Garsonlar da ücret almaz,
Öyle almışlar ki eğitimi
Gazino patronları çok kurnaz
Ağır basar bahşişin şehveti
Şehvet patronların nimeti…
- Gel bakalım Osman arkadaş şöyle otur, yorulmuşa benziyorsun
- Sorma! karşıyaka'dan geliyorum, boş yer yoktu ayakta geldim. yahu şimdiki gençlerde de,
ne saygı kalmış ne ahlak, başlarında dikilip dursan da yer vermiyorlar...
- Hiç başka bir şey düşünmek gelmiyor demi aklına?
- Ne gibi başka bir şey?
- Mesela; otobüsteki yolcuların yarıdan fazlası yaşlı, gençler yaşlılara yer verirlerse, ömürleri boyunca hiç koltukta seyahat etme şansları olmayacak, diye…
‘’Bir Türk dünyaya bedel’’ olunca
Bir düşün beş yüz ülkücüyü…
Samanyolu gibi kaç galaksi avuçta
Gerçekleşecek Devlet’in düşü.
AK Parti beni keşfeder de bana başkanlık teklif ederse, AK Partiyi AKlayabilirim. Gayet ciddi niyetim. İnsanların yaşayabilmesi için olmazsa olmazları vardır. Bunlar yalnız insanlar için geçerli değil, diğer hayvanlar için de geçerlidir…
Hava… Kelime… Kerime… Para… Yani doğanın olmazsa olmazları gibi…
Hava… Ateş… Su… Toprak ne ise işte öyle…
Yedi milyar insan aynı havayı soluyor, o hava kaç kişinin ciğerlerini ziyaret etti de geliyor, bunu kim biliyor? Kim bu soluduğu hava için hesap veriyor? Aldığımız soluk da çoğu zaman karanlıkta, ciğerden ciğere geçerken aydınlanıyor bujilerin ateşlemesi gibi…
Kelimeleri kullanıyoruz, seksen milyon insanın kullandığını var sayalım. Kelimelerin hepsi aynı değil mi? Tedavüldeki kelimeler de sayılı… İster yüz bin olsun, ister beş yüz bin, ister bir milyon… Sınırsız değil ki… Kullandığımız bu kelimeler kimlerin dillerine yerleşti, ne kadar durup terk etti kim bilir? Kelimeler de Çingene gibi, para gibi, belli bir mekana sahip değildir… Her yerde misafirdir… Beyaz sayfalara düşenler için orası artık mezardır… Yerine ve zamana göre aynı mezara da gömülebilirler.
Kelimeler de para gibi, dolaştıkları kadar değerlidir… Yazılmayıp okunmayanlar tedavülden kalkar. Artık kültüre de faydaları olmaz… Onların yokluğu kültürde de, insan yaşamında da geri sayımın başlangıcı gibidir…
Özgürlüklerimiz ne kadar kısılırsa, o kadar yüksek olur özgürlük çığlığı…
Her çığlık başarıyı elde eder diye bir kural da yok. Olsaydı, bir gün gelir bu çığlık dinerdi. Bazen de özgürlük için çırpınırken daha çok batabiliyor insan bataklığa… Türkiye’nin durumu böyle bir şey mi?
Şöyle bir geriye dönüp özetlersek: 1953 Marşal yardımıyla demiryolu taşımacılığını askıya alıp, karayolu taşımacılığına ağırlık verildi. Otomobil ve petrole akıtıldı dar bütçemizin paraları…
Doğal olarak borçlar daha da birikti… IMF’den gelen papyonlu beyler, borç erteleme şartlarında faizleri daha da artırdı… Daha fazla kabartmaktı borçları, görevlerini başarı ile yerine getirip, her dönüşlerini kutladılar, gümledi şampanya şişeleri… Tabi bizimkiler ise tek şart koşuyorlar, gizli olacaktı anlaşmalar… Şartları kabul ediliyor… Bizimkiler, kabul ettirdikleri şartlardan dolayı son derece başarılı ve neşeli… Havuz medyası havuzdan su içebilmek için havaya fırlatılan şapkalar eşliğinde verdi haberleri…
Biz baraj kralları tarafından yönetilen bir ülke olduk hep… Krallık denilince şımarırız hep 7’den 70’e ve ezenden ezilene…
Kalıba çekmek istiyorlar emekçileri
Sanki insan değiller de
Ayakkabı köselesi gibi
Sıkışan her şey patlar nihayetinde…
Gün ayarlı, ay ayarlı, yıl ayarlı
Halk dilinde derler ki, birini tanımak istiyorsan ‘’Ya içki masasına otur ya da kumar masasına’’ feodal dönemden kalma bir deneyim… Buna sanat dilinde de ‘’Drama yaratmak’’ denir… İnsanı tanımak için mutlaka basınç altına almak gerekiyor. Zor şartlarla yüzleşmesi gerekiyor.
Seçim kampanyası işte bunun için çok önemli… Normal şartlarda sakin görünenler, bu şartlarda gerçek yüzlerini gösterirler…
Emekçi halkın sırtından, sömürerek kolay yönden yaşamı tercih edenler, yani devleti, yani halkın ortak mülkiyetini kendi çiftlikleri, kendi malları gibi kullanmak isteyenler, işçinin ve emekçilerin kanını emmek için devletin ve resmi kurumların zorbalığını ellerine geçirmek isteyenler, daha ilk günden başladılar zorbalıklarına…
Emekçi örgütlerinin her eylemine yasal gerekçe uydurup yasaklamaya çalışan devlet güçleri, yasa dışı grupların saldırılarına, linç girişimlerine desteklerini eksik etmezler… Etmiyorlar.
İşte Urla da en doğal hakları olan ve her partinin rahatlıkla yapabildiği, seçim bürosu açma hakkına tahammül edemediler…
Neden?
Kendi olamadan ‘biz’e soyunanlar
‘’İpek yol’’un üzerindeki istasyonlar
Her şeye muktedir görüp kendilerini
Altın kafes içinde coşanlar…
İki pala bıyığınız olsaydı
Tarım satılmış,
Banka satılmış,
Enerji satılmış,
Sanayi satılmış,
Devlet, Emekçilerin ve ezilen halkların üzerinde baskı aracı, kozmik oda da o baskı aracının kara kutusu, peki o odaya girilmesinden baskı gören ve hatta ezilenlerin öncüsü durumunda görünenler, en fazla baskı gördüğümüz dönemlerde bundan niye şikayetçi onu anlayamıyorum...




-
Hasan Ateş
Tüm YorumlarSevdiğimiz bir abimiz kendisi. Bir grupta yayınladığı şiiriyle tanıdım kendisini. Mizