan şiire hudut çizilemez, her yerde soluklanır, her zaman yaşarız kanatları uzak ufukları tutan şiirle.
    Görkemli Denge, Arif Eren'nin yeni bir ürünüdür.Şiir dünyamızın bereketli toprağına bir cemre gibi düşen, atmosferi elektriklendiren bir şiir yağmuru... Dahası da var: Bize göre GÖRKEMLİ DENGE, kemâl sürecini tamamlamış bir etik ve estetik anıtıdır'.

    Bahaettin KARAKOÇ
    --------------------
    Arif EREN

    'Arif Eren Bey, şiir kitabına 'Görkemli Denge' adını vermiş. Kastettiği, gökyüzündeki muhteşem nizam. Arif Eren Bey, Kahramanmaraş'tan sesleniyor. Meşhur mutasavvıf şairimiz Nesimi, Maraş 'a kızgın olduğu bir gün 'rızgı Mar'aştan umarsan hoş değil” demiş. Bunun tam aksine, son yıllarda şiir rızgının önemli bir kısmı Maraş'tan geliyor. Şiir âleminin ariflerinden biri olan Arif Bey'e teşekkür ve selâmlar.”

    Hasan HÜSREV
    Türk Edebiyatı, Ağustos 1990

    --------------------
    Değerli Arif EREN

    'Her eli kalem tutan tahlil ve tenkitte başarılı olamıyor. Kaleminizin kuvvetli oluşu, yerinde tespitleriniz, hatayı gözden kaçırmayışınız, Ahmet Kabaklı’nın dikkatini çekti.
    Sizin tenkit yazılarınız, dergiye, Türk Edebiyatına çok şeyler kazandıracaktır.Bu sebeple, ricamızı kırmayacağınıza inanıyorum.
    İlginize teşekkür eder, selâm ve saygılar sunarım.'

    Sevinç Çokum
    Türk Edebiyatı Dergisi
    Yazı İşleri Müdürü, 8.06.1990

    'Arif EREN’in hangi şiirine bakarsanız bakın bakir benzetmeler, çarpıcı mecazlar, orijinal söyleyişler nihayet otantik bir üslup, yani şahsına münhasır Arif Eren üslubunu bulabilirsiniz.'

    Doç. Dr. Asım Yapıcı
    Türkedebiyat.net/ 2007
    --------------------

    ' Arif Eren, şiirini mısra gücü üzerine kuruyor. Tıpkı Necip Fazıl, Yahya Kemal gibi. Mısralar üzerine bina edilen şiirler; mısraların, beyitlerin yerleri değiştirilse de güzelliğini yitirmez. Bütün kalıcı şiirler aynı özelliği taşır.'

    Şevket BULUT
    Seviye Dergisi, Ağustos 1997

    --------------------
    ARİF EREN

    'Kendini Bilmez Öze Uzak Olanlar'

    '1970'den bu yana oluşan Kahramanmaraş Mektebi, edebiyatımızda muhtevacılığı geliştirdi. Sadece rahatlamak veya zihinleri bulandırmak için boş sözler söylemeyi benimsemedi.

    Bu mektebin mensupları, şiirde olsun, hikâyede olsun; manayı şekle, şekli manaya feda etmeden güzel, değerli eserler ortaya koydular. 'Kendini bilmez öze uzak olanlar' diyen Şair Arif Eren, şiirlerinde münferit duygularını içtimai ve tarihi zeminde ifade ederken, en rahat söyleyişi tercih etmektedir. Şekil unsurlarını muhtevaya göre ayarlıyor, söz ile ses dengesini kurmaya çalışıyor.

    ' İnsan; düşünceleri, duyguları, hayalleri ve yaşantılarıyla bir bütün olduğuna göre, sanatkâra düşen de onu bütün olarak almaktır. Arif Eren'in şiirlerinde bu genişliği buluyoruz. Sanki yüzlerce sayfalık kültürel yazıları okumuş gibi zevk alıyoruz. Arif Eren'in şiirleri, bizi Türkiye coğrafyasında sözüyle, sazıyla dolaştıran tatlı bir esintidir.'

    Nuhuz Olcay KILIÇ
    Gündüz Gazetesi, 13 Mayıs 1996

  • Mustafa Ceylan
    Mustafa Ceylan 24.06.2005 - 20:08

    SABİT İNCE' NİN ŞİİRSEL YOLCULUĞU

    “Kim ne derse varsın desin,
    Benim derdim Anadolu.
    Dost düşmanım bunu bilsin,
    Benim derdim Anadolu.

    Varım yoğum feda olsun
    Canım, kanım helal olsun,
    Ben de varım diyen gelsin,
    Benim derdim Anadolu.

    Dağları gardaşım gibi,
    Ceylanlar yoldaşım gibi,
    Yelleri sırdaşım gibi,
    Benim derdim Anadolu.

    Gençliğimi ona verdim,
    Belasına gögüs gerdim,
    Ömrümü yoluna serdim,
    Benim derdim Anadolu.

    İnce yolları yolumdur,
    Yeşil yaprağı dalımdır,
    Onsuz yaşamak ölümdür,
    Benim derdim Anadolu.”

    Diyen Sabit İnce üstadla yaptığımız röportajları grubumuzda yayınlamıştık. Geçen hafta önce, hassas bir gönül insanını, kent ve yüreğinin arasını nakış nakış dokuyan şairimiz Reşide SARIKAVAK’ ı ele almıştık. Bu hafta Kayseri’ de yaşayan, her mısrası ile burcu burcu Anadolu kokan ve her şiirinde gönül telimizden türkü türkü seslenen, “Ozan İNCE” dediğim hece vezni şiirinde usta bir şairin şiirsel yolculuğunu ele alacağız…

    Sabit İNCE, kolay yazan, bol ürün veren bir şair. O, sanki şiir yazmak için kalemini oynatmaz da, sazını kaptığı gibi bir Anadolu çeşmesinin başına veya bir köy odasının minderlerine bağdaş kurup oturan ve anında yüreğinin içini diliyle ve sazının teliyle haykıran bir ozan-şair…Benim gibi sabırsız, ama çileye alışmış, Anadolu sevdalısı..

    Sırf bu sevdası yüzünden, “Anadolu Hececileri” diye bir “akım-hareket-aksiyon” başlatıp, Türk şiirine içinde bulunduğumuz bu kaoslu dönemde, “hece” vezni ile yeni bir yol, akım, ışık yada çıkış yolu bulabilir miyim diye çırpınan, can çekişen bir şair. Röportajlarında da belirttiği gibi Karacaoğlan ile başlayıp Abdürrahim Karakoç’a kadar uzanan bir çizginin devamı olmak için, bu zümrüt halkanın ucuna halka olarak eklenmek için didinen bir Anadolu şairi.

    Anadolu’ yu konu olan çok şiirinin yanında, ilkokul çağındaki çocuklarımızın bile ezberleyebileceği, ilköğretim kitap ve dergilerine alınabilecek kolay söylenmiş bir şiirinde de bakın ne diyor?

    “Anadolum, Anadolum
    sensin benim güzel yurdum.
    Bir karış toprak uğruna,
    Yüzbinlerce şehit verdim.

    Al Bayrağım, al bayrağım,
    hep gönderde kal bayrağım.
    Sen aşağı inmede tek,
    şu canımı al Bayrağım.”

    Evet, Türk şiiri asıl mecrasında, öz ve kendine ait o muhteşem mecrasında ister hece vezniyle, ister serbest vezinle devam edip gitmekte. Hece vezninde belki bir Köroğlu, Karacaoğlan, Seyrani vb’ lerini daha oluşturamadık, meydana çıkaramadık, amma, günümüzde rahmetli Halil Soyuer, Cemal Safi, Ayhan İnal gibi bir çok ustayı da eklemesini bildik. Antoloji com sayesinde tanıdığım Harun Yiğit, İlyas Özmen, Hakan İlhan Kurt, Ali Altınlı, Oflu Hoca ve daha bir çok hecede başarılı şairler yanında daha önceden tanıdığım Rasim Köroğlu, Mehmet Ali Kalkan, Hüseyin Yurdabak, Abdullah Satoğlu gibi nice isimler de bu zümrüt zincirin halkaları olarak bugünden sonsuza uzayıp gitmekteler. Elbette sadece hece veznine tutkun olanlar değil mesela Asım Yapıcı gibi hece yanında serbest vezinle de şiirin sonsuz ufuklarında kanatlar açan şair dostlarımız da var. Ekrem Şama, Ertuğrul Şakar, Mansur İlhan Yakar gibi daha nicelerini de sayabilirim. Rabb’ime bin şükürler ediyorum ki, serbest ve hece’ de gerçekten “Has şiirin-kalıcı şiirin” tutkunları ile birlikteyim.

    Has şiire, kalıcı şiire tutkun olan ismini saydığım veya sayamadığım bu dostlarımın her birinin ortak özelliği sevgide, barışta, dostlukta ve ülke-millet-bayrak çizgisinde olmalarıdır. Bugün bir “HAYAL ŞAİRLERİ” gibi bir oluşum da, kendi çizgilerini çize çize has şiirden yana ilerlemektedirler. Daha pek çok grup ve oluşum, işte o şiirin büyülü kanatlarının rüzgarına sevdalarını devam ettiriyorlar. Ama, benim dostlarım hangi şekil ve tarzda yazarlarsa yazsınlar hem Anadolu ve hem insanı esas almaktadırlar. Onlarda “ne oldum delisi” olma gibi bir özellik yok. Onlar, candan, samimi ve alçakgönüllüler. Onlar, güzelden yanalar ve asla peşin hükümlü değiller… Rabb’ ime binlerce şükür… İnanıyorum ki 2005 daha güzel, daha şiir dolu geçecek.

    Buraya nerden geldik? Buraya, Sabit İnce’ nin Anadolu sevdasından geldik.İnsan sevgisinden geldik.

    Bakın İnce dost, insanda alemi, alemde insanı bir ve beraber gören yapıya sahip. Tıpkı cümle dostlarım gibi… “Adem’ de gördüm” başlıklı şiirinde bizim bu görüşümüzü nasıl işaret etmiş?

    Diyor ki:

    “Şu yalan Dünya'ya geldim geleli,
    Ne bir murat aldım ne sefa sürdüm.
    İnsan olup kendim bildim bileli,
    Muhabbete daldım çok çile gördüm.

    Aşkı muhabbete daldım dalalı,
    Ne bir binit aldım, ne de mal gördüm.
    Gönülü sevdaya saldım salalı,
    Aşkından bayıldım ne közler gördüm.

    Ehl-i beyti sevip oldum olalı,
    Mahlukatı sevdim, canda can gördüm.
    İNCE şu ateşe yandım yanalı,
    Alemi bir bildim, Ademde gördüm.”

    SABİT İNCE’ NİN ŞİİRSEL YOLCULUĞU-2

    Saf, arı, duru, katışıksız bir Anadolu tutkunu olan ve ozanca söylemleriyle gönül tahtımıza oturmaya çalışan Sabit İnce üstadın, bu kere aşk, aşıklar konusuna bir göz atalım hele. O’ nun antoloji.com’ daki şiirleri arasında dolaşırken gözümüze bu konuda ilk takılan şiiri şöye:

    “Gelin aşık olan erler,
    Kardeş olalım gelin de.
    İnlesin yol ile yerler,
    Yoldaş olalım gelin de.

    Sevgi badesin içelim,
    İçip de serden geçelim.
    Dost bayrağını açalım,
    sırdaş olalım gelin de.

    Erler, pirler bizden doğsun,
    İlim karanlığı boğsun.
    Sevgi rahmetleri yağsın,
    Haldaş olalım gelin de.

    Birlik kanadın açalım,
    Nurlu ışıklar saçalım,
    Kötülerden hep kaçalım,
    İydaş olalım gelin de.

    İnce nereye göçelim,
    Hak gömleğini biçelim.
    Zulümsüz bayrak açalım,
    Koldaş olalım gelin de.”

    İşte bu… Görüldüğü gibi Yunus’ la Karacaoğlan arasında kendine bir yol çizmeye çalışıyor Ozan İnce… İyilik, doğruluk, can ve ilim esaslarından hareket ederek, “Gelin dostlar bir olalım / İşi kolay kılalım / Sevelim sevilelim/ Dünya kimseye kalmaz” diyen koca Yunus’ umuza yaklaştıkça yaklaşmaya çalışıyor. Mevlâna “mum hep başından yanar. Aşık da öyle… Sevda baştan aşınca gerisi sadece boşluk…” der. Fuzuli, toprağa karışan teninden sevgiliye- o büyük aşkına sunulan kase yapılmasını ister. Bizim Anadolu ozanları da aynen böyledir. Aşk ateşi yakıcı ve kavurucudur. Duman eder giren yüreği…Pervanenin muma koşması neyse, aşığın sevgiye-sevgiliye koşusu da ondandır. Ölümüne,yanmaya ve yok olmaya giden bir koşu. Akıl tüccarının iflas topu attığı bir sevgi alışverişidir aşk.. Aşık’ da onu canının merkezinde körükleyen ateşçi… Hem yanan, hem yakan ateşçi… Zamanı yenen yegâne olgu aşktır. Aşk ateşini hiçbir ölçüm cihazı, hiçbir termometre ölçemez… Üstad İnce’ de “aşk Öyle Bir İksir ki” başlıklı şiirinde aşkı tarif etmiş. Diyor ki:

    “Aşk öyle bir iksir ki,
    Ölüleri sağ eder,
    Aşk öyle bir iksir ki,
    Düz yolları dağ eder.

    Aşk öyle bir iksir ki,
    Baktığını bağ eder,
    Aşk öyle bir iksir ki,
    Yüreğini yağ eder.

    Aşk öyle bir iksir ki,
    Yürüdükçe yol alır,
    Aşk öyle bir iksir ki,
    Çok verimli bol alır.

    Aşk öyle bir iksir ki,
    Yağmur yağar sel alır,
    Aşk öyle bir iksir ki,
    İnce sever el alır.”

    Görüyorsunuz değil mi, benim gibi serbest vezin şiir yazanların nice imgelerle, benzetme sanatlarıyla ve sihirli söylemlerle anlatmaya çalıştığımız aşkı, Anadolu ozanı olarak ne kadar kolay tarif edivermiş… İşte İnce’ nin çok ürün veren, anında kelimelerle resim yapabilen, hiç beklemeksizin bir anda haykırıveren dilinin yeteneğini.

    İnce’ nin alevi-bektaşi geleneğine bağlı olup olmadığını bilmiyorum. Ancak, şiirlerinde ki vurgulamaları, konuları ele alış biçimi bana sanki o geleneğin içinden birisiymiş kanaatini verdi. Fakat, ister olsun, ister olmasın… Benim için hiç önemli değil. Önemli olan o’ nun doğrudan, iyiden, güzelden yana olmasıdır. Söylemlerinin yalın ve yapmacıksız olmasıdır. Sanat yapmak için uğraşmayan bir kalem o…
    Anlaşılmazlıktan kaçan, anadilimizi iyi kullanan bir şair…

    Kendi yazdıklarından kendisinin de bir şey anlamadığını ve o sebeple de geleceğin ve günümüz şiirinin bir numarası olarak kendini gören bazı şairler, İnce gibi yazanlara “şair” bile demiyorlar. Onlar eskinin otantik devamıdır diyorlar. Ben de; varsın desinler… Sen sade, yalın ve yapmacıksız olmaya, hep güzel dilimizi ustalıkla kullanmaya devam et üstad diyorum.

    Beşeri aşktan, ilâhi aşka kadar; yaradılmış cümle zerratı seven bir yürek, elbette aşk ile gümbürder. Ve kâinata hoşça bakar. İnsanı “Yaradan aşkı” na, birliğe ve kolaylığa çağırır. Zira, ona güre bu dünya geçicidir. Elbette bütün oluşumlar, bütün görünen-görünmeyen varlıkların içinde aşk vardır. Dönüş, yanış, duruş, tütüş hep aşktandır…

    Nitekim o bir şiirinde:

    “Sevgi yüreğinde sazı elinde,
    Mecnun gibi gezer aşkın çölünde,
    Kerem olur tozar aşkın külünde,
    Aşkın lambasında pildir aşıklar.”

    Demektedir. Ölüyü diri eden veya diriyi öldüren aşk olmasaydı Mecnun, Kerem, Ferhat, Aslı, Şirin ve Leyla olur muydu? Olmazdı… O’ na göre “aşk lâmbasına enerji veren-pil olan” aşıktır. Ona göre, bugün kimilerimizin ozan kimilerimizin de aşık dediği, Halk şiirinin sazlı-sözlü ustaları, gerçek aşıklardır.

    İnce’ ye göre aşk süfli ve beşeri arzuları kapsayan bir duygu yağmuru değildir. O, kendine göre genç yüreğinin dehlizlerini şiirinin özü ile doldurmuş ve aşmış birisidir. Hattâ benim yıllar önce kaleme aldığım “Ahh bir aşık olsam” şiirine de net ortamında anında cevabı yapıştırmıştır.

    Ailesine, özellikle de çocuklarına ve arkadaşlarına kopmaz bir sevgiyle bağlı olan şairimizin en büyük aşkı Anadolu ve Anadolu insanıdır. Şiirlerinin bir bölümü bu sebeple hep dostları üstüne yazılmıştır. Dostları, yakınları o’ nun en büyük ilham kaynaklarından birisidir.

    SABİT İNCE’ NİN ŞİİRSEL YOLCULUĞU-SON BÖLÜM

    Üstad Sabit İnce, bilgisayarı saz olarak kullanan bir ozan. Elbette ve biliyorum ki o’ nun saz çalma ve beste yapma gibi önemli yeteneği de bulunmaktadır. Bu yeteneği ile bestelediği bir çok “türkü normunda” eseri vardır. Besteciliği de şiir yazmadaki “kolaycılığı ve başarısı” gibidir. Ruhunda bulunan musikiyi sözle yoğurup çıkarıverir..Günlerden bir gün, net başında iken bir de baktım ki, bana “hoparlörü aç deyip, sazıyla sözünü dinletmez mi? ” Zaten biraz elektronik özürlüyüz biz, şaşkına döndüm… İnce üstad, şakacı, hoş görülü ve espri yüklü mizacını şiirinin dokusuna da işlemekte ustadır. Bu mizacını işlerken hem güldürür ve hem de derinlere indirdiği muhatabını düşündürür de…

    Orta okul yıllarımdan 1993’ lü yıllara kadar şahsen benimle ilgili bir araştırma yapacakların, ağabeyim, hocam İsa KAYACAN’ ın anılarla yüklü dev kitaplarına baş vurmalarını önermekteyim. Kayacan usta ile sanat-kültür-edebiyat yolculuğumuz hep ağabey-kardeş ilişkisi içinde geçmiştir ve son nefese kadar da devam edecektir. İşte aynen öyle, Sabit İnce ile dostluğumuz her ne kadar 1995-97’ lere dayanıyorsa da, işte o tarihten sonra ki şiir serüvenimi inceleyecekler de mısralardan bir sonuç çıkarabileceklerse Sabit İnce, Harun Yiğit, İlyas Özmen gibi Güllük grubumuzun değerli üyelerinin eserlerine bakmalıdırlar…

    Bunu şunun için söylüyorum. İnce üstadla dostluğumuzdan, ozanca söyleyiş ve atışmalarımızdan rahatsız olan kimi kendini “süper şair” sayan kişiler, pamuk ipliğinden ince dostlukla sanal dostlukları dostluk sanan kişiler de aramızdaki bağı bilsinler diye… Haa, bu demek değil ki, bizler, kişisel dostluğumuzu bazen bir kenara bırakırız, o da sanat ve iyiyi seçimde. Bıçağı önce kendimize vururuz. Güzel olanı, kalıcı olanı düşmanımız da olsa seçeriz…Has şiir sevdamızdan asla ödün de vermeyiz işte…

    Asıl söylemek istediğim Sabit İnce’ nin “dostlarına olan bağlılığı”dır. Gecenin hangi saatinde arasam hemen ona ulaşabilirim. O da bana…

    İnce üstad’ ın dostlukları, kendi şiirinin topağrafyasının önemli bir bölümünü teşkil etmektedir.

    Örnekler verecek olur isek;

    “Herkesi anladım, kendim bilmedim / Boş dava peşinde bir yol almadım” dediği Ozan sezini, Simav etkinliğine Çobanoğlu yerine gelen rahmetli Lüleburgaz Köprüsü romanı yazarı Tayyar Tahiroğlu, taşlamasından korktuğu Rasim Köroğlu, ekranda seyrettiği ozan Hasreti, “Kazanında dert kaynatır” dediği Kerküklü Albay Hişam, “halkın ozanıydı, halktan biriydi” dediği Koca Mahzuni, “beynimi sevgi doldurdu” dediği ilkokul köy öğretmeni Mehmet Atlan Yağmur, ünlü şairlerimizden Yavuz Bülent Bakiler, “ufacık boylu, azgın huylu dediği Küçük Hacımusa, “Dost merhaba” dediği aşık Hürdemi, Melikgazi Lisesi’ nden öğretmen Ahmet Dertkesen, Nevşehir Derneğinden Asım Hoca, “Pir badeyi sunmayınca aşık olmak zordur” dediği Aşık Cefai ve Aşık Zavallı, “Azerbaycan evin oldu” dediği Gazanfer Bey, “cennet yurtta baykuş ötmez gardaşım dediği Ömer Albayrak, “Gadan olam” dediği Türkmenoğlu’ na ayağındaki soğukkuyu lastikten de bahseder ve mahalli terim ve deyimleri de kullanmaktan çekinmez. Der ki “ehmal etme Türkmen kızını”… Ünlü saz ustası Refik Başaran, ilhamından ilham aldım dediği dostumuz İlyas Özmen’e ve daha bir çok dostuna şiirler yazmış, deyişler söylemiştir. Bir yıldan beridir de benimle kapışıp gitmektedir işte…

    2000 yılında Antalya’ da “Sazın Telinden-Gönül Dilinden “ isimli bir şiir etkinliği düzenlemiştik. İnce, yanına rahmetli ozanımız Sefil selimi’ yi de alarak Antalya’ ya gelmişti. Selimi usta salonda bulunanları büyülemişti sanki. Muhteşem şiirlerini sunmuştu ve ertesi gün gene bir araya geldiğimizde bir çok ozanı yan yana getirmiş, şahane bir muhabbet gerçekleştirmiştik. İnce, o muhabbet olayını da şiirleştirmiştir. Çünkü İnce’ nin şiirsel yolculuğunda şair-ozan dostları vaz geçilmez konusudur. Onlara çatar, cımbızlar, şakalar yapar, gönül alır, atasözleriyle süslediği mısralarıyle haykırır… Hem de can çiçeğiyle…

    Özetle, İnce dostlukları ön plana alan ve dostlarıyla mısralarda hemhal olan bir “ozan-şair”dir.
    Ona en çok tesir eden de Aşık Veysel’ den sonra Aşık Sefil Selimi’ dir diyebilirim. Şimdilerde Sefil selimi’ den boşalan yeri doldurmak yolunda hızla ilerlemektedir. Selimi için antoloji com’ da, onun anısına bir grup ta oluşturmuştur.

    Anadolu’ muz, çobanından en yüksek mertebesine kadar şair dolu – ozan dolu kutlu bir coğrafyadır. İnce’ de o kutlu coğrafyanın derdiyle dertlenen, cenazesinde ağlayan, düğününde oynayan, hoş sohbet, yüreği insan sevgisiyle dolu birisidir. Milli ve uluslar arası meselelerde de oldukça duyarlıdır. Çok okuyan ve araştıran, gelişmeleri takip eden yapısı nedeniyle de güncel sorunlardan da etkilenmektedir. Kalemini ve sazını onlar üzerine de ürün vermeye yönlendirmiştir.

    Üstad İnce’ nin kızı Nazende’ de de mühendis olmasına rağmen babasının yolunda bir şairdir.

    Aslında, üstad için daha çok söylenecek ve ele alınacak “şiirsel yolculuğunun kilometre taşları” var amma, bunu gelecek zamanlara bırakıyor, bu analizimizi o’ nun babasına yazdığı bir şiiriyle sona erdirmek istiyorum.

    Sağlıcakla ve şiirle kalın dostlar…
    İnce’ nin şiiri şöyle:

    “Babam’a-

    yetmiş altı yılın gamı, çilesi,
    Yüklenmiş üstüne çekemez babam.
    Uzun bir hayatın derdi, belası,
    Debelenir durur çıkamaz babam.

    Bilseydi ki evlat, iyal boşumuş,
    Çalıştığı bir lokmalık aş imiş,
    Çekilmez yükleri hep o taşımış,
    Yarına güvenle bakamaz babam.

    Yedi evlat yetiştirmiş, büyütmüş,
    Hayat değirmeni onu ögütmüş,
    Yoksulluktan almanya’ya seğirtmiş,
    Şimdi bir sigara yakamaz babam.

    Dağ dememiş taş dememiş, dolanmış,
    Siyah saçlar beyaz una boyanmış,
    Bir bakmış ki koca dünya yalanmış,
    Gene de bir duvar yıkamaz babam.

    Diyor “bu dünyanın düzeni böyle”
    Sen de oyalan da gönlünü eğle,
    İnce torunlara bir selam söyle,
    Bu dünyayla başa çıkamaz babam”

  • Mustafa Ceylan
    Mustafa Ceylan 24.06.2005 - 20:01

    Şairimiz Harun YİĞİT’ in ŞİİRSEL YOLCULUĞU

    -Tahlil-

    Mustafa CEYLAN

    “Manzum Bir Anlatımla”

    “Güzel gözlerine kurban olduğum
    Seni sevdim diye taşlama beni
    Tatlı sözlerine hasret kaldığım
    Anlamsız satıra başlama beni

    Sevgi tohumunu gönlüme eken
    Gurbet elde her an içimi yakan
    Güneşli gündüzde aramaz iken
    Karanlık gecede düşleme beni

    Yiğit’im umut beklemem tenden
    Sevgiden başka ne isterim senden
    Sıcacık gönlünü saklarken benden
    Alıp yastığına işleme beni…”

    **

    “Bir güzel gözlüye olurum kurban”
    Diyen, Harun Yiğit;
    ……………………dile bak dile…

    Çeşmenin başında Karacaoğlan
    Sevdayı haykıran
    …………………….tele bak tele…

    Gurbetten sılaya akıyor her an
    Arı, duru coşan
    ……………………..sele bak sele…

    Yaprağında ateş, başında duman
    Yunus Emre kokan
    ……………………..güle bak güle…

    Aşkın deryasına düşüp çırpınan
    Bir inip bir çıkan
    ……………………..ele bak ele

    Kimdir acep bunu diyen
    Hasret gömleğini giyen?
    Anlatayım gelin size
    Selam bizden cümlenize:

    **
    1961 yılının mayısında
    Konya, Ilgın, Beykonak sabahında
    ………………………….Dünyaya gelmiş Yiğit…
    Kalemle, fırçayla, koca yürekle
    Mısrayla, renkle, düşle, gerçekle
    …………………………..Zamanı delmiş Yiğit…
    Özlem tokmağını yedikçe dostlar
    …………………………...Düzelmiş, düzelmişYiğit

    Sonra, tanımış birer birer şairleri
    Can Yoksul, Osman Dağlı şiirleri
    Bir tutmuş kelimeyle resimleri
    Ve canında çiçek olup açmış
    Burcu burcu Anadolu Türküleri,
    Sanki türkülere has
    …………………………….Türkülere özelmiş Yiğit

    Yazmış, çizmiş, boyamış
    Gurbet yastığına başın dayamış
    Kader rüzgârının kanatlarında
    Düştüğü yer Almanya’ ymış…

    Bir yüreğe girmeye görsün gökkuşağının yedi rengi. Hele hele o yürek, tutkunsa renklerin dansına, başlar renklerle dans etmeye. Yedi renkten yetmişbin renge ulaşıverir bir anda… Gözden gönüle girer renk cümbüşüyle. Gönülde manzara olur, bakış bakış dökülür tuvaller üstüne…Nakış nakış mısra olur düşer şiir üstüne…

    Daha küçümen bir yaşta iken resim sanatına ilgi duyan Yiğit kardeş de 1982’ de ilk resim sergisini açar. Sergilerle kentleri ve insanları buluşturur. Bir mübârek koşudur gider. O şehir senin, bu şehir benim… Almanya’ da 50’ nin üstünde şehre ulaşır sergi sergi. Paletinde yüreğinin canhıraş feryadı vardır. Göz görür, el çalışır, yürek gümbürder dostumuzda…

    Bazen rengin, fırçanın, paletin gücü yetmez olur... İçinin balkonlarında açan çiçekleri güzel dilinin arı, duru söylemiyle başlar mısralar halinde kâğıtlara yazmaya…

    Şiir denen efsunkâr sevgilinin düşer peşine. Şiirin gücü, resmin gücünü çoktan geçmiştir. Anlar bunu… Sözcüklerle resim yapmaya başlar… Şiir koşar, peşinde gölgedir Harun Yiğit; koş babam koş… Yakalamaya çalışır. Yakaladım dediğinde bir de baksa şiir ondan kilometrelerce uzaktadır. Oturur ağlar, yüreğinin gümbürtüsünden kulakları dayanılmaz ağrılar çeker. Çeker ya, bu kere sarılır fırçaya, boyalara, çizgilere…

    Bir zaman resim, bir zaman şiir… İkisinin arasında tahteravalli oynar Yiğit dost… Bir iner, bir çıkar… 1986’ da İsviçre’ de düzenlenen Barış yılı resim yarışmasında ikinci olur. Sonra ödüller peşpeşine gelir de gelir…

    Ama, şiir… Ya güzelim şiir… O güzelim şiirle yanar, tutuşur, kelime kuyumcusu olma gayretine düşer… Ağlayışı ondandır. Yalnız kalışı ondan. Sözleri ona…

    Der ki:

    “Almak
    Kadınlara özgü sanma.
    Benim de
    Etten yapılı yüreğim var.
    Çok geceler
    Avuçlarımın arasında başım
    Düşer
    Dizlerimin üstüne gözyaşım.

    Yalnızlık
    Başımın belası
    Cehenneme döner yüreğim
    Sarar bedenimi harlı ateş
    Yanarım.
    Çok geceler,
    Avuçlarımın arasında başım
    Düşer, dizlerimin üstüne göz yaşım…

    Harun kardeşim benim
    Has bir dosttur o
    Canda candır…

    Bakarsın bir şiirine
    Ala bahar içinde, mavi gökler üstünde
    Gönül ufkumuzda uçan kartaldır
    Ya da
    Çeşme başında sazı göğsünde
    Ölümsüz Karacaoğlan’ dır…

    Okursun mısralarını, mıknatıs sözcüklerle
    Çeker çeker şiirinin sinesine
    Özlem yağmurunda ıslatır yüreğinizi
    Memleket kaygısında kavurur ciğerinizi
    O adam gibi adam
    O yiğit bir insandır…

    Gökyüzüne vurgundur en çok
    Sonra buğu buğu gülen toprağa
    Depreştiğinde acıları
    Bulutlar içine gömer alnını
    Dağlar üstünde bulur adımlarını
    Sonsuzluğun şarkısı olmak ister
    Sevdalı bir cihandır o…

    Şiir kuşu sonsuzluğa kanat açar
    Düşer dilinin söz ufkuna
    İçinin girdabına düşer de
    Şöyle seslenir:
    **
    “Dün gece
    yine acılarım depreşti
    Kaynadıkça kaynadım
    İçim içime sığmadı
    Çatladı her yerinden vücudum
    patladım volkan gibi
    Yükseldim gökyüzüne

    Sen
    acılarımın koyağı
    eyy nazlı yâr
    Kaldır alnını
    bak gökyüzüne
    Gökyüzünden akacağım alnına
    öpmek için
    dudaklarına kayacağım
    onbin yerinden
    onbin defa ısırmak için
    sana ulaşacağım

    Onbin çiçeğin özünden aldım
    özümle karıştırıp
    alasın diye sana uzattım
    Bütün kötülüklere inat
    aşka dair ne varsa
    yaşamak için
    Bir elimde ateş
    Bir elimde su
    Haydi al
    birlikte içelim
    ateşle suyu…

    **

    Aşka dair ne varsa yaşatmak için onbin çiçeğin özünden aldıklarıyla özünü harman eden ozanca gönüle bakın hele… Ateşle suyu tutar ellerinde… Toprak ayaklarında nasıl olsa… Hava yanık ciğerlerinde… 4 unsur nazariyesini aşkın – aşkının özü yapar, yaşatmak için güzellikleri… Yıkmaya değil, yapmaya, gönül evini şen tutmaya taliptir Yiğit…

    Söz sultanına teslim olan kalemi, sanat yapmak için cümleleri eğip bükmez. Dolambaçlı yollar ve çıkmaz sokaklarda nefes almaz şair… Apaçıktır, alenidir söylemleri… Toplumsal gerçekten, manevi mutluluğa yuvarlanır çoğu kere…

    Kimi zaman da Pirsultanlaşır… Zam mı geldi, insanlar çile mi çekiyor, basar isyânı… Ozan yüreğinin, tarihin içinden alıp kendine görev addettiği sorumluluğunu yansıtır…

    Önce insan diyen şairimiz, ışık-aşk ve umut olmak ister insanlara… Rehber olarak ilim yeterdir ona…
    İlm ile arif olan kişilere tutkundur. İnsanoğlunun dünyadaki asli hedeflerinden birisinin “kâmil insan” olma yolunda çalışması olduğunu söyler. Ağız karanlığında saklı duran dil yayından çıkmış sözleri beş kere düşünüp söylemelidir kişi oğlu der…

    Geliniz dostlar, Yiğit’ imizin bu söylediklerimi anlatan şiirine bir göz atalım. Olmaz mı?

    “Sana derim sana ey insan oğlu
    Rehberin olmadan yollara düşme
    Rehber bil ilimi yürü yolunda
    Yobazın açtığı kollara düşme

    Bilmediğini git arife danış
    Sen de kemale er kamile dönüş
    Beş kere düşünüp bir defa konuş
    Boş yere konuşup dillere düşme

    Kendin hazırlama kendi girdabın
    Yiğit'im bilmeli işin erbabın
    Senden çok bilgili olsun ahbabın
    Cahilin düştüğü hallere düşme...”

    **

    Hep söylemişimdir cümle dostlara… Heceyi bilmeyen, hece vezninin inceliklerini bilmeyen, maalesef serbest vezin şiirde başarılı olamıyor diye… Harun kardeş, hece’ de usta… Serbest vezindeki yalınlığı ve başarısı da bu ustalıktan geliyor. Serbest vezin şiirlerindeki ritm-ahenk ve kulağa hoş gelen uyum işte bundan kaynaklanmaktadır…

    Rahmetli üstadım Arif Nihat ASYA’ nın “Bayrak” şiiri serbest vezin bir şiirdir. Ama okuyun o muhteşem şiiri. Sanki hece, sanki aruzla yazılmış… O dev şiiri dev yapan söylemin güzelliği yanında uyum-ritm ve ahenk değil midir?

    **

    Can dost Harun Yiğit, öğretmeni için kaleme aldığı şiire girmeden önce bakınız neler diyor:

    “Bu gün 24 Kasım Öğretmenler günü. Bu şiiri bulunduğum yerde Erdoğan Eren öğretmene armağan olarak yazmıştım. Nice bayan, bay Erdoğan öğretmelere ithaf olunur
    24 Kasım öğretmenler gününü yürekten kutlarım
    Saygılarımla
    Harun Yiğit”

    Dedikten sonra giriyor şiirin altın kanatları altına… Diyor ki:

    ”ERDOĞAN ÖĞRETMENE

    Arının yaptığı sarı bal gibi
    Öğretmenim,sen öğrettin dilimi
    Hece, hece sardın bizi dal gibi
    Öğretmenim, sen tutturdun elimi

    Güneş gibi sıcak denizden yüce
    Öğrenip seninle eriştim güce
    Kalplerde gezersin gündüzle gece
    Öğretmenim, sen gösterdin yolumu

    Satır, satır güzel sözler derensin
    Nice çocuklara bilge verensin
    Bad Pyrmont'da sen Erdoğan Eren'sin
    Öğretmenim, sen coşturdun selimi

    Duygu dolu nice şarkı gibisin
    Türkiye’min dönen çarkı gibisin
    Yiğit'im gönlümün parkı gibisin
    Öğretmenim, sen açtırdın gülümü...”
    **
    Evet dostlar Harun Yiğit işte bu… Gurbetten sılaya seslenen bir nefes… Bir gönül adamı… Sevgi adamı… Savaş ve öfkenin, kin ve nefretin adamı değil… Barışın, dostluğun has adamı… Ona bu duyguyu veren de doğduğu Konya’ nın Ilgın İlçesi’ nin coğrafyasıdır. Ana kucağıdır… Baba ocağıdır…

    Beyin deposunu dolduran dünya olaylarının üstündeki örtüyü duygularıyla kaldırır ve barış dolu bir evren çizmeye başlar elleriyle, kalemiyle, fırçasıyla…
    Gecenin amansız ve gizemli mavisinde ayrılıkları yaşar şair… Yalnız kalışını, sevdiğinden ayrılışının acısını yaşar. İnler içten içe… Bazı dağlar vardır, içinde büyük uğultularla akıp giden ırmaklar saklıdır. Göremez her göz onu. Dağ der geçer dil. İşte Harun Yiğit’in yüreği o içinden ırmaklar akan dağ kesilir yalnız gecelerde. Düşer denizlere… Atar kendini yalnızlar okyanusuna… Kolay değildir fırtınalı denizde acılarla kucaklaşmadan bir başına dolanmak… Aslında hayat kolay değildir. O sebeple sevmek ve dayanışma içinde bulunmak gerek…

    Şairimiz dostuna “güle güle kaptan” derken bu duyguları bir şiirinde bizlere sunar:

    “Yürek ister
    fırtınalı denizlerde dolaşmaya
    Kolay mı sandın?
    Acılarla kucaklaşmadan
    gökyüzünün mavisine ulaşmayı

    Şafak sökmeden önceydi
    en karanlık anım
    Ölmek üzereydim
    vahanın yeşilini uzaktan gördüğümde

    Bir gece
    karanlık ortasında
    bir başıma ve yalnız bırakmıştın
    El bile sallamadan
    hani çekip gitmiştin
    açmıştın yelkenini
    başka sevda denizine

    Kan aksa da gül yaprağından
    bin gül tomurcuklanır
    tarımar olmuş
    gönül bahçemin toprağından

    Yelken açmışken başka denizlere
    güle güle kaptan
    güle güle
    Bekleme beni…”

    **
    Kırmızı gülün alı var diye bir türkümüz var… Ancak o gülün alında gülün hali de vardır, öyle mi? Öyle! Bunu şairimiz şiirinde “Kan aksa da gül yaprağından” diye terennüm edivermiş… Ancak gönül yücedir ve gönül toprağı nice gül tomurcuğuna gebedir. Yeniden doğuşa, dirilişe…

    Sonrası mı cancağızım? Sonrası şu, Harun’ un şiirsel yolculuğunda, sonrası şu:

    Beyin deposunu dolduran dünya olaylarının üstündeki örtüyü duygularıyla kaldırır ve barış dolu bir evren çizmeye başlar elleriyle, kalemiyle, fırçasıyla… Zamların gelişini ne de güzel iğneler. “Bu zam size az geliyor” deyişine bakın bir:

    “Neyinize kafa yormak
    Size düşmez hesap sormak
    Eğer yoksa birlik olmak
    Bu zam size az geliyor
    Az geliyor, az geliyor
    Üşümeyin yaz geliyor

    Düşünmeden oy attınız
    Yan gelerek hep yattınız
    Derdinize dert kattınız
    Bu zam size az geliyor
    Az geliyor, az geliyor
    Üşümeyin yaz geliyor

    Başa bakan iyi vallah
    Düzeldi her şey maşallah
    Bastır bakan, zamı yallah
    Bu zam size az geliyor
    Az geliyor, az geliyor
    Üşümeyin yaz geliyor

    Kalkınmalı plan falan
    Çekemeyen desin talan
    İnanma sen hepsi yalan
    Bu zam size az geliyor
    Az geliyor, az geliyor
    Üşümeyin yaz geliyor

    Kemerlerde delik boldur
    Tükenirse git de deldir
    Bulamazsan etek kaldır
    Bu zam size az geliyor
    Az geliyor, az geliyor
    Üşümeyin yaz geliyor

    Problem mi şu yakacak
    Varsın sönsün yanan ocak
    Aç kalana kim bakacak
    Bu zam size az geliyor
    Az geliyor, az geliyor
    Üşümeyin yaz geliyor

    Yarın Allah kerim dersin
    Her şey varsa ne istersin
    Yoksa neden şükredersin
    Bu zam size az geliyor
    Az geliyor, az geliyor
    Üşümeyin yaz geliyor

    YİĞİT’imi kızdırmayın
    Daha çokça yazdırmayın
    Bu hicivi bozdurmayın
    Bu zam size az geliyor
    Az geliyor, az geliyor
    Üşümeyin yaz geliyor…….”
    **

    İğneleme sanatının en güzel örneği olan bu zam hicvi gerçekten hoş… İğneyi zam yapana değil de önce o zam yapanı o mevkilere getiren bize-halka yapıyor şair. Sonra, dayanamıyor ve “kızdırmayın beni” diyor…

    Türk Halk Şiiri ile çağdaş şiir arasında bir noktada Yiğit… Bir bakmışsınız ozan, bir bakmışsınız duygusal ve romantik bir şair… Her ikisini de kendi bünyesinde derleyip toplamış böylesi şairi az bulursunuz. Her ikisi ile de barışıktır. Renkleri seviyor ya… Kelimeleri de… Mısralarını dar alanda çok ve anlamlı söylemler ifadesinde başarılı bir şekilde kullanmasını biliyor…

    Şairin bir “İstanbul” başlıklı şiiri var ki, benim için hece ve serbest vezin barışını sağlamış bir şiirdir. Serbest vezin şiirde hecenin kıvrak dansından faydalanmasını bilen bir şiir. Şimdi hep birlikte o şiire bir göz atalım, olmaz mı?

    “Ey İstanbul
    düşlerimde süsleyip geldim sana
    darmadağın olmuşun
    iki denizin arasında
    iki kıta ortasında
    sen, yedi tepeli şehir
    uygarlıklar beşik oldu kapında
    yedi veren güller açmış tepende

    Ey İstanbul
    kaç bin yılın yorgunluğunu taşırsın
    iki kıtada
    bir koca şehir değilsin yalnız
    kitap, kitap yazılan
    tablo, tablo çizilen
    sanat, sanat büyüyüp
    öbek, öbek ezilen
    sen Anadolu’nun koca tarihi
    nice güzelliklerin gömülmüş günlere
    kapını açmışsın
    yetmiş iki milletten canlara
    kapını açmışsın
    nice dinlere
    ne yiğitler arkasından vuruldu
    tarih boyu nice canlar serildi
    toprak bile acısından yarıldı
    kalk İstanbul kalk da bak bir kendine

    nefesin kesilmiş
    soluk soluğasın
    kansere yakalanmış akciğerin
    yeşilliğin nerende
    dert akıyor derende
    uyan artık İstanbul
    irin vardır yaranda
    öbek, öbek beton yığınısın
    motor gürültüleri
    vapur sirenlerisin beynimde
    katar, katar taşıt
    boğuk, boğuk zehir
    kirli, kirli gökyüzüsün
    süslü püslü nice bulvarların
    ışıklı vitrinlerin var
    nice caddelerin
    bir kocaman çöplük
    içi başka
    dışı başka pislik
    İçte saklı gümanın
    eksik olmaz dumanın
    ey İstanbul düşenlere
    yok mu senin amanın

    yol kenarında eli silahlı
    tabela hırsızların var ya
    beni bile
    parçalayıp satacaklardı
    hurdacılara
    bağırmak istedim avazım çıkmaz
    damarım kestiler kanlarım akmaz
    düştüm sokağında kimseler bakmaz
    kalk İstanbul kalk da bak bir kendine

    dostluk kurmuş
    köpeklerle kediler
    günübirlik yaşamanın keyfiyle
    sokaklarının proleteri olmuşlar
    diyecek yok hallerine
    jigoloların
    fahişelerin sesleri yükseliyor kum kapıdan
    güneş erken ışığını devirmiş
    sarhoşların içip içip bağırmış
    kapanmışın karanlıkta kendine
    yüzünü ay bile senden çevirmiş
    orospularının cinsiyeti belli değil
    eğil, İstanbul eğil
    sövül İstanbul sövül
    boğul İstanbul boğul
    boğul ki
    yeniden dirilesin

    Eyy İstanbul
    sokaklarında
    çıplak ayaklı, yarınsız çocukların
    çapaklı gözlerinde
    bilmem kaç gecenin acısı saklı
    bilmem kaç günün
    yorgunluğunu taşıyor
    kirli elbiseleri altındaki vücutları
    küçücük ellerini açmışlar
    dilenirken eksik değildi
    yüzlerinde yoksulluğun utancı
    taşın altın toprağın olsa inci
    sende değil ülkemdedir bu sancı
    kalk İstanbul kalk da bir bak kendine

    bir adam gördüm
    semeri sırtında
    yükü kendinden ağır
    tırmanırken yokuşu
    düşüyordu alnından teri
    yırtılmış pabuçlarının ucuna
    acıları karışır mı acına
    akbabalar yuva yaptı gecene
    Kalk İstanbul kalk da bak bir kendine

    ne hayallerle gelmiştim sana
    neler gördüm neler sende
    al yuvarlar mısın kanda
    her gün biraz daha kötü
    hayal oldun nice canda
    parklarında dolaşırken
    kucaklayıp sarıldığım ağacın
    kucak, kucak dalları var sandım
    kanattı dudaklarımı
    eğilip öptüğüm al, al güllerin
    kaç gün oldu sana geleli
    ya ben farklı gördüm
    ya sen değiştin
    sen
    sen şiirlerde okuduğum
    İstanbul değilsin artık…”
    **
    Ve
    Harun Yiğit duygulu yüreğiyle, çevresindeki kimi olaylardan etkilendikçe sarılır kalemine… Ağıt yakar, türkü yakar… Durduramazsınız onu. Freni tutmaz bir şekilde yaşadıkları üstüne yürür ve yazar…
    Nitekim bir şiiri için;

    “Kasabamda, mahallede birlikte büyüdüğüm çocukluk arkadaşım,
    kardeşi tarafından geçtiğimiz günlerde hunharca öldürülen
    Yılmaz Altın' a yazdığım ağıt”

    Der ve girer şiirin görkemli şehrinden içeri…
    Der ki:

    “Para denen zalim girdi arama
    Para için girecen mi kanıma
    Gardaşım göz dikmiş kanlı parama
    Para için girecen mi kanıma
    Kıyma gardaş kıyma benim canıma

    Öz gardaşım bayıltarak dövüyor
    Yumrukları yağmur gibi yağıyor
    Elleriyle sıka, sıka boğuyor
    Para için girecen mi kanıma
    Kıyma gardaş kıyma benim canıma

    Yarım canlı vücutumu sürüdü
    Börtü böcek halim gördü eridi
    Gardaşımın gözünü kan bürüdü
    Para için girecen mi kanıma
    Kıyma gardaş kıyma benim canıma

    Çocuklarım bensiz yetim kalmasın
    Dul kalıp da karım saçın yolmasın
    İki yakan bir araya gelmesin
    Para için girecen mi kanıma
    Kıyma gardaş kıyma benim canıma

    Ölmediğim gördü iyce çıldırdı
    Elindeki çekiç ile saldırdı
    Şu başıma vura, vura öldürdü
    Para için girecen mi kanıma
    Kıyma gardaş kıyma benim canıma

    Anam ağlar kara bağrın döverek
    Babam ağlar gardaşıma söverek
    Cesedimi Yiğit'im der severek
    Para için girecen mi kanıma
    Kıyma gardaş kıyma benim canıma..”
    **
    Çocukluk yıllarımı hatırladım “kıyma gardaş kıyma benim canıma” derken Yiğit… Çocukluğumda beni şiir çatısı altına sokan iki büyük kaynak vardı. Bunlardan birisi Anadolu’ nun “ağıtçı kadınları” ndan birisi olan anneannem Miyase idi. Köyümde, kasabamda acıklı bir ölüm olayı mı meydana geldi, anne annem gelmeden orada ki, ölü evindeki kadınlar tam manasıyla ağlayamazlardı. O geldiğinde yaktığı ağıtlarla, o anda söylediği ağıt-şiirle koca bir köyü-kasabayı ağlatırdı. Tutamazdınız kendinizi.. Sonra sonra fark ettim ki, anne annemin bu ağıtları hece vezniyle değil “aruz vezniyle” ağzından dökülüyormuş meğer…

    Bir de amcam Ahmet Remzi Ceylan vardı. Halk ozanı… Tarih bilgisi ve kültürü muhteşem bir insandı. Onunda çok güzel şiirleri vardı. Destan şairiydi. Kasabamda yada ülkemde önemli bir hadise mi cereyan etti, amcamın destanları elden ele, dilden dile dolaşırdı.
    İşte bu iki kök üzre oluştu şiir ağacımız bizim de…

    Bir de;
    Harun Yiğit kardeşimin “Kıyma gardaş kıyma benim canıma” diyen yukarıdaki ağıtı, Anadolu köy pazarlarında elinde megafon, boynunda iple bağlı bir tahta ve tahtanın üstünde Ankara’ da yada Kırıkkale’ de matbaada basılmış, çoğu mavi renkteki, ağıt- destan satan, satarken de megafonla ağıdı seslendiren insanları anımsattı bana… Sonra o destan satıcısının koltuğunun arasında Karacaoğlan, Tahir ile Zühre, Hazreti Ali’ nin Kılıcı, Ferhat İle Şirin, Yunus Emre, Köroğlu’ nun kısa hayatı ve şiirleri bulunan küçümen boydaki kitaplar bulunurdu. Destan almak ve de bir kitap almak için anamdan para isterdim. Yalvarır yakarır, yeminler üstüne yemin eder,”bağı depeceğim, karı küreyeceğim, sınıf birincisi olacağım” der, anamdan kopardığım para ile rüzgâr gibi koşardım pazara. Önce megafonla söylenen ağıdı dinlerdim. O satıcılar beni bellemişlerdi gayri. Her hafta yada on beş günde bir değişik kitap getirirler ve kimseye vermezler, bana saklarlardı. Anlaşmamız öyleydi onlarla…

    Şu işe bakın… Nereden nereye geldim dostlar… Şairimiz Harun Yiğit’ in “ağıt” şiiri beni nereye götürdü…

    Etkili şiir böyledir işte… Alır mıknatıs gibi kendine, kendinde çalkaladıktan sonra iner ruh kökünüze ve sizi duman eder…

    İyisi mi sözü fazla uzatmadan şairimizin bir şiirine daha kulak verelim. Yiğit dost diyor ki:

    “Issız bir gecede
    dağbaşında
    kuytu bir yerde
    yalnızım.
    Karanlığa boğulmuş
    uçsuz bucaksız gökyüzü.
    Yere dökülmüş
    inci taneleri gibi
    sere serpe yıldızlar.
    Her biri
    yanıp sönen bir sevda masalı.

    Acılarımı sırtladım
    yorgun bedenime yeni bir yük gibi
    Yangınlar diyarından geçtim
    yüreğim üşüdü
    yalnız bir ben vardım orada
    bir de hayalin
    Acının güçlüğü
    ölümün kenarında
    yaşamın
    yaşamanın güzelliği vardı.

    Şafak söküyor
    Karatahtada tebeşir yazısı gibi
    yok olup gidiyor yıldızlar.
    Güneşin
    kızılca doğduğu yerde
    renklerin oynaşını seyrettim.
    mavi bir atlasa döndü gökyüzü
    …………………..”

    Yalnızlığın dayanılmaz zevkini ıssız gecelerde yaşar şair… Kara tahtada tebeşir yazısı gibi sönüp giden yıldızlar girer şiirine… Hayat ve dünya ikilisinin arasında hasretin ve insancıl hoşgörünün mimarıdır ozan yüreği…

    Ve der ki:

    “Acı
    keder
    hüzün
    yeni bir günün başlamasıyla
    umuda bırakıyor yerini.
    Dudaklarımda
    tanıdık bir türkü
    yüreğimde sen
    aklımda hep hayalin vardı.
    Bir başka oluyor
    seni
    seni düşünmenin tadı...”

    Genç, dinamik bir şair olan Harun Yiğit’ i anlatmak pek kolay değil… Geleceğe umutla yürüyen bir şairimiz.. En önemlisi de saygı ve sevgi çizgisinden hiçbir zaman ayrılmayan, kendini büyük saymayan ve hayat mektebinde bir talebeyim diyen, çağdaş, akılcı bir dost yürek… Ben o’ na ve Sabit İNCE üstada takılmadan edemem. Hele internet ortamındaki atışmalarımızın tadı damağımda kaldı. Yakında yeniden başlarız inşallah… Harun, net-atışma adını verdiğim zamanlarda, özlü,ozanca, içli, derinliği ve ufku olan mısralarla cevap yetiştiren bilgisayar dünyamda tanıdığım önemli dostların içinde… O Nazım Hikmet der ben Necip Fazıl… fark eder mi? Ne dersek diyelim… Ama, bir gerçek var ki, o da kalıcı ve has şiirden yana olmamız… Birbirimizi göstermelik değil, lâf olsun kabilinden sevmemiz değil, özden - yürekten sevmemiz ve güzele, ışığa, aşka ve tasavvufun tefekkür denizine çağırmamızdır. Güzel olan da bu…

    Manzum bir söylem diye başladık, nesri şiirle sarıp dostlara şairimiz Harun Yiğit’ in şiirsel yolculuğunu sunmaya çalıştık. Kusurumuz varsa affola deyip, söylencemizin girişinden birkaç dize ile gülden bir nokta koyalım olur mu?

    “Bir güzel gözlüye olurum kurban”
    Diyen, Harun Yiğit;
    ……………………dile bak dile…

    Çeşmenin başında Karacaoğlan
    Sevdayı haykıran
    …………………….tele bak tele…

    Gurbetten sılaya akıyor her an
    Arı, duru coşan
    ……………………..sele bak sele…

    Yaprağında ateş, başında duman
    Yunus Emre kokan
    ……………………..güle bak güle…

    Aşkın deryasına düşüp çırpınan
    Bir inip bir çıkan
    ……………………..ele bak ele

    Kimdir acep bunu diyen
    Hasret gömleğini giyen?
    Diye sormayın bana dostlar…
    Anlatmaya çalıştım işte size
    Daha nice güzel ilhamlar dilerim
    Şairimiz Harun Yiğit’ imize…
    Selam bizden cümlenize
    Selam bizden cümlenize…

    Mustafa CEYLAN

  • Mustafa Ceylan
    Mustafa Ceylan 24.06.2005 - 19:47

    NALAN KAZAZOĞLU
    VE
    “AYRIK OTU”

    Mustafa CEYLAN

    “Aynını tekrarlar bitime kadar
    Ömür sürer bazıları
    Dört yapraklı yoncayı arar gizliden
    Aykırı ayrık otları
    Ayak uyduramaz sıkılırlar gidişten…”

    Nalan KAZAZOĞLU’ nun “Ayrık Otu” başlıklı şiiri, işte bu… “Çok az sözcükle çok şey ifade etme sanatı” derler kimileri şiire. Kazazoğlu’ da bu şiiriyle yapılan tarife uymuş.

    27 Ocak 2004 günü Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Antalya İl Müdürü olan şair Kazazoğlu’ na tanışmak amacıyla ziyarete gitmiştim. Karşımda, son derece akıllı ve duyarlı bir bürokrat ve iyi-güzel bir şair vardı.

    Bürokraside hele hele Antalya bürokrasisinde böylesi insanlara bugüne kadar pek rastlamamıştım. Doğrusu hem şaşırdım ve hem de çok sevindim. Üstelik benim gibi o da Ankaralı ve Başkentin asılzâde bir ailesinden gelmekteydi. Mutluluğum bin kat daha arttı.

    Kendisine bir-iki kitabımı imzalayıp verdiğimde o da bana üzerinde çok yakışıklı bir delikanlı resmi bulunan “Ayrık Otu” isimli bir şiir kitabını “Bir garip Ayrık Otu’ ndan… Sayın Ceylan’a…” diye imzalayarak verdi.

    Şairimize, kitap kapağındaki resmi ve “neden ayrık otu? ” diye soru yönelttiğimde, bana;
    -“O resim babamın gençliğidir. Ailem bana çocukluğumda hep ayrık otu diye hitap ederdi” diye yanıt verdi.

    O’ nun işlerinin, özellikle bürokratik işlerinin yoğunluğu ve önemini bildiğimden bir daha rahatsız etmek istemedim. Ama, kitabını baştan sona birkaç kere okudum.

    Kazazoğlu, 64 sayfalık bu eserinde, baştan sona “serbest vezin” li şiirlerini yayınlamış.
    Babasına ithaf ettiği kitabının ilk şiiri “Mangal Yürek” başlığını taşıyor. Şiir şöyle:

    “MANGAL YÜREK
    Mayın tarlasında açan yürekli çiçek
    Ellerim uzanır koparamaz,
    Yaşamak yürek ister, mangal yürek.

    Uzun gecenin sabahında,
    Çiçek açmış düş yollarında,
    Kahve akşam saatlerinde,
    Yaşamak yürek ister, mangal yürek.

    Bahar rüzgârı tenime çarpar, geçer,
    Kör gecede güneşi ararım,
    Çok gemiler yol alır limandan,
    Hayallerle saklambaç oynarım,
    Yaşamak yürek ister, mangal yürek.

    Düş bulutlarımı zincirlediler,
    Bir balıkçı dipte vurgun yedi,
    Uçuruma ittiler, bir damla gökyüzü vermeden,
    Buralarda bir başıma,
    Yaşamak yürek ister, mangal yürek..”

    Nalan Kazazoğlu, şiirinde Ahmet Haşimce bir söylem biçimini seçmiştir. Günümüz “gizem şiiri” nin mükemmel bir temsilcisi olmanın yanı sıra, sade, yalın ve net ifadelerle mısralarını örmesini başarmıştır. Biraz düş, biraz umut ve yürek gümbürtüsü karışımı bir şiir sevdalısı… Ay ışığı, bulut ve zamanın raksı vazgeçemediği tutkuları…Ona göre “zamanın ağzında değirmen gün 24 saat akar…” “Deli yağmurlarla uzak özlemlerin baharını yakalamaya” çalışır. Güneşi elinde tutar ve uzun geceye şiirler yağdırır. Dolunayı masallarla uyutur, bir bulutu yakasına kondurur, denizle gök arasında bir tutam yeşil türkü söyleyiverir…Yıldızlar ekleyerek göğü büyütmek, hüzne kilit vurmak ister ve kartallar gibi yapayalnız yaşayan ama üreterek yaşayanlara saygı duyar.

    İnanıyorum ki, şimdilerde Kazazoğlu’ nun şiir pınarını Dünya Kenti Antalya’ mızın doğası mükemmel bir şekilde beslemektedir. Kaynağının yeni şiirlerle daha gürleştiğini görmek istiyorum. Şairin internet adresi “www.antoloji.com / nalan kazazoğlu’ dur

  • Mustafa Ceylan
    Mustafa Ceylan 24.06.2005 - 19:44

    İbrahim ÖZCAN’ ın ŞİİRSEL YOLCULUĞU

    -Tahlil-

    Mustafa CEYLAN

    Güllük grubumuzun bu haftaki konusu İbrahim ÖZCAN…. Grubumuz üyesi İbrahim ÖZCAN ile yapılan röportajları sizlere sunduk. Gördük ki, tek kaygısı “şiir” olan gümbürdeyen bir yürekle ve şiirin anlam ve önemini, tarihsel sürecini algılamış ve kendi şiirsel yolculuğunu – “poetika”sını- ortaya koymaya çalışan bir şairle karşı karşıyayız…

    Üstelik, sadece kendini değil, bütün bir ulusu ve güzel dilini, şiir sanatını kendine amaç-gaye edinmiş ve tek kaygısı-çabası bu olan bir hedef adamıyla, elini taşın altına sokan, çileye talip olan bir dostumuz gündemimizde…

    Dostumuzun çilesine talip olduğu Hayal Şairleri’ nin grubunda yapılan son açıklamayı aynen buraya alarak grubumuz üyelerinin de bilgisine sunuyorum.

    Çünkü şiir isimli o büyük ve gizemli sevdamızı kendine amaç edinmiş her oluşum, grup,kişi; kim ve ne olursa olsun, bizim has dostumuzdur. Asla onun çalışmasını kıskanmaz, ona yollardan yol açmaya ve her türlü desteği vermeye hazırız… Hayal oluşumunun 2000’li yılların edebi akımlarından birisi olmasını ve edebiyat tarihimize iz bırakmasını yürekten diliyorum.

    Yıllardır hep özlemini çekmişiz. Edebi bir akımın sancısını çekmişiz… Ve aldığımız her haber, her ışık bize umut olsun istemişiz… Bugün sayıları 500’ ü çoktan geçen Hayal grubunun kurucusu ve sorumlularından birisi olan İbrahim ÖZCAN kardeşimizin şiirlerinin tahliline girişmeden önce, oluşumlarının duyurularını evelemirde verelim ve dostlarımızdan bu duyuruya yaptıkları birkaç yorumu da iletelim istedik.


    Yorumumuza kıymetli üyemiz İbrahim ÖZCAN’ ın antoloj,.com’ daki şiirleri arasında ilk şiirim dediği şiirini sunarak başlayalım. Konya’ da 1987 yılında kaleme alınmış olan bu şiir, şairimizin şiirle daha ilk sarmaş dolaş olduğu yıllarda ki duygularını ifade etmektedir. O yıllarda, Konya bozkırında gün batımında toz pembe hayâller kurmaktadır.

    Geliniz bu ilk şiirini birlikte okuyalım. Şiirin dizeleri şöyle:

    “O t u r m a k
    Bir akşam üstü
    Kumsalın ıslaklığına
    Toz pembe hayaller kurup
    S e y r e t m e k
    Batan güneşi
    Ufkun pençesinde
    Veda ederken o kızıl gurub...
    S ı y r ı l m a k
    Fani bedenden
    Üç dün'lük dünyanın
    Eleminden kederinden
    K a y b o l m a k
    Azgın dalgalarda
    O kapkara bulutlarla sarmaşdolaş
    Masmavi denizlerle kankardeş
    Baktıkça içini titreten
    Bambaşka alemlere götüren
    Sevgilinin masum gözleri niyetine
    Gökyüzünün kopkoyu kızıllığında...”

    Şair Özcan, hayâllerinin bulutsu kanatlarıyla yerden yukarı doğru yükselirken, dünyadan – bu maddi âlemden de uzaklaşmak ister. “üç dün’lük –dikkat gün’lük demiyor-dünyanın / Eleminden kederinden” sıyrılmak ister. Bu ilk şiirde dört eylem dikkatimizi çeker. Bunlar “oturmak/ seyretmek/ Sıyrılmak/ kaybolmak” tır ve şiirin dokusunun da ana hatlarını teşkil eder.

    Oturmak… Nerede ve ne zaman? Cevabı: Bir akşamüstü kumsalın ıslaklığına…

    Böyledir bizim bozkır delikanlıları ve böyledir Anadolu insanı işte. Bütün ırmaklar denize doğru, o büyük okyanusa doğru hıçkıra hıçkıra akar gidermiş. Bizim boz toprağın evlâtları da, yüreklerinde hep bir su, deniz, ırmak ve büyük çağıltılar özlemiyle tutuşur giderler. İçlerindeki su yanar, gönülleri yanar özlem ateşiyle… Suya özlemle…

    Hayâl, ayakları yerde iken, beyni-aklı-gönlü ve astral bedeniyle ruhu yukarılarda, ötelerde gezinmenin adıdır. İcadın, keşfin ve beşer yaratıcılığının anahtarıdır… Hayâlsiz insan özü boş bir kütüktür, yeşeremez.. Amaçsızdır ve ilkesizdir… Ben böyle bilirim.

    Ancak, ötelerde gezinirken, kişi oğlu, kendini de sorunlarını da götürür beraberinde.. Bu sorunları, dertleri vardığı o ideler âlemindeki objeler ve akışlarla hamur eder yoğurur… Resmini çizerken titreyen elleriyle uykusuz geçen hasret yüklü saniyelerin, eriştiği durağın içindeki gökkuşağını dolar beline ve renkleriyle manzarasını düşürür diline…

    İlk şiirinde şairimiz İbrahim Özcan, gökyüzünün maviliklerine ve derinliklerine baktıkça bir deniz hasretiyle kavrulur. O denizde sevgilinin gözleri vardır ve o gözler masumdur. Bulutlar kara, zaman kapkara da olsa, o gözlere baktıkça içi titrer… Sıyrılır üç dilimlik dünya yuvarlağından ve bambaşka âlemlere erişir. O âlem eleme son veren, sevdiğinin bulunduğu alemdir…

    Ahmet Haşim’ in “yollar” ve “O belde” şiiri, Yahya Kemal’ in “Deniz Türküsü” veya “uçuş” şiirlerini anımsadım…

    Fuzuli’ de

    “Gelün ey ehl-i hakikat çıhalım dünyadan
    Gayri yerler gezelüm özge Safâlar görelim”

    Demişti bir şiirinde… Özcan’ da aynı şeyi söylemiyor mu?

    İkinci Meşrutiyet döneminde “hayalciler” ve “hakikatçiler” birbirlerinden ayrı gruplar meydana getirmişlerdi. Ve yıllarca hayal mi, gerçek mi türküsü, hece mi, serbest mi kavgasını yaşadı sancılar içindeki edebi dünyamız.

    Ama, Mevlâ’ ya şükür, bugün bu yok. Bugün artık anlaşıldı ki, hem hayalsiz, hem de hakikatsiz yapamayız… Şair de bu ikisinin arasında dans eden kutlu sanatçı… Hangi vezin ve şekille yazılırsa yazılsın, eserin özgün-orijinal ve bana göre anlaşılır bir topoğrafyası olmalıdır. Şairimiz Özcan’ da anladığım kadarıyla benim gibi düşünüyor. Ürünleri sanat yapmak adına anlaşılmaz ve girft çıkmaz sokaklarda gezinmiyor, kendisini ve söylemini saklasa da yeri geldiğinde alenileşiyor, ben buradayım, işte karşındayım arkadaş deyiveriyor…

    İçinde yaşadığımız fani dünyadan nefret duygusu, şair yüreği ötelere-içinin içindeki dünyaya götürür…Çünkü ötede ideal bir dünya daha vardır. Ve o dünya mutluluk vaat eder. Bütün insanlık asırlar boyunca görülen ve içinde yaşanılam maddeler aleminden bir manâ aleminin varlığı peşinde koşmuştur. Dinler, felsefeler, anlayış ve fikir sistematikleri, hepsi hepsi; mutlu bir yaşamı vaat ederlerken, hep öbür alemden pasajlar aktarmışlardır. Bizim edebiyatımızda Ahmet Yesevi ile başlayan eren-derviş-alperen hareketi de ötelere-uzaklardaki suya ulaşmanın yanında insana ve topluma huzur sunma hareketidir. Bütün Anadolu baştan başa onunla hemhal olmuştur. Batı’ da ise “Rönesans” tan sonra öteler fikri kendine yer bulabilmiştir. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal ötelerdeki özlenen alemin şiirini yazmışlardır hep. İbrahim Özcan’ da öyle… Bu ilk şiiriyle bile kendini ele vermektedir…

    İbrahim Özcan’ ın antoloji.com’ daki şiirlerinin birinci sayfasından yolculuğumuza devam edelim hele.
    Şairimiz, bir şiirinde diyor ki:

    “öyle acımaklı gözlerime bakan kız
    yarını meçhul bu deli-dolu oğlan
    nafile umutlarla sevda yollarında
    kaç yaz harcamış kaç güz
    kaç gece tuş etmiş kaç gündüz
    yok öyle! .. Hor görüp de dudak bükme
    yazısı kara olmaya görsün adamın
    deva niyetine katranlar içtin mi sen de? ..
    kanadı vurgun yemiş şiirlerle
    birazcık uçarı olmayı umdun mu gecelerce? ..
    hiç sevda yarası çektin mi örneğin? ..
    terkedilmeler ihanetler
    sen bana bakma, allah aşkına!
    adını bile sormadan dert anlatılır mı adama?
    sen bana bakma
    yılların alışkanlığı
    ne zaman kanım kaynasa bir usul boyluya
    yaparım bu ahmaklığı
    güzeller güzeli
    yer yüzünün kanatsız meleği
    hazanda yediveren
    baharda kan çiçeği
    adın neydi senin sahi? ..”

    İşte bu İbrahim Özcan dostumuz, işte bu… “Kanadı vurgun yemiş şiirler” in şairi… Geçer, kendisine acımaklı ve hor gözle bakan usul boylusunun karşısına… Söyler yürek kitabından, haykırır… Kara yazılı olduğunu, sevda yarası çektiğini der… Adını bile öğrenemediği o usul boyluya dökülüverir can bakracı…

    Şair Özcan, serbest vezin şiir yazıyor, ama heceye de hakim. Şiirlerinden edindiğim intiba bu. Okuduğumuz bu şiirde kız/ güz/ gündüz- bükme/sende/gecelerce- çiçeği/meleği, adama/ bakma/aşkına/yollarında gibi ses uyumlarıyla şiirine ahenk getirmeye çalışmış. Her ne kadar tam kafiye değilse de, kökten kafiye değilse de bazıları, ekten ses uyumlarıyla ritmini kurmaya çalışmış…

    Cahit Külebi’ nin şiirlerinde, insanı bıktırmayan, oldukça serbest ve kendisini hissettiren, ben buradayım diyen bir musiki dili vardır. İbrahim Özcan’ da bunu yapmaya çalışıyor işte… Orhan Veli ile Cahit Külebi arasından yeni bir “ışık salkımı” benzeri YOL çıkarmaya-poetika’sını örmeye çalışıyor şairimiz… Uzun olmayan ve yormayan cümlelerle-mısra yapısıyla, dar alanda çok şeyler ifade ediyor…

    “güzeller güzeli / yer yüzünün kanatsız meleği /hazanda yediveren/ baharda kan çiçeği” olan usul boylusuna “sen bana bakma, ben hep bu ahmaklığı yapar” içimi dökerim” demektedir. Şair, saf, arı ve yalın yüreklidir. “Kanadı vurgun yemiş şiirlerle” sarılır yarası. Yunus Kulak kardeşimin bir şiirinde “şiir bastım yarama can” dediği gibi, İbrahim Özcan’ da yarasını şiirle sarmakta, derdini şiirle hafifletmektedir. Gerçek şair olan da şiirle nefes alıp verir ve şiir olmaz ise dünyası kurumuş çöle döner, yıkılır aniden…

    Bu şiirde “acımaklı göz”, “meçhul deli-dolu oğlan”, “geceleri tuş etmek”, “hor görüp dudak bükmek”, “yazısı kara olmak”, “deva diye katran içmek”, “vurgun yemek”, “sevda yarası çekmek”, “kanı kaynamak” gibi konuları üzerinde saatlerce durulabilir ve sayfalar dolusu yazılabilir. Görülüyor ki, halkın kullandığı “öz deyimleri ve ata sözleri”ni şairimiz kendi teknik ve taktiğiyle öylesine ustaca şiirine malzeme yapıyor ki…. Usul boylusuna dilinden dökülenlerin anası-esası bunlar… Şiirin son dizelerinde kendisini anlamayan o sevgiliye “hazanda yediveren/ baharda kan çiçeği” diye hitap eden şair, söyleyeceği bütün sözleri özetleyivermiştir.

    “Hazanda yediveren olmak ve baharda kan çiçeği olmak” yeniden diriliş, uçurumun kenarından uçsuz bucaksız yaşama geri dönüştür. Bunu sağlayan da “usul boylu”sudur. Yılların alışkanlığı vardır ve yüreğini açıvermesinden de kendini “ahmak” saymaktadır. Dil mi tutulur hazanda yediveren bir can’ ın karşısında… Tutulamaz elbette. Özcan, böyle dese de yürek dili susmaz işte…

    Kendisi zamanla yarışırken, ömrü sevdalarla yarışan bir şairdir Özcan… Şimdi sunacağım şiir, o’ nun gayet akıcı-lirik ve “hece-aruz kanat vuruşu”nu andıran güzel bir şiiri olacak dostlar. Hele bir göz atın şu mısralara. Bana hak vereceksiniz. Diyor ki:

    “Adana - Mersin trenlerdeyim
    alaca karanlık puslu akşamlarda
    mevzii sağanak kederlerdeyim
    benzi soluk buğulu camlarda

    ben zamanla yarışırım
    ömrüm de raylarla

    hani cemre düşer ya
    şubat ortasında,
    hava'ya, toprağa su'ya...
    düşer bir de benim
    on beş şubatlı kanıma...

    ya sonrası? ...
    sonrası; mart ardından baktırır,
    şarkı - şiir yaktırır

    Adana - Mersin trenlerdeyim
    zifiri karanlık gecelerde
    ağır sağanak elemlerdeyim
    buğulu soğuk pencerelerde

    ben zamanla yarışırım
    ömrüm de sevdalarla.”

    Gördünüz değil mi? Yaşayan Orhan Veli, ya da Ümit Yaşar Oğuzcan… Ne derseniz deyin, kime ve nasıl benzetirseniz benzetin, bu şiir, bu akıcılık, bu söylem biçimi türkü tadında değil mi? Serbest şiir böyle olmalı işte…Canlı, diri, hareketli… Alıp götürmeli beni, kendi göğsünde şiir, kendi ikliminin hamurunda yoğurmalı… “mevzii sağanak kederlerde” bulunan şairimiz gibi, bu şiirle ben de gittim trenlerde, zamanla yarıştım, raylarla uzandım sevdalara…

    Bence sadece bu şiir, İbrahim Özcan adını edebiyat tarihinde yaşatacak güçte bir şiir. Şubat ve Mart’ın bu kadar güzel anlatıldığı bir başka şiire rastlamadım… Şiirin girişiyle sonuç kısmı birbirini bütünlüyor… Müzikalite için ses uyumları tabiri caizse “cuk oturmuş”… Bal tadında bir şiir.

    Hani usul boylusu vardı ya İbrahim kardeşimizin, işte ona yazdığı bir şiiriyle bu bölümümüze gülden bir virgül atalım olmaz mı? Şiiri şöyle dostlar:

    “ben gidince de
    şiir yazarsın demiştin,
    birazcık da isterik
    alaycı gülümsemiştin.
    yokluğunla kararmış gecede
    önce rüzgar sustu,
    sonra yaprak sesleri
    duvardaki yorgun saatimde.
    hasretim katmerleşip
    acılarım depreştiğinde,
    hele bir de sen gidince
    ağıt da yazarım şiir de...”

    -1-
    Ülkü Tamer “Şiir İçin Cevaplar” başlıklı şiirinde

    …Şiir gecenin kardeşidir
    …gündüzün annesi.

    Yürekteki büyükbabadır şiir.

    -2-
    …Şiir örümceğin sesidir
    …duvarın şarkısı

    Duvarcının türküsüdür şiir.

    ..............................

    Peki Ülkü Tamer’in şiiri anlatan bu şiirine burada İbrahim Özcan konusunda ihtiyaç ne? Diye soru sorabilirsiniz… Peki o zman, önce İbrahim Özcan’ ın aşağıdaki mısralarını bir okuyalım, olmaz mı?

    “soğuk zemheri akşamı hüzün dolu otel odamda
    yine acılarım başladı. yüreğimde pişmanlıklarla
    dayanmak öyle zor ki baba! .. bir daha görememek mi seni
    düşünmek bile deli ediyor beni. nasıl anlatsam bilemiyorum.
    utanıp üzülüyorum kahrolup kendi kendime
    lanetler ediyorum...keşke, seni anlasaydım.
    çocuklar gibi darılıp babalık ahını almasaydım.
    affet beni baba! ..son bir kez olsun,
    bir büyüklük daha yap yolunu kaybetmiş,
    sarhoş, berduş oğluna.
    yine nöbetteydim,
    sıradan haziran akşamı; sanki içime doğdu,
    bir şeylerin olacağı. içim sızladı, irkildim,
    hissediyordum, bedenimden koptuğunu
    ortalık sarı sıcakken bir anda karanlık oldu
    semayı bulutlar sarıp yağmur, dolu yağıyordu
    şimşekler çakıp yıldırımlar atıyordu..
    belki de babacığım; çoktan haber almıştı da,
    son yolculuğunu; ardından gökler ağlıyordu.
    işte o an; o an, acı bir telefon...
    söylemesi bile, öyle zor ki baba! ..
    hiç düşünmezdim böyle olacağını,
    kara haberini bir nöbette alacağımı.
    bir şeyler, bir şeyler düğümlendi gırtlağımda
    nefes alamıyor, konuşamıyor
    ortalığı cehennem eden kara bulutlara
    bomboş bakıyordum.
    Ah..! o bulutlar yok mu, o bulutlar
    sonunda yapacaklarını yaptılar.
    bin bir hoyratlıkla gelip, yakıp kavurdular; ciğerimi.
    en masum anımda,
    parçalar kopardılar bedenimden diri diri
    kahpe, soysuz bulutlar.
    çaresiz kaldım baba! ..
    lanetler ediyorum şimdi, o kara bulutlara,
    sarı sıcak hazirana ve seninle aynı dünyada,
    sensiz gecen yıllara.
    çaresiz kaldım baba. geçti bir kere,
    film bitti. limandan kalkan hasret gemisi gibi.
    bir an geri çevirmek geldi içimden.
    ama nafile! limandan kalkan gemi,
    pişman olmakla geri döner mi.
    onu bile beceremedim.
    doğru dürüst evlatlık edemedim.
    beceremedim baba! beceremedim...
    her zamanki baba - oğul nazlaşması dedim.
    oysa, şimdi sen yoksun bense hayatta.
    kahrolup gün be gün mahvoluyorum.
    üzgünüm...affet beni baba!
    hayatımın; en zor, en kara ağıdında;
    yalvarıyorum son bir kez olsun,
    bir büyüklük daha yap; yolunu kaybetmiş,
    sarhoş, berduş oğluna...
    seni çok özlüyorum baba!
    iple çekiyorum görüşeceğimiz günü,
    senin; gerçek dünyanda...”

    İbrahim Özcan işte böyle duygusal bir yüreğe sahip. Ağzına kadar tıka basa duygu dolu bir yürek… Şiirini de o duygunun içinden, istiridyedeki inci gibi çıkarıyor…

    Kendisi ile yaptığımız röportajda demişti ki, “yeryüzünde ne kadar insan varsa şiirin de o kadar tarifi var” demişti. Ülkü Tamer’ de yukarıdaki dizelerde 15 bölümde tariflerini sunmuş.. Bana göre ise şiir, yani has şiir; yoğunlaşmış duyguların dil imbiğinden süzülmesidir. Okuyanı sarıp sarmalayandır. Hüzün şiiri mi, ağlatandır. Neşe şiiri mi en azından tebessüm ettiren-güldürendir… Taşıdığı hissi hissettirendir. Uyuşuk, dolambaçlı ve uykucu olan mısralar olsa olsa “manzume” olur.

    Zaten “Ey Şiir” isimli makalemde de bunu belirtmiştim. Askerde – sınırda nöbet başında, cenazenin başında, düğünde saz tellerinde, yolda gün batımında, hasılı kelam bütün hayatta şiir var… Ve bizimle bizde, bizsiz edemez şiir… Biz de onsuz edemeyiz…

    İbrahim Özcan’ ın bir nöbet sırasında aldığı babasının Hakk’a yürüdüğüne dair haberde, şiir görevini yapıveriyor işte… Başını uzatıyor satırlar arasından ve sözcüklerle “ben buradayım” diyor, boğazında düğümlüyor hıçkırıkları, göz pınarlarından akıtıyor pişmanlıkları ve aklın hatırlama sayfasını açıp maziyi anımsatıyor şiir…

    Harflerle ilmek ilmek dokunmuş bir gönül halısıdır şiir. Çılgın saatlerin inleyişidir ve sözcükleri deli gömleği misali sırtına geçirip, karşımıza geçen anlamsız-tarifsiz bir sevgilidir şiir… Ağlarız ağlar bizimle… Kahkaha atarız, bizden daha güzel güler… Acı çekeriz, bizden önce o duyar acımızı…
    Şiir tutar kalemimizden ışık elleriyle, acımızı yazdırır. İşte o zaman şair oluruz biz. İçimizi dışa döktüğümüzde, yada dışarıdakini içimizdeki evin koltuğuna oturttuğumuzda…

    Bağdatlı Ruhi bir beytinde demiş ki:

    “Biziz ol suret-i eşyâda bulan mânâyı
    Biziz ol nefs-i mezâhirde gören nakkaşı”

    Evet, iyi şair sadece gözlemci değil, aynı zamanda iyi yorumcudur da… Hayatın dikenli yollarında çektiği acıları, yaşadığı unutulmaz kilometre taşlarını ve deneyimlerini, kültürel birikimiyle harman ettikten sonra yaba yaba- ekin ekin-mısra mısra savurur iyi şair…

    İbrahim Özcan dost, bulutların şairidir. Çoğu şiirinde “bulut” sözcüğüne rastladım. Yerden göğe uzanan bir akış vardır o’ nun şiirinde… Zaten hayâl tutkunu olmasının da esas sebebi bu olsa gerek.

    Tevfik Fikret, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yahya Kemal, İlhan Berk de gökyüzünü hep bir kurtuluş sembolü olarak ele almışlardır. Ahmet Haşim, karanlığı sever, toplumdan kaçardı. Turgut Uyar, gök ve karanlık motifleriyle örmüş şiirlerini. Neden mi? Hep kaçıştan… Çünkü, mutsuz bir dünyadan kurtuluştur gökler… Toprak davacıdır, o dünyayı temsil eder. Ama gökler, hayâllerin dipsiz serüvenine açıktır.

    Babalık ah’ ını aldığı babasına seslenişinde ki içtenliğe ve samimiliğe bakın. Şair, aynı zamanda samimi de olmalıdır. Öyle değil mi dostlar? Ortalık sarı sıcakken bir anda kara haberle kara bulutlar gelmişlerdir. Aslında yağan bulutlar değil, şairin göz yaşlarıdır. Babasının vefatının verdiği elemdir…
    Babası ona daha önceleri “sarhoş-berduş” demiştir; bir bir anımsar babasıyla aralarında geçenleri… Hüzün yumağı olur çıkar şair… Üstelik nöbettedir…

    İbrahim Özcan’ ın şiirsel yolculuğunun son bölümüne geldik dostlar.

    Bütün bu şiirlerden sonra,

    Günümüz Türk Şiirinin en etkin oluşumlarından birisi olan HAYAL ŞAİRLERİ OLUŞUMU ve başarısı için hiçbir gayret ve katkıdan çekinmeyen dostumuz İbrahim ÖZCAN, bazı yönleriyle bana da benziyor… Dilerim, bu çalışmaları boşa gitmez. Dilerim ki, Hayal Şairleri’ miz Türk Şiirinde kalıcı ve derin bir iz bırakırlar ve çağdaş bir edebi akım olarak Edebiyat Tarihimize geçerler.

    Türkiye’ de ilk defa ŞİİR EVİ projesini başlatan İbrahim Özcan kardeşimi ve onun gibi aynı hedefe aynı katkıyı koyan dostları yürekten alkışlıyorum.

    Temenni ederim ki, bir gün Antalya’ da da bir “şiir evi” açılır…

    Asıl konumuza dönecek olursak, yukarıdaki şiirlerinden de görüleceği gibi, şairimiz İbrahim Özcan tepeden tırnağa Anadolu ve sevgi dolu bir şairdir. Konuları ele alış biçimi, sade ve dümdüz… Dolambaçlı yollardan seslenmez. Hece’ ye de hakim olan şair, yeni denemeler yapmaktan da kaçınmaz.

    Yıllarca havacılık alanında çalıştıktan sonra, emekli olan şair, hava nakil cihazlarının ve kuşların uçuşu benzeri, ahenkli, düzenli ve mısra kanatları yerli yerinde bir şiir tekniğini kullanmaktadır. Şu mısralar onun şiirsel yolculuğunun özetidir. Diyor ki:

    “Seversen; saçlarına taçlar yaparım şiirlerimden
    Sevmezsen; akşamlarıma hüzün yağar,
    gecelerim, cehennem...”

    Evet şiire gözü gibi bakan ve onu sevgilinin başına taç yapmak isteyen bir şair… Sevgiden asla vaz geçmeyen, ama hüznün elinden de kurtulamayan birisi… Gecelere ve esmer akşamlara düşkünlüğün de hayâl dünyasının etkisi var… Hüzünle başlayan akşamların, geceleri cehenneme dönüşünü aslında yaşamak istemez.

    Bir dostumuz, benim bu tahlil yazılarımı okuyunca, İbrahim Özcan için, çoğu şairlerin yaptığı gibi, çiçek, böcek, deniz şiiri yazmayan, Anadolu kokan ve yazan bir şair diye görüşlerini bildirmişti. Yerinde bir tespitti bu. “Kasap Sait’i Vurdular” şiiri, “Barış Türküsü” şiiri ve daha öteki şiirleri gerçekten okunmaya ve incelenmeye değer şiirler.

    İbrahim Özcan’ ın antoloji. Com’ da ki sadece bir şiirini ona yakıştıramadım. O da b.k sözcüğü geçen bir şiiridir. Dilerim, bir daha bu pırlanta yolundan ayrılmaz ve kalemini o türlü kullanmaz.

    Şairimiz, ben Ahmet Arif değilim, Ahmet Haşim değilim, Orhan Veli değilim, Nazım Hikmet değilim dese de bir şiirinde, kendi yolunu kendi çizen ve –poetika-sını oluşturmaya çalışan bir özgün şairdir. Tarih ondan da bahsedecektir.

    Bir şiirinde;

    “Kanatmak var ya yalnızlığın yarasını
    Bu timsah gözyaşlı kocaman şehirde”

    Diyen şairimizin şehri tanımlamasına bakın hele… Hangi şair de var bu? Timsah gözyaşlı kocaman şehir…

    Yalnızlıkların ve çilelerin şairidir İbrahim Özcan… Resmi görevli iken, görevini yaparken, ya da kalabalıklar içinde kendi hüznünü içmekte ve yalnızlığın göklerinden ilhamını sağmaktadır… Isısız, eşsiz ve upuzun bir bozkırda tek bir “alıç” ağacı gibi hisseder kendini. Sonra o ağacın dallarından yere bağdaş kurar ve usulcacık şiirinin mimarisini çizer toprağa… Elleriyle koparır yüreğini sol böğründen, okur içini yüreğinin ve yazar…

    Ya da dünya devi İstanbul’ un gürültülerine tıkar kulaklarını. Ruh girdabının gürültüsü bastırır İstanbul’ un gürültüsünü… “Hüzünbaz” kalemine sarılır ve döker yüreciğini kâğıtlara… Der ki:

    “Yaşamak var ya yalnızlığın daniskasını
    Bu ejderha iştahlı şehirde
    Kapanmak gelir de kapanamazsın içerine
    Sarılmak gelir de sarılamazsın hüzünbaz kalemine”

    Ona göre şehir timsahtır, ejdarhadır, azgın bir canavardır. Çünkü, Anadolu’ nun güzelim sinesinden otobüsler dolusu nice insan göç etmekte büyük şehre ve terminallere düşmektedir. Terminallerden şehrin varoşlarına yapılan akın, nice umutları söndürmektedir. Büyükşehrin azgın dişlileri Anadolu insanını un-ufak etmektedir.

    Dertlerin şairidir Özcan…
    Bir şiirinde de;

    “Gecenin üçünden seslendiğimi.
    Sensiz, sessiz, karanlık
    İtilip kakılmış bu meydanda;
    Tepemde sallanan yorgun,
    Üç beş köhne lamba,
    Ben kadehim ve sigaramla
    Kurulmuşuz çilekeş masamda...”

    Diyerek, sevdiğine sesini duyurmak ister… Yalnızlık hayâlin ekmeğidir, aşıdır. Hayâller yalnızlıkla destanlaşır, oluk oluk akar şairin akıl çeşmesinden can evine… “Gidişin ecelim oldu, sevişin unutulmaz hatıra” derken de içinde gizliden gizliye bir umudu taşımaktadır. Geri dönmesini ister sevdiğinin. Bazen yalnızlıkları da canına okur şairin. Kendinden çıkarır acısını… Masadan, kapıdan, dağdan, buluttan, hasılı bütün eşya ve objelerden çıkarır. Onlara yüklediği anlamlarla değişik ve zorlu görevler verir. O mânâlı çevresinin nabız taşır sıkıntılarını ancak…

    Tasvirlerinde çok kuvvetli cümle kurgularıyla karşımıza çıkar Özcan.. Bu yaşa kadar yaşadığı kentlerle haşı neşirdir dizelerinde. Doğrusunu da yapıyor. Uçuk-kopuk bir hayâlci değil, ayakları yere basan ve ne dediğini iyi bilen bir şair…

    Ben İbrahim Özcan’ ı Konya’ da Selçuk Üniversitesi’ nde yapılan bir şiir etkinliği sırasında tanıdım. Efendi, ağır başlı, ne konuştuğunu bilen ve şiire-şaire çok büyük önem veren birisi intibaını bıraktı. Onu tanımaktan da mutlu oldum.

    Dilerim, şiirsel yolculuğu daha güzel, daha kalıcı ve daha mükemmel bir şekilde gelecek çağlara sürer...

    Sözlerimi Özcan kardeşimin bir şiiriyle noktalamak isterim.

    “Karşılaşsak iki yabancı gibi dar bir sokakta
    Önce gözlerimiz tanışsa karanlıkta
    Sonra ellerimiz.. kalmasa bu sevgi hiç muallakda
    Hissetmeli yüreğim sıcaklığını daima
    Ve hissetmek onca kara günü alaca şafakta
    Yeniden umutlanmak unutulmuş yarınlara
    Ve içip içip seni geçmek kendimden kana kana
    Sonunu bılmeden el ele yurek yurege cıkmak yola
    Kanımla adını yazmak damla damla sonsuzluğa
    Sevdanı bölüşerek dalıp dalıp gitmek uzaklara
    Kâh denizlerde dalgalara Kâh da dumanlı dağlara
    Sadece senın ıcın, sana yar olmak bu dunyada
    Ve senin için alışmak yaşamaya tutunarak acılara
    Guç verıyor her saniyem yadigar senden bana
    Aramızda bitmez tükenmez cılga yollar olsada
    Yüzüm yüzüne kalbım kalbıne dönük sakın unutma...
    Yokluğun sırtımda saplı kör bir hançer olsa
    Yinede mutluluk her dayim yanımızda
    Gidişin ecelim oldu sevişin unutulmaz hatıra
    Yine de beklerım dönersin diye bitmez umutla
    Gel ey Yeşim Gözlüm sensizlik, cennetimde! ..
    Ne melekler kaldı ne de zümrüdü Anka
    Kalan bir yudum hatıran olasada
    Dön eyy! yeşim gözlüm, hasretin: cepkenimde
    Ne pul bıraktı ne de beş para...”

    Saygılarımla…
    Mustafa CEYLAN

  • Mustafa Ceylan
    Mustafa Ceylan 24.06.2005 - 19:35

    ASIM YAPICI’ NIN ŞİİRSEL YOLCULUĞU

    Mustafa CEYLAN

    -Tahlil-

    “Karanlıktan korkarım aydınlansın şu alem
    Hep mi hüzün? Nerede mutluluk yazan kalem?
    Katran olmuş kaynıyor içimde bin bir elem
    ***Mahkum oldum, mahpusum, düştüm eline Leyla
    ***'Gayri sensiz yaşamam” böyle biline Leyla

    Sensizlik çok zor çile, sensizlik bana haram
    Bir kez göz kırpıversen, gözlerim eder bayram
    Bu yola baş koyandan başkasına olma ram
    ***Beni bırakıp gitme gayriye sakın Leyla
    ***Gel benim ol bu akşam mutluluk yakın Leyla

    Özlemim arşı döver, beni de yanına al
    Hayat hayal olmadan bir gecelik ben de kal
    Sen gönül kuşlarının besteler yaptığı dal
    ***Aşıkların dilinden düşmeyen cansın Leyla
    ***Sen mutlu ol, önemsiz, bu alem yansın Leyla

    Çok naz aşık bıktırır, etme aşkına pişman
    Zaman-mekan karıştı oldum hayata düşman
    Gel, terk etme gel artık, hasretliğin pek yaman
    ***Özledim vuslat gibi ulvî hazları Leyla
    ***Çekemez hiç bir aşık bunca nazları Leyla

    Bir garip hale girdim, tarifi mümkün değil
    Benliğim kayıplarda gezerim mecnun, sefil
    Taşlara sor, söylesin, her şey sevgime kefil
    ***Gizli sırrım kalmadı döndüm şaşkına Leyla
    ***Ne olur acı bana Allah aşkına Leyla

    Gölge-aşk oyununda roller bana mı düştü?
    Sonsuzluk sahnesinde çöller bana mı düştü?
    Göklere çivilenmiş eller bana mı düştü?
    ***Sahraları yeşertmek bana mı düştü Leyla?
    ***Bu beyhude işime yer gök gülüştü Leyla

    Ne kadar tatlı hayal görürüm, düşümde sen
    Çağırmadan gelirsin, anlarım peşimde sen
    Söylediğim her söz de, yaptığım işim de sen
    ***Bu aşkın abidesi beklenen nursun Leyla
    ***Altın kadehte aşkı zemzem gibi sun Leyla

    Tatlı bir sala sesi çınlarken kulağımda
    Peşine takılmaya derman yok ayağımda
    Acı bir tebessümle son buse yanağımda
    ***Birleşmeden ayrılmak ne kötü durum Leyla
    ***Çözülmeyen düşlere en güzel yorum Leyla

    Bulanık ecel suyu ayna gibi durulur
    Baş ucumda gölgeler 'sıra kimde' sorulur
    Saatler vuslat için yeni baştan kurulur
    ***Tabipler sıra sıra gelse deva mı Leyla
    ***İçilen bunca çile kalbe reva mı Leyla

    Hiçliğin ortasında an be an kavrulurken
    Yalancı sevdaların üstünde savrulurken
    Aynalarda gölgemi baş aşağı bulurken
    ***Arzum yok, hevesim yok, seni unuttum Leyla
    ***Daha yüce bir aşkın yolunu tuttum Leyla”

    Asım Yapıcı

    **
    Evet sevgili dostlar. Şiirsel yolculuk tahlillerinde bu hafta GÜLLÜK grubumuz üyesi Doçent Doktor Asım YAPICI’ yı ele almaktayız. Galip SİNECİKLİ’ nin gerçekleştirdiği röportajla şairimizi ve şiir evrenini tanıma imkânımız oldu.

    Asım Yapıcı, şiir dünyamda önemli yeri olan şair dostlarımdan birisidir. O’ nu 1. ANTALYA ŞAİRLER BULUŞMASI’ nda Antalya’ da tanıma imkânını buldum. Sonra, Hayal Şairleri’ mizin Konya’ da gerçekleştirdiği şiir etkinliğinde daha da yakından tanıdım. Sımsıcak bir dostluk bağı ile gönüllerimiz birbirine bağlandı. Sevgiye, saygıya dayalı ve has şiir- kalıcı şiiri yakalama sevdamız eksenli bu dostluğumuz dilerim son nefese kadar devam eder.

    Asım Hocam, üniversite Din Psikolojisi öğretim üyesi malumunuz. Dini konularda bilgi birikimi de oldukça fazla. Çünkü o’ nun şiir dışında kaleme alıp yayınladığı, Beyan Yayınları arasında çıkan “İslâm’ da Tövbe Ve dini Yaşayıştaki Rolü” isimli 352 sayfalık eseriyle, Karahan Kitabevi’ nin Yayınladığı “ Din Kimlik ve Ön yargı-Biz ve Onlar” isimli 399 sahifelik eserlerini de okudum.

    Çok iyi bir araştırmacı ve yorumcu olduğuna inandığım, Hoca’ mla zaman zaman şakalaşmayı ve birbirimize hoş sözler söylemeyi çok severiz. Kendisinden hep dua talebim olmuştur. O da sanırım gereğini yapmıştır, amma, biraz şairliği ağır bastığından arzularım bir türlü yerine gelmemiştir. Bir gün genç edebiyat tarihçileri-araştırmacıları sorarsa onları anlatırım veya anılarımı yazma gereğini duyarsam yazarım sanıyorum… Şaka ve espiri yüklü bu anılar, çoğu kere gündelik olaylar karşısında asık duran yüzümü güldürmüş, sıkıntıdan patlamak üzere olan içime bir serinlik ve rahatlık getirmiştir. Dostluğumuzun sonsuza değin sürmesini arzu ederim.

    Asım Hoca, ilk bakışta-dışardan ilk görüşte resmine bakıldığında veya fiziki yapısına bakıldığında çok ciddi- soğuk bir imaj sergiler veya öyle sanır insan… Zaten kendisi de röportajda bunu açıkça söylemiş. Oysa, hiç de öyle olmadığını, o resmi görünüşün arkasında şen-neşeli-huzurlu-akıllı ve dost canlısı bir yüreğin bulunduğunu anlamakta gecikmezsiniz. Yaklaştığınız ve konuşmaya başladığınızda şiirsel birikimi ve din – tarih kültür birikiminin de bir o kadar fazla olduğunu görürsünüz…

    Asım Hoca’ mın beni ve benim gibi düşünenleri de etkisi altında bırakan Şiirlerini okudukça, bu güne değin bu konuya münhasıran niye bir şiir düşmedi ilham pınarımdan diye kendimi sorguya çekmiştim. Yusuf Peygamber’ in- Züleyha’ nın öyküsünü, hem Yüce kitabımız’dan ve hem de öteki kaynaklardan yıllar önce okumuştum. Ama hoca’ nın tövbe kitabında Yusuf Peygamberin kardeşlerinin tövbesi bölümünü okuyunca, olayın bir başka boyutunu daha anladım.

    Din psikolojisi hoca’ sı olmanın verdiği olanakları şiirinin topoğrafyasında öylesine güzel değerlendirir ki… Sizi, konunun içine sade bir gözlemci olarak davet etmez, kendi gönül sancılarıyla iç içe katar da farkına varamazsınız. Yarı kapalı söylemin pençeresinden içeri girer ve o güzelliği yaşarsınız bir anda…

    Tahlil çalışmamıza Hoca’ nın “Leyla” başlıklı şiiriyle girmiştik. 26. Şubat 2005 tarihi itibariyle, bu şiirin altına dostlarımızın yaptığı yorumlardan en genişini Zuhal Yıldızı / Nuray Alper yapmış. Nuray Alper yorumunda diyor ki:

    “Sayfanıza girdiğimde ilk okumak ve yorum yapmak istediğim şiiriniz bu oldu....

    Her ne kadar aşikâr yazılsa da duygular,şiirde yoğun bir 'giz' var....

    Bu nasıl bir Leylâ haykırışıdır ki; her Leylâ adı yankı yaptı yüreğimde....

    Şiirde;

    14'lük hece ölçüsü kullanılmış....Benim en sevdiğim tarzdır hecede...Kıta sonlarında son iki mısranın kullanılış şekli şiire duruş olarak da,anlam olarak da bir güzellik vermiş...

    Gölge-aşk oyununda roller bana mı düştü
    Sonsuzluk sahnesinde çöller bana mı düştü
    Göklere çivilenmiş eller bana mı düştü
    ***Sahraları yeşertmek bana mı düştü Leyla
    ***Bu beyhude işime yer gök gülüştü Leyla

    bu kıta uyum ve ahenk'in donattığı mısralardan oluşan eserinize farklı bir boyut getirmiş...'düştü' fiilinin yerine kelime kullanılsaydı daha hoş dururdu fikrimce..Roller,çöller ve eller kelimeleri mısra sonlarında olursa ahenk bozulmazdı...

    Aynı tarz sondan ikinci kıta içinde geçerli....

    Şair;

    Leylâ'yı direkt muhatap almakla çok şeyi aştığını göstermekle kalmıyor,şiiri yazan kaleme Mecnun'a has bir hava vermeyi başarıyor...Adeta Mecnun dilinden yazıyor...

    Şair;

    okuyucunun gözünde ve yüreğinde Mecnun duruşunu canlandırıyor...

    Şiirinde sade ve yalın bir üslûp kullanıp okuyucunun şiiri rahatlıkla anlamasını sağlayan şair;

    Anlam bakımından esere baskın bir şatafat katıyor..Teşbih sanatının çok güzel ve yerli yerinde kullanıldığı şiir,okuyucuda tatlı bir ahenk bırakıyor...

    Sen,gönül kuşlarının besteler yaptığı dal...'bunun güzel bir örneğidir....

    İçtenlikle yazılan bu eser,kişi üzerinde yaşanmışlık hatırası bırakmaktan geri kalmıyor..Sevgili için seçilen isim bir sembol olsa bile güzel bir seçim yapılmış....

    Leylâ'ya şiir sonuna kadar güzel bir çağrı bırakan Mecnun kokulu kalem şiir sonunda insana;

    'Leylâ'nın hasretiyle çöllere düşen Mecnun'un gün gelip onu tanımaz oluşunu ve Hakk katına ulaşmasını anlatıyor adeta...

    Beşeriyetten O'na adım adım örneğini çok güzel bir biçimde sergiliyor....

    Hiçliğin ortasında an be an kavrulurken
    Yalancı sevdaların üstünde savrulurken
    Aynalarda gölgemi baş aşağı bulurken
    ***Arzum yok, hevesim yok seni unuttum Leyla
    ***Daha yüce bir aşkın yolunu tuttum Leyla

    çok derin bir şiir okudum kaleminizden...
    *
    Önce hangi yalana asılı kaldı gözlerimiz? Kişi,sevdasına baktığı zaman Allah'ı göremiyorsa ne önemi var sevginin? O aşkı yüreğe koyanın O olduğu unutulduktan sonra....

    Leylâ sırrı merdivendi,Mecnûn sırrı Allah katı..Yaşanmışlık eseri miydi? Belki....Leylâ sırrı temizlikti,Mecnun sırrı hasret....Ulaşılmazlık mıydı? Evet diyor yürek....Allah'a götüren hâkîki gerçek....

    Su'yun ellerime sunduğu renk'i,bırakıp gidiyorum şiire...

    tebrik ve saygı ile....”

    Zuhal Yıldızı/ Nuray Alper’ in görüşleri bunlar. Alper’in “düştü” sözcüğü konusunda getirdiği eleştiriye ben de katılıyorum. Ama o’ nun “derin şiir” olarak nitelediği ve

    Hiçliğin ortasında an be an kavrulurken
    Yalancı sevdaların üstünde savrulurken
    Aynalarda gölgemi baş aşağı bulurken
    ***Arzum yok, hevesim yok, seni unuttum Leyla
    ***Daha yüce bir aşkın yolunu tuttum Leyla”

    Dörtlüğü ile son bulan şiirin özü üzerinde biraz durmak istiyorum. 5’lik nazımla ve 14’lük hece vezniyle yazılan şiirin özü, beşeri sevdanın hasret ateşiyle yakıp kavurduğu ozan yüreğinin, bu çile sonunda içten arınması ve “daha yüce bir aşkın yolunu” tutmasıdır. Beşeri sevdadan ilâhi sevdaya geçişin türküsüdür bu… Neden mi? Nedeni şu, Leyla Mecnun efsanesi de sonunda öyle bitmiştir, öyle değil mi?

    Yüce Mevlâ’ da bu âlemi aşk için yaratmıştır. “Tecelli” sini her şeyde, atomdan daha küçük dünyanın dönüşünde, galaksilerin-kehkeşanların senfonisinde her an görmekte ve duymaktayız. Kendi parmak ucumuza bakıvermemiz bile yeterli…

    Şiirsel çizgisinin hedefini tasavvuf okyanusunun kıyısına kadar ulaştıran şair Asım Yapıcı, bu gidişle dalgalara kendini atacak ve o okyanusta yüzmeye başlayacak gibi görünüyor… Öyle, “daha yüce bir aşkın yolunu tuttum” diye Leyla’ sına seslenmekle kalmayacak bu iş… Bu, burada bitmeyecek biliyorum… Nar olgun kızarıklığa erişecek ve Yunus heybesini omzuna atacaktır Yapıcı dostumuz… Görün, izleyin bu şairi hele…

    “Yalancı sevdalar ın üstünde savrulurken / Aynalarda gölgemi baş aşağı bulurken” diyor. İşte hakikat bu… Aynada gölgesini baş aşağı görmek, onun yarı kapalı üslubunun bir ürünü…Gerçek olan Leyla’nın sevdasıdır. Çünkü Leyla’ yı ararken Mevla’ yı bulmuştur… Asıl aşkı bulmuştur…Hiçlikten, yıkılıştan-yeniden onarıma-yeniden diriliş ve buluşa kavuşmuştur…

    Türk Halk ve Tasavvuf şiirinin temeli olan “hece” yi “imge”lerle donatmasını beceren bir şair Asım Hoca… Ancak bu şiirde “S” ve “Ş” harflerinin ağırlığı oldukça fazla. Bu ağırlık da şiirin dokusunda bir hata gibi duruyor…

    Leyla Şiiriyle, Hoca’ nın Züleyha şiirine birlikte bakmak da gerekiyor.

    Önce, Züleyha başlıklı şiirini okuyalım:

    ZÜLEYHA

    “Yusuf bir Peygamberdi. Ben 21.yüzyılda peygamber olmayan bir Yusuf’um. Züleyha’yı arıyorum”.

    Selamsız geçtin de göz bebeğimden
    Kıyamet kopuyor sandım Züleyhâ
    Tanrı affederdi bu korku kimden?
    Vuslat ateşiyle yandım Züleyhâ

    Öptükçe susatan buseler nerde?
    Çatlamış yürekler, kalmış kederde
    Dön de bak istersen arkana bir de...
    Ayrılık aşına bandım Züleyhâ

    Arzular açmadan soldu, mevsimsiz
    Yarınlar kefene doldu, mevsimsiz
    Duygular saçını yoldu, mevsimsiz
    Hicran denizinde yundum Züleyhâ

    Ebabil kuşları başımda gezer
    Korkular müstevli, aklımı ezer
    Her küfür ruhumun resmini çizer
    Zifri karanlığa döndüm Züleyhâ

    Gül kokun içime sindi bu akşam
    Yangınlar gönlüme indi bu akşam
    Hayaller gerçeği yendi bu akşam
    Ruhumu şeytana sundum Züleyhâ

    Ayrılık büyüsü işlemez derdim
    Ne düşler kurarak sabaha erdim
    Sinemi yol yapıp önüne serdim
    Istırap atına bindim Züleyhâ

    Feryadım kalbine ulaşmaz, neden?
    Yüreğin sağır mı, dilsiz mi beden?
    Kimdi çiçeklerden fal tutup giden?
    Burcun yay, Erosun bendim Züleyhâ

    İsyandı meskenim, komşumsa inkar
    Yakındım Tanrıya bir günah kadar
    Tövbesiz kalplerde bir bekleyiş var
    Pusulası yitik yöndüm Züleyhâ

    Dilekler dillenip arşa çıkarken
    Göz yaşı Nil olup kalbe akarken
    Aşıklar kabirden kalkıp bakarken
    Zemheri gönlünde dondum Züleyhâ

    Dil başka söyler de gözler inanmaz
    Ecel kokan düşten gönül uyanmaz
    Leylasız sahraya Mecnun dayanmaz
    Kadersiz yazgıya yandım Züleyhâ

    Züleyha şiirine antoloji com’ da yapılan yorumlardan bazıları da şunlar:

    Öncelikle ben, bu şiire ne yorum yapmışım onu bir sunayım sizlere. Demişim ki:

    'Selamsız geçtin de göz bebeğimden
    Kıyamet kopuyor sandım Züleyhâ
    Tanrı affederdi bu korku kimden?
    Vuslat ateşiyle yandım Züleyhâ'

    mısralarıyla bu şahane şiirine giriş yapan Asım YAPICI, Türk Şiirimizin 'bunalım' da olduğu bir dönemde, yüreklerimize o altın şiirimizin kelebek kanatlarıyla dokunuvermiş.

    Evet, Tanrı-Allah affedicidir, esirgeyip bağışlayandır.

    Ama, günümüz insanı öyle mi? kÜÇÜMEN BİR YÜREKLE DAĞLARI DEVİREN AŞIK-İNSANIN öfkesinden evler-yuvalar darmaduman. Hoşgörü ve sevgi başka dağların yamaçlarında açan çiçek mi oldu ne?

    ŞAİR, 'Selamsız geçtin de göz bebeğimden /kıyamet kopuyor sandım Züleyha' demekte. Gerçek aşk böyledir. Gönül okyanusunu çalkantıda bırakır. Kıyama durdurur seveni...

    Biz, bu kadar güzel ve içten aşklara-sevgilere ne kadar hasret kaldık... Ne kadar...
    Sevenin sevdiğine korku ile bağlanmaması gerekir. Sevgiyle, sadakatle bağlanması elzemdir. Vuslat, hasreti ve gurbeti bitiren son nokta. Yusuf Züleyha'sına, Züleyha da Yusuf' una nice yürek kuyularının karanlıklarından çığlık çığlık seslenmede şimdi... Ateş sadece 'hasret' te olmaz. Vuslat ateşi ayrılık ateşinden başkadır.

    Aramak, şairin temel görevidir. Arayacak ve bulabilmek için çırpınacaktır... Yanmak pervaneler gibi Züleyha' nın aşkında... Tutuşmak...

    Aslında söylenecek çok sözüm var sana usta...
    Hele bu şiirine... Hele bu şiirine...

    Bizden, içimizden, sesimizden bir bayrak... Anlaşılır, has şiir işte... Kuru gürültü yok burada. Özün özü var mısra mısra...

    Teşekkürler, yüreğine ve kalemine sağlık üstad...”

    Ve diğer dostların yorumlarından bir kaçı da şöyle:

    Abdullah Belen

    “Belli ki Karacaoğlan sizin oralara da uğramış. O topraklara da serpmiş türkü çığırmayı.
    Her yönüyle mükemmel bir eser. Tebrik etmekten ve bir daha, bir daha okumaktan başka yapılacak bir şey yok.
    (Duyguların Ölümü'nü eleştirdiğimde bunu okumamıştım. Okusam inanın yazmazdım. Çünkü bu şiir diğerlerini eleştirmeyi yasaklıyor) ”

    Metin Eser

    “Asım bey, gözüm ne yapmışsınız böyle... Züleyhâ'nın aşkına yollara düştüyseniz vuslat yakındır o zaman...

    Güzel bir çalışma tebrik ediyorum ve Allah kavuştursun....sevgi ve muhabbetlerimle”

    Sevil Nizamoğulları

    “İsyandı meskenim, komşumsa inkar
    Yakındım Tanrıya bir günah kadar
    Tövbesiz kalplerde bir bekleyiş var
    Pusulası yitik yöndüm Züleyhâ

    Her zamanki gibi muhteşem bir şiirinizi okudum..ama burası beni daha da etkiledi. :) Tebrikler”

    Gülen ayva, ağlayan nar rumuzuyla yazan dostumuz

    Feryadım kalbine ulaşmaz, neden?
    Yüreğin sağır mı, dilsiz mi beden?
    Kimdi çiçeklerden fal tutup giden?
    Burcun yay, Erosun bendim Züleyhâ

    Nefis bir şiir bu...çok çok güzel..
    Yusuf Peygambere “Senin hiç bir şeyle kıyaslanamaz güzelliğinin sırrı nedir” diye sormuşlar. O:

    “Ben her an, hayatım boyunca yabancılara hoş gelecek, onlara yararlı olacak, gönlünü hoş edecek işleri yaptım, güler yüzlü oldum ve bu bana ümmetimin beni güzel görmesinin nurunu verdi.” demiş

    Sevmeyen sabredemez, sabretmeyen aşık olamaz, aşık olmayan kuyudan çıkamaz... '

    Sanıyorum vücudun kuyusundan çıkmak için Züleyha gerekli saygılar.”

    Evet mesajlar bunlar.

    “Halk içinde en sefil en bedbaht ozan benim / Elimle yaptığım dilimle bozan benim” diyen şair Asım Yapıcı, gecenin, ateşin ve hasretin şairidir. Dini öğeleri şiirinde sıklıkla kullanır. Bu öğeler, onun şiirinde bir öğütçü olarak görev yapmaz, yürek yanığı, sevgi çağrısı işlevini görür. Kullandığı öğeler sadece Leyla, Züleyha ve Yusuf değil, daha bir çok konuyu kendi içsel dağarcığına resmetmesini ve şiirine nakşetmesini bilmiş bir şairdir. Sadece “hece” yle değil, “serbest” şiirde de başarılı olan şair, teşbih ve tasvirlerinde çok kuvvetlidir. Leyla’ya o kadar bağlıdır ki, “Leyla’ya Şiir” başlıklı şiirinin bir yerinde zamaneye de iğnesini batırıverir. “Kadın ruhlu erkekler / çekilsinler meydandan artık / alsın gitsinler / Marialarını, Sofialarını / Leyla bana kalsın” deyiverir. Kıskanır Leyla’ sını. “Sussun akordu bozuk kalpler bile / kulağı gürültü duymasın Leyla’ nın / bütün hovardaları, çapkınları, ayyaşları / yakın takibe alsın polisler / Bel ki peşine takılırlar Leyla’ nın…” der…

    Kendisinin de beğendiği Sezai Karakoç usta “Sussun bütün böcekler, sussun bütün çöl / Leyla’ nın uyku saati geldi” diyordu… Ustası misalince söylemini yapmaktan da çekinmez şair.

    Sonra, kıskançlığını “yerdeki karıncadan mühür gözlüsü” nü kıskanan Halk ozanımız gibi, çok ileri noktalara taşır. “Hiçbir şiir / hiçbir şarkı / kullanmasın Leyla nakaratını / hiçbir televizyon kanalında / radyo istasyonunda / gazete manşetinde / Leyla adı geçmesin…” der. Ve Leyla’ nın doğum gününde kutlu doğum diyerek, mevlütler, dualar okunsun, hatimler indirilsin” diye seslenir.

    Leyla, Asım Yapıcı’ nın şiirinde “kamil insan”, “ilâhi aşka onu taşıyan” bir rehberdir.

    Bakın gece, ateş, güneş ve dini öğeler konusuna örnekler vereyim size:

    -Artık Düş Görmüyorum” şiirinde:

    ……………
    Gölgen kovalıyor gölgemi
    Gözünü ovuyor güneş
    Ateş çekiyor beni çapaklı gözleriyle

    -“Duyguların Ölümü” şiirinde:

    ………………….
    Kalbi olduğuna inanırdım taşların
    Ateşin vicdanını duyardım içimde
    …………………
    Demir erirdi
    Su ve ateş erirdi
    AZRAİL’ in ağladığını duyardım içimde
    KABİL’ de Filistin’ de
    ……………….
    Ateş böcekleri
    Kandil olurdu Mezarlıklara
    KABİR SUALLERİ bir başkaydı orada
    ………………
    Sevgililer ayrılınca
    Ateş yanmaz olurdu
    ……………..
    Sen gidince azalırlardı
    İnce ince ağlardı gece
    ……………
    ÖLÜM bile hoş gelirdi
    ……………
    CEHENNEM fışkırıyordu sanki damarlarımdan
    ……………………………………….

    -“Arayış” şiirinde:

    ………………………………………
    Mecnun’un hikâyesi ne saçma! ”
    …………………………………..
    ÖLÜMün adı silinecek lügatlerden
    ……………………………………
    ŞEYTANlar inlerine kaçacak

    …………………………….
    Yeni bir doğuş arıyorum GÜNAHsız rahimlerden
    Sonsuzluk ateşini harlıyorum içimde
    ……………………………
    MELEK girmez bir sokakta
    Kendimi seyrediyorum bazen
    Ateşten bir aynada
    ……………………………
    Çölde su arıyorum
    Gölde ateş
    Güneş arıyorum toprağın altında
    ……………………………………
    Belki de ben
    Bir balığın karnından bakmalıyım hayata
    ………………………………
    Ya bir NEBİ
    Ya bir bozkurt yol göstermeli bana
    …………………………..”

    -“Besmele Duymuş Şeytan” şiirinde;

    ……………………………….
    Besmele duymuş ŞEYTAN gibi
    Çarpılırdım
    Her gördüğümde seni
    ……………………………….”

    -“Yangın” şiirinde;

    ……………………………….
    Yanığı yüreğime sinmiş düşler
    ……………………………..
    Ve bir yanık kokusundan başka
    Yanık bir sevda
    Yanık bir hasret
    Yanıklar sarıyor beni
    ………………………………….
    RUHumun en mahrem yerlerinde
    Bir ateş sarıyor beni
    …………………………………..
    CİNlerle top oynadığım sokakta
    ………………………………….

    -“Ruhsuz ve Cilveli” şiirinde;

    Bir ateş vardı
    Ruhsuz ve cilveli
    Kalbimi ödünç aldı
    Gece
    …………………………………
    Bir güneş vardı
    ……………………………..
    ŞEYTANa aşıktı kafir
    ……………………………..
    Gece
    Hasret örsünde dövdüm aşkımı
    ……………………………….
    Buz kestim, ateşte dondum
    Güneş altında
    ……………………………….
    Ve su istedi ateş
    ……………………………….

    -“Sevgi ve Oyun” şiirinde;

    ………………………………..
    Canlarla oynuyor AZRAİL
    Sevgili benimle
    …………………………………..
    RUH’um ateşle oynuyor
    ……………………………….

    -“Kırmızı” şiirinde;

    …………………………….
    Dilimi ateşte dağlıyorum
    Yüreğimi güneşte
    …………………………….

    Bu saydığımız örnekleri bir çok şiirinde bulmak mümkün. Asım Yapıcı Hoca’ mızın “AŞKIMI GÜNEŞTE YIKAYIP YAĞMURLARDA KURUTTUĞUMDAN BERİ” isimli şiir kitabını alın, okuyun ve benim gibi bir inceleyin; göreceksiniz bütün bunları. Şiirde dini öğeleri nasıl ustalıkla kullanmış.

    Tabii ki bu dini öğeler dediğimiz konular, doğrudan doğruya insanla ilgilidir. Üstad, insanı temel almakla, zaten ilmini yaptığı ve öğrencilerine öğretmeye çalıştığı konuların içinden seçip seçip şiirinin örgüsünü örmüştür.

    Cennet mi? Bana göre, Hoca’ nın cenneti, dünyadaki cenneti, eşi ve çocuklarıyla evidir vede ezel-ebed-mutlak sevgili olan Yaradan’a hulis-i kalple yöneldiği ve aşkını haykırdığı zaman dilimleridir.

    Cehennem mi? Cennetin tersi… Yani, dünya… Yani fena olan fani… Yani maddesel dünya… Yanlışlıklar, yalan, riya vb…

    Ölüm mü? Korkulacak bir hadise değil… Kabir ve ölüm yüce Sevgiliye götüren bir vasıta sadece…

    Özetle, Hoca aşkının şiirini, bitimsiz sevdasının şiirini yazmakta…

    Uzun soluklu şiirleri yanında kısa, sadece bir beyitlik şiirlerinden birkaç örnek sergileyelim mi, ne dersiniz?

    “ŞARKI YOK

    Aşkla yanmayan kalbin, buz çölünden farkı yok
    Susuz gölde sazları besteleyen şarkı yok”

    FAKİR DÜŞLER

    Duygular paralanmış, aşklar hissizlik dolu
    Haydi fakir düşlerim gösterin doğru yolu”

    SEVGİLİYLE BARIŞMA
    Göz bebeğe küser mi? Gel haydi barışalım
    Şu kırık teknelerle dalgaları aşalım”

    AYRILIK KADERİMİZ

    Dün gece arşa çıktım gizli notlara baktım
    Kalbimin üzerine ayrılığı bıraktım”

    VUSLAT HIRKASI

    Sn gittin gideli ben ne haldeyim gel de gör
    Ne olur dudağınla bir vuslat hırkası ör.”

    SENİ TERKEDİYORUM

    Başıma ne geldiyse hepsini senden bildim
    Arşa çıktım aşkımı levh-i mahfuzdan sildim.”

    KURŞUN

    Yıllardır mutlulukla bir randevu isterken
    Bindiğimiz trenler bizi yolda bıraktı
    Kanat takıp uçarak yare varalım derken
    Bir kumru avcısının kahpe kurşunu yıktı.

    Asım Yapıcı Hoca, vezinli-ayaklı-uyaklı şiirlerinde de en küçük bir yanlışlık ve kırılma ortaya koymaz. Onun Türk Halk Şiiri geleneğini de özümsediğini ve bu kültürel birikimle, yeni şiire kanat açtığını bilenlerden birisiyim. Hep söylemişimdir zaten, heceyi bilmeyen serbest şiirde çok zor başarılı olabilir diye. Hece, dar alanda-kısa zamanda-iğne deliği kadar bir yerde çok ve lirik söylemek için meydanda bize gel gel etmektedir. Serbest şiir gibi, uçsuz bucaksız bir ova, ritmini ve duygu atını şaha kaldırdın mı, başarılı olamazsan da, gene zihinlerde bir tadlı iz bırakırsın. Hece de yanlışlık, duvarı yıkar üstüne vallahi… Asım Hoca’ nın “Benim için” başlıklı şiiri tıpkı Züleyha, Leyla şiirleri gibi güzel bir hece şiiridir.

    Yıldızlar yas tutup ağlarsa eğer
    Vuslatı şafağa kur benim için
    Ayrılık güneşi dağlarsa eğer
    Dön de bu hasreti vur benim için

    Işıksız gönlümden hayalin gitmez
    Deryalar akıtsam bu özlem bitmez
    Dönmeye niyetlen ne olur bir kez
    Ümitsiz yaşamak zor benim için

    Aşkımız ağaca dilek yapıldı
    Hayaller bir tanrı oldu tapıldı
    Gönül şeytanlara burda kapıldı
    Sevgi cennetleri kor benim için

    Taşlarda merhamet bulunur sandım
    Baharı andıran gözüne kandım
    Ateşte üşüdüm denizde yandım
    Düşlerimi hayra yor benim için

    Hasretin bıçağı aşkı keser mi?
    Rüyalarda vuslat yeli eser mi?
    Sevgili “ayrılık” son olsun der mi?
    Öfkeli bakışları “kur” benim için

    Duygular eskimiş sanma uzaktan
    Feryat yükselir mi, akar mı yoktan
    Kim demiş “unuttu, o seni çoktan”
    Hayalin gecede kar benim için

    Arılar çiçekte kokluyor seni
    Avcılar göklerde okluyor seni
    Kumrular kalbinde saklıyor seni
    Sensiz cennet bile ar benim için

    Akrep yavrusunu kumlarda beler
    Körebe oynarım gölgem söbeler
    Bir damla gözyaşı dağları deler
    Vefasız yüreğin nâr benim için

    Ağlatma göllerde sular tükendi
    Topraklar semada, gök yere indi
    Duygular sensizlik atına bindi
    Döndüğün her vakit “sûr” benim için

    Örümcek ağları gerildiği gün
    Devler topraklara serildiği gün
    Kalbine aşk suyu verildiği gün
    Vuslatı yollara ser benim için

    Çıkarsa bir kere arzular kından
    Ayın şavkı bile görünmez kandan
    Yıldızlar kayarsa biraz yakından
    Anlarım bu dünya dar benim için

    İşte görüyorsunuz dostlar… Şu teşbihlerde ki güzelliğe bakınız. Şu kelimelere ruh verme sanatına bakınız…

    “ayrılık güneşi”
    “sevgi cennetleri”
    “baharı andıran göz”
    “ateşte üşüdüm, denizde yandım”
    “hasretin bıçağı”
    “vuslat yeli”
    “öfkeli bakış”
    “”arı-avcı-kumru-akrep-örümcek-at-devler bu şiirde ustanın kaleminden yerlerini bulmuşlar
    “dağı delen bir damla göz yaşı”
    “vefasız yürek”
    “aşk suyu”

    Ve daha neler… Neler… İsterseniz bu şiiri bir kere daha okuyun…

    Bir yandan kapıyı yarı aralık tutup, duygu ve sözcüklerini gizlemeye çalışırken, kapının içinde esen fırtınayı-deli tayı da onca gürültüsüyle hatırlatıyor bize… O sebeple, siz siz olun Asım Yapıcı Hoca ile, karşılaştığınızda sessiz ve suskun olduğunu görüp te yanılmayın. İçinde fokur fokur kaynayan bir şiir kazanı vardır onun…

    Ölüm, inanan ve seven insan için bir yok oluş depğildir. Tasavvuf edebiyatımızın temeli de “ölmeden evvel ölmek” le kurulur… O temel üzre yükselir şiirden ışık duvarları. O temel üzre açılır mısra çiçekleri…. Ama, bazı şairlere göre ölüm kaçıştır. Bitmektir. Halk Edebiyatımızın ozan yürekleri ise “ölüm ile ayrılığı tartmışlar / Elli gram ağır gelmiş ayrılık” demişlerdi…

    Ahmet Haşim’in “o Beldesi” ne gidişi hedef seçen, içe kapanık şairlerimiz bazen Yahya Kemal’ in “Sessiz Gemi” sine binip yelken açıverirler. Onlara bakar kalır gözlerim… Kaçış üstüne kaçışı yaşarlar… Asım Hoca’ da bazen kaçar kentlerin gürültüsünden.. Dünyadan, uhrevi aleme kaçmak ister. Oraya sonsuz sevdasını yaşamak için adım atmaya çalışır.

    Şair, söylemlerinde bazen öyle ileri gider ki, diline fren vurmaz. Levh-i mahfuzda yazılı yazıyı bile değiştirmek ister. Arşa çıkar. Şeytanı-cini-meleği konu eder. İnsan ya… İnsan yüreği bu. İnsan kutsal alanda, Yaradan2ın çizdiği yolda ilerledikçe melekten üstün olur. Bunun tersi ise hayvan’ dan daha aşağı derecelerdir. Tersi olmayı taş bile kabul etmez…

    “Severim ben seni candan içeri
    Yolum vardır bu erkandan içeri” dedikten sonra;

    “Beni bende denmen, bende değilim
    Bir ben vardır bende benden içeri” diyen Yunus Emre’ mizin inanç-iman felsefesinden ve hoşgörü anlayışından hız ve ilham alan bir şairdir Yapıcı Hoca…

    Aşkın gece-ateş ve güneş arasında nefes nefese anlatmaktan çekinmez. Çünkü, “İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer / Aşık olmayan gönül misal-i taşa benzer / Taş gönülde ne biter dilinde ağu tüter “ diyen Yunus Emre’ mizin dilidir şairimiz…

    Mevlana’ nın oğlu Sultan Veled (1227-1312) ’ de bir gazelinde;

    “Senin yüzün güneştir, yoksa aydır
    Canım aldı gözün, daki ne eydir? ” demiştir. Ünlü Divan Edebiyatı şairimiz Baki’ de;

    “Avazeyi bu âleme Davud gibi sal
    Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş” dememiş midir? Demiştir, demişlerdir. İşte Asım Yapıcı şairimiz’ de psikoloji hocası olması hesabıyle, kendi içindeki “ben” i çıkarıp ortaya koymakta, ateş, gece, güneş arasında kutsal aşkını haykırmakta ve şu gök kubbede bir hoş sada bırakmak telaşındadır.

    Sözümüzün burasına gülden bir virgül atalım da şairimizin bir şiirini birlikte okuyalım olur mu?

    Hem de bundan sonra yayınlayacağı 2. şiir kitabına isim vereceği şiirini. Şiir aynen şöyle:

    kafiyesiz aşk bu
    kırık-dökük bir sevda
    duygularım toslamış buz dağına
    cemreleri unuttum
    düşlerim kar altında
    korkular kiralıyorum buz çölünde
    yürüyorum, gecenin düğümlendiği yere
    menzil ırak şimdilerde, yolculuk yakın
    darbe ağır, yara derin gönülde
    cenaze sularında yunuyor umutlarım
    bugünlerde farklı esiyor kavak yelleri serde
    ay çiçekleri hüzne çeviriyor yüzünü
    bir matem kokusu taşıyor gecelerden
    heykeller dikiyorum tunçlaşmış bekleyişlerden
    bir şair resmediyorum sol göğsüne, dilimle
    sağ göğsünde elim
    arzular kırbaçlanmış
    zikzaklar çiziyor aklım dolambaçsız yollarda
    bölündükçe büyüyor korkularım
    üşüyorum
    ...
    dümen kırık
    acılar fora
    artık yazılmamış bir kaderdir rotam
    kabir kokan dudaklarında
    asılı kalmış yarınlar karanlık yıldızlara
    keşişlemeden esince rüzgarlar
    titriyorum gözlerine baktığımda
    kafiyesiz aşk bu
    hislerim kıyam etmiş, ayakta
    ne isyanlar yaşıyorum içimde, celali
    bir tarafı eski, bir yüzü yeni
    öksüzlerin “âh”ı yüklü sırtıma,
    Felluce'nin figanı
    vebali boynumdadır ölmüş kelebeklerin
    bendedir soğuk gecelerin kavurduğu kaygılar
    unuttum daha dün gördüğüm rüyaları
    unutulmuşken görülmemiş rüyalarda
    suçlusu benim karanlık gecelerin
    acıktığımı hatırlıyorum aşka
    ağıtları duyulduğunda doğmamış bebeklerin
    açlığımı unutuyorum
    bakidir susuzluğum sevda okyanusunda
    yürüyorum, adı konulmamış belalara

    kafiyesiz aşk bu
    lirik bir yalan
    çamurdan bir sevda
    balçıktan zevk alan
    çekiyor beni karabatak düşünceler
    bilinmeyenin bilinmez bilgeliğine
    zifafsız vuslatlar yaşıyorum, nikahsız ayrılıklar
    mümteni hülyalar peşinde
    boğuluyorum ter kokulu bir deryada
    kepeklerim mahrem yerlerime merhem
    sırtlanmışım dünyayı mehtapsız karanlıklarda
    gidiyorum ölmüş gölgelerin izinden
    can çekişen umutlarım heybemde
    buruk bakıyor gözlerim azdıran güzelliğine
    ayaklarım gamlı yürüyor bu ara
    gamsız dolaşırken kanım damarlarımda
    aksis mundi*
    yıkıldı gönlümün direği
    düşmüyor dilimden isyan kokan dualar
    tövbesiz günahlara dalıyorum sabaha kadar
    Leyle-i Kadir’de
    küçüldükçe büyüyorum gözümde
    büyüdükçe küçülüyorum
    aklım yorgun
    yasaklar yorgan
    vurgun yemişim en durgun sularda
    en soğuk sularda kırka yükselmiş ateş
    başlamış sayıklamalar
    kışın...
    temmuzda...
    dökülüyor yapraklar...

    kafiyesiz aşk bu
    berzahta bir sual
    düz yollarda yalpalayan bir sevda
    biraz kör, biraz topal
    kırık vuruyor notalara anılar
    sarhoş olmuş makam-ı nihavent
    yanık türkü dinlemekten
    atığımdan beri aklımın pabuçlarını dama
    çıplak gezinmekteyim Arnavut kaldırımlarında
    peşindeyim her gördüğüm güzelin
    derin bir kabus var Bosna sokaklarında
    korkulu bir rüya
    sıkışmış mengeneye tabirler
    kurşun olmuş aydınlık
    tutulmuş güneş
    siyaha vurulmuşum beyaz lekelenince
    kekeme bir intizar fışkırırken içimden
    yelken açıyorum şifasız yaralara
    kanadı kırık inançlarım ışıtmıyor ruhumu
    ne de sokak lambaları
    uryan kalmışım pervane yalnızlığımda
    vergisi fazla bu aşkın, diyeti ağır
    yüreğim soğumuyor feryat cehenneminde
    yanıyorum tam da üşüdüğüm yerde

    kafiyesiz aşk bu
    en karanlık sayfalarında tarihin
    daha yakılmadan ateş
    yazı icat edilmeden daha
    zincirlemişim ruhumu deniz gözlerine
    Kâlû Belâ’da
    ismin dudaklarımda zikir
    fikrim heyelan altında
    zemheri bir ayazda / susuyorum
    “fırtına öncesi bir sukut bu”
    mahşeri bir gürültü
    unuttun mu? nadasa bıraktığım gün vuslatı, çoraktı yüreğin
    yağmur duasına çıkmıştım ya hani..
    hani kurban etmiştim ya kendi ellerimle kalbimi,
    adağım sendin işte
    senin için bağlamıştım çaputları iğde dallarına
    sulamıştım nilüferleri
    vuslat pınarında
    yıkansın diyordum kor yürekler
    heyhat! aksis mundi
    sevgi yağmurlarından damıtılmış ateşlerde, donuyorum şimdi

    kafiyesiz aşk bu
    kifayetsiz bir sevda
    eğiriyorum yumak olmuş karanlıkları
    pusulasız kalmışım Araf’ta
    dayanmış kapıma gece
    nasır tutmuş bekleyişlerde hüzün
    tek mevsim var zihnimde
    bir parça kara kış, bir salkım yaz
    hülasa sonbahar, hazan, güz
    alaca bir sevda bu, alaca karanlıkta
    birazcık gece, bir tutam gündüz
    sözde ikramiye günü yarın bir busecik zamla
    tarihi satın alacaktım yalanlardan
    mecnuna aşk satacaktım pazarlıksız
    yakamozlar altında
    heyhat! aksis mundi
    renklerimi kaybettim ararken ahengimi
    rahmeti unuttu yağmur
    gri bir lanet yağıyor şimdi
    açmıyor eskisi gibi çiçekler
    bazen “beden” oluyorum cennetten kovulan
    İbrahim’e ateş, İsa’ya çarmıh
    içimi gıdıklıyor şeytan
    en zayıf yerlerimde vesveseler
    çivilenince kalbim aşka
    kilitlenince zaman
    kutsuyor beni vaftizci Yahya
    kah kuyu oluyorum Yusuf’a, Kenan’da
    miracım yarım
    kah ikiye yarılıyor aklım
    Akdeniz’de
    Leyla’yı arıyorum şimdi Maria’yı kaybettiğim yerde
    aksis mundi
    sahi bu aşkın redifi kimdi?

    kafiyesiz aşk bu
    sahici bir riya
    eli kulağında bir ayrılık
    vuslat uzlette artık
    Eros sağır, Afrodit ama
    bir veba havası var Olimpus’ta
    şifa olmuyor yaralara şamanların dansı
    aksis mundi, gün bu gün
    umutlar yeşeriyor dağlarda
    Tûr’u Musa’ya bıraktım dün, Zeytin’i İsa’ya
    Atlantis’i arıyorum şimdi
    yanımda gül kokulu bir yetim
    göbeği kesiliyor alemin
    bakir bir sevinç bu, tadılmamış bir haz
    bağ bozumu ayrılıklar nöbette
    ümitler beyaz bakıyor yasak meyvelere
    Horasan’da vakit hasat vakti
    zevkleri sen topla diyorum, ıstırapları ben
    Kabe’de ruh olayım
    Akdeniz’de beden

    kafiyesiz aşk bu
    kurumuş bir papatya
    su arıyor gönül kör kuyularda
    bekçisi hani duyguların, zaptiyeleri nerde?
    yaktım tüm anızlarını hislerimin
    talan olmuş sevdaların peşinde
    körkütük sarhoşluk bu
    zonkluyor kasıklarımda en ayıp duygular
    sıkıştırıyor göğsümü gölgesiz bir heyecan
    girdap olmuş çekiyor beni derinliklere
    kükredikçe kükrüyor kamçılanan arzular
    Akdeniz’de
    aksis mundi
    Hermes’te kim
    tercümanım İdris benim
    lanetler okuyorum Ben-i İsrail’e, İsmail’in dilinden
    bir cümle dolaşıyor hançeremde
    dilimde öfkeli türküler
    lodos, poyraz, alize
    acı esiyor yeller acımaz dediğim yerleri acıtarak
    buram buram yas kokuyor caddeler
    sokakların en yakın arkadaşı ölüm
    Beyt-i Lahim’de
    tekbir, isyan, şehadet, küfür
    fecir vakti fucûr
    kan çekiliyor damarlarımdan hokkalara
    kırmızı bir ayrılık bu, kırmızı bir dumur
    Kerbelâyı kırmızı besteliyor nabzım
    sol fa sol la
    kanımda kardeş yarası
    bir yanda oğlum bir yanda kızım
    ağlıyorum
    Maçin’de kaybettiğim kimliği, Akdeniz’de arıyorum şimdi
    köprüleri yaktığımdan beri anılarımla
    boşadığımdan beri hayallerimi
    soruyorum
    sahi, redifi kimdi bu aşkın?
    nerede aksis mundi?

    2004

    * Aksis Mundi: 'Dünyanın direği' demektir. Özellikle Romen din tarihçisi M. Eliade tarafından kullanılan anlam içeriğine göre bu kavram, 'her inananın dünyanın merkezinde yaşama arzusunu' dile getirir. Esasen bu arzudan dolayı da farklı inançlar kendilerine göre farklı merkezler oluştururlar. İnanan insan dünyanın merkezinde yaşamak ve gök ile yer arasındaki bağlantının kurulduğu yerde bulunmak ister.

    Evet bu işte… Şairimiz batı’ dan aldıklarını da yürek harmanında savurmasını bilen bir duygu işçisi…

    Maçin’ de kaybettiği kimliğini Akdeniz’ de arayan, gök ve yer arasında, iki değirmen taşının arasında kİ direğe yakın olmak isteyen insan motifini sergilemiş bu şiirde… Bu şiir de tamamen kuvvetli vurgular, benzetme sanatları ve tarihsel akışla donatılmıştır. Ancak, bütün bunlar yapılırken Türkçe’ nin saf-arı-duru ve samimi sinesinden ayrılınmamış... Müzikalite düşünülmüş… Günümüz dünyasının önemli meseleleri dile getirilmiş…

    Güllük Grubumuzun üyelerinden Doç Dr. Asım YAPICI mehtapsız yaşayan ve kalbini elinde taşımaya mahkum bir şairdir. Gece yolculuğuna tutkun şair, o yolculuktan kurtulup seher vaktine ulaşmak, aydınlığa kavuşmak ister. Nitekim bir şiirinde;

    “Mahkum muyum hep böyle mehtapsız yaşamaya?
    Mahkum muyum kalbimi elimde taşımaya? ” der ve sonra da;

    “Karanlıklar ne olur bırakın, gideyim ben
    Benden başka bu yolda kimse kalmadı zaten…” deyiverir…

    Bazen öylesine dalar gider ki ayrılıklara. Ben Türk şiirinde, kelebeğin de ayrılık zehri taşıdığı dizesini tek onda gördüm. Yarınlardan endişe duyan şair, sevgilisinin çağırmadan yanına gelmesini ister. Bahtına kahreder… “Ayrılık zehri taşır kanadında kelebek” diye de ”Karanlık Düşünceler” başlıklı şiirinde, duygularını ifade eder.

    “Gör” başlıklı şiirinin son kıt’asında ise;

    “Taşa çal korkuları, düşleri yere savur
    Körelmeyen hisleri hiçlik yağında kavur
    Saatleri vuslata baştan tekrar kur
    Sonsuzluk ne demekmiş “Enelhak”la dol da gör” diye seslenir… Hallac-ı Mansur hayranı olan şairimiz “Delirmek Ya da Ölmek” şiirinin bir yerinde de;

    “neden hep aşk diyor dilim?
    Bu “ben” eski “ben” değilim
    Bir şeyler değişiyor bende
    Yoksa Hallac’ı öldürten fikir mi bu?
    Yunus’u diyar diyar gezdiren
    Aşıkları meftun eden zikir mi bu?
    Ethem niçin terk etti tahtını?
    Çözebilmiş değilim
    Ölümsüzlük arayan biriyim”

    Evet, iyi şair ölümsüz şairdir. Ölümsüzlüğe talip olan has şiir yazar. Çile çekmeyen, yanmayan yazamaz… Duymayan, çaba vermeyen de yanmaz ki… Şairleri ölümsüz olan bir Yüce Milletiz biz… Zenginlerimiz, nice yiğitlerimiz, uzunlarımız, kısalarımız, güzellerimiz, çirkinlerimiz ölür de belleğimizde, bilhassa öldükten sonra yaşatmaya çalıştığımız şairleri gelecek çağlara taşırız öylecesine… Yaşarken kıymetini bilemedik maalesef şairlerimizin. Bir Molla Kasım gelse de yırtsa bunca şiir yaprağını… Atsa nehirlere, göllere… Sonra bir yerde duracak nasıl olsa… O durduğu yerden sonrakiler de yeter bize. Zaten gönül tezgâhımızda gergef gergef işlenmiştir o kalan, bize kalan şiirler. Biz onlarla da taşırız gelecek zamanlara şairlerimizi…

    Asım Yapıcı Hoca’ nın kaygısı da bu işte… “henüz ulaşamadan ölümsüzlüğe / ölecek miyim? / yoksa öldürülecek miyim? ” deyişinin ardındaki sebep, sonsuzluğun kapısını aralamak istemesidir.

    Psikolojik alandan aldıklarını kendi felsefesi ile yoğurur ve poetikasını-şiirsel çizgisini ortaya koymaya çalışır. Bütün gayreti-çabası da bu yöndedir. Hattâ bazen felsefe de yapar. Der ki:

    “bilmek istiyorum ağaçların namelerini
    Kuşların mektuplarında ne var?
    Bazıları neden kanatsız uçar?
    Varlık nasıl var olur yokta?
    Yoklukta varlık nasıl?
    Yokluk varlıkta yokta
    Varlıkta yokluk asıl”

    Evet dostlar, rahmetli ağabeyim Halil Soyuer’ de varlık ve yokluk konusunda “Yokta noksan aranılmaz / Yasa budur var eksilir” demişti. Hatırlıyorum…

    Zaman denen mefhumla başı derttedir şairimizin. O yüzden de “Duvar Saati” ne seslenir. Der ki şiirinde:

    'Ya zaman beni dize getirecek ya ben zamanı...'

    Yarının müjdecisi, anlaşılmaz bir sanat
    Zamanı yok etmede sanki hayata inat
    Ürküten nefesiyle tarihler yazan saat
    *****Her şekilde sen varsın, sende gizlilik ve sır
    *****Son bulsun artık nizam, ne yıl kalsın ne asır

    Efsanelerden kalmış acı sesli canavar
    Senin ağır kütleni nasıl taşır bu duvar
    Bir tebessüm eyle de, ses verme fecre kadar
    *****Seninle dursun vakit, yeter artık yakma can
    *****Yoksa bir âh çekerim duman tüttürmez bacan

    Çözülmeyen bilmece, zaman sanki kördüğüm
    Bu muydu sonsuz hayat, rüyalarda gördüğüm?
    Nasıl bir alemdi o, al atımı sürdüğüm
    *****Uyandırma düşlerden, gerçeği yalan etme
    *****Nikah kıy yarınlara, hasretleri tüketme

    Kapı vurulur gibi sesler gelmekte üzgün
    Yaşlı gözler duayla göğü dolaşır süzgün
    Akrebin kıskacında eriyip biterken gün
    *****Zamanın pusulası kalın, küçük bir bıçak
    *****O kestikçe kan gelir ruhumdan sıcak sıcak

    Şefkatle bak hüzünlü kalbime bir saniye
    Mezar ve sen, yan yana, bu ortaklık ne diye
    Her şey senin elinde, alem sana hediye
    *****Bir tatil et bakalım, yorgunluğunu unut
    *****Akrebin intiharı, budur işte tek umut

    Ay geceye vurulmuş, karanlığı dağlıyor
    Hasret yağlı bir urgan ümitleri bağlıyor
    Akrebin kucağında şeytan bile ağlıyor
    *****Ürperiyor duygular, buz kesiliyor düşler
    *****Kalbin her vuruşunda azalıyor gülüşler

    Ölmek mi? Ölüm bile korkar ölmekten sensiz
    Hangi vuslat? Nerede? Nasıl olur bu bensiz?
    Bir zifaf arzularken sevgiliyle bedensiz
    *****Korkular bende kalsın, yeter ki bir kere sus
    *****Ben düşlere tutsağım, düşler geceye mahpus

    Bir ateş çemberinde düşlerime ruh geldi
    Fırladı azap oku kendi bağrını deldi
    Demin esen şu rüzgar aşk anlatan bir yeldi
    *****Şafakta daha nice yaşanacak gün dolu
    *****“Gidelim” diyor bir ses “zor bulduk zaten yolu”

    Gel de can kardeşim, bu şiire has şiir deme bakalım… Şu güzel ifadelere bakın hele… Şu buluşlara-bilişlere… Tamamen felsefe yüklü bu şiir… İnsanın zamanla mücadelesi var… Su misal akıp giden zamanı durdurma isteğinin şaheseri bu şiir… Buradaki haykırış, buradaki samimiyet ve buradaki içten-yalın-mükemmel söyleyişi kaç şiirde bulabiliriz? Kaç şiirde? ...

    Hele zamanın son noktası olan ölüm konusundaki deyişine bakın. “Ölmek mi? Ölüm bile korkar ölmekten…” ne güzel! ! Hasretin yağlı urgan olması, akrebin kıskacında şeytanın ağlamasına ne denir ki? Ve saati tatil yapmaya çağırışı ya? ... Keşke, keşke bu şiiri ben yazsaydım Asım Hocam. Sen şu psikolojik konulara – ilmi konulara dalsaydın bu şiiri yazarken de o ilham meleği bu konuyu benim gönül dehlizimden içeri atsaydı diyorum… Şakası bir tarafa, gerçekten has şiir işte bu dostlar…

    Asım Hoca’ mız soyadı gibi gerçek “yapıcı”- yani “olumlu” bir şairdir. “aranıp da bulunmayan aşklar” için, dostluklar için can vermeye hazırdır. Bir ömrü bir aşka harcamaktan çekinmez şair…

    Şairimizin şiirsel yolculuğunda ele aldığı konulara Türk edebiyat tarihinden değişik örnekler de verebilir, sözümü biraz daha uzatabilirim. Ama, istedim ki, bu kadar güzel bir şairin tahlili de özgün olsun. Edebiyat tarihinden misallerle konuyu geliştirebilirim. Lâkin, biliyorum ki, şairimiz 2000’ li yıllarda benim gibi yeni-çağdaş bir şiir atılımının hasretini çekmektedir. Bu hasret ile kıvranmaktadır daima…

    Ancak, bu noktada, bir başka yerde bir kıvılcım arayışına devam ederken, bilmeliyiz ki ve Asım Hoca’ da bilmeli ki, ışık da, aşk da, her ne varsa GÜLLÜK grubumuzda ve benzeri gruplardaki dost yüreklerde… Bizim içimizde… Çare biziz yani… Yeni bir atılım, bir büyük hamle olacaksa gene biz gerçekleştireceğiz onu…..

    M. Akif ERSOY’ un işaret ettiği şiirdeki “Asım’ ın Nesli” bizler olmalıyız…

    Asım Yapıcı Hoca’ mıza şiirsel yolculuğunda talep ettiği o ölümsüzlük noktasına, o unutulmazlar ve iz bırakanlar menziline varması dileğimizle, selamlar ve saygılar sunuyorum.

    Ve
    Cümle grup üyelerimize de kalbi selam ve saygılar….

    Mustafa CEYLAN

  • Sabit İnce
    Sabit İnce 24.04.2004 - 22:17

    Konu: Muhabbet Oldu' ya
    ----------
    Selimi'miz Cennet ilde
    Gürkani' nin sazı dide
    Ey başkanım gene gel de
    Söyleşelim, dertleşelim.

    Hattat Balım' a kırgınım
    Erdinç mutlu' ya vurgunum
    Bu sıralar hep durgunum
    Söyleşelim, dertleşelim.

    Necla benim kardeşimdi
    Yunus, kulak'sız başımdı;
    Aydın' daymış Ahmet şimdi
    Söyleşelim, dertleşelim.

    Ezginimiz size ömür
    Gökler pamuk, toprak demir
    Sen, yeniden ver de emir
    Söyleşelim, dertleşelim.

    29 Ekim günü
    Bekliyoruz cümle canı
    Bekletme sakın Ceylan' ı
    Söyleşelim, dertleşelim...
    MUSTAFA CEYLAN-Antalya

    SÖYLEŞİP DE DERTLEŞELİM

    Selimisiz öz olur mu,
    Gürkani sözden alır mı,
    Başkansız düğün gelir mi,
    Söyleşip de dertleşelim.

    Balım'a kırılma olmaz,
    Kırılanın dostu kalmaz,
    Erdinç neden mutlu olmaz,
    Söyleşip de dertleşelim.

    Necla bizim bacımızdır,
    Yunus başta tacımızdır,
    Ezgini de acımızdır,
    Söyleşip de dertleşelim.

    Ahmet aydınlı mı olmuş,
    Dileklerim emir bilmiş,
    Diğer dostlar nerde kalmış,
    Söyleşip de dertleşelim.

    Cümle canlar bir olunca,
    Gözlerim yolda kalınca,
    Ceylanım selam salınca,
    Söyleşip de dertleşelim.

    Cumhuru toplayıp beklen,
    Listeye İnce'yi eklen,
    Gönlümüz kalmasın seklem(yarım) ,
    Söyleşip de dertleşelim.
    Sabit İnce Kayseri 24.4.2004

  • Sabit İnce
    Sabit İnce 23.04.2004 - 17:47

    İşte Başkan Budur

    Aklı sıra 'şol' adamın birisi
    Çaldığıyla geçecekse görür o!
    Nerde kaldı denenlerin gerisi?
    Aldığıyla göçecekse görür o!

    Dürüstlük yazılı bu yasamızda
    Bir zerre haram yok şu kasamızda
    Kâğıt, kalem ne varsa masamızda
    Bulduğuyla seçecekse görür o!

    Karıncayız bizler, bilemezler ki
    Şiir tarihinden silemezler ki
    Dostluk çeşmesine gelemezler ki
    Geldiğiyle içecekse görür o!

    Tarih değişmiştir, her şey site' de
    Yalanla yanlışlar bizden ötede
    Gel be sayın başkan, şuna bir şey de!
    Daldığıyla düşecekse görür o!

    Yeter be Ceylan' ım bu kadar yeter
    Anladım gönlünde yiğitler yatar
    Başkanım yetişir (İmdada) hep katar katar
    Bildiğiyle kaçacaksa görür o!

    MUSTAFA CEYLAN

  • Sabit İnce
    Sabit İnce 23.04.2004 - 00:00

    CANLARIM
    Can kıymeti bilen canlarım yazmış,
    Birisi Rasimdir biri Mustafa.
    Damarda dolaşan kanlarım yazmış,
    Birisi Rasimdir, biri Mustafa.

    Antoloji com da gezerler bensiz,
    Ruhum hep sizinle canım bedensiz,
    Taşlıyor ikiniz beni neden siz,
    Birisi Rasimdir, biri Mustafa.

    Kahretmeyin boşa gönlüm sizinle,
    Şiirler söylerler elde sazınla,
    Keyfler yerindedir karpuz, muzunla,
    Birisi Rasimdir, biri Mustafa..

    Eskişehir, Antalya'ya gelirim,
    Dostlarımın kıymetini bilirim,
    İstesinler yollarında ölürüm,
    Birisi Rasimdir, biri Mustafa..

    Keyfiniz yerinde belli hallerden,
    Ne usanır ne korkarım yollardan,
    Kemlik olmaz bu nazenin kullardan,
    Birisi Rasimdir, biri Mustafa..

    Hasretle yanıyor kalbimiz ince,
    Muhabbet ederiz çokca gelince,
    Bu şairler bizi dostça bilince,
    Birisi Rasimdir, biri Mustafa..

    Sabit İnce Kayseri 21.4.2004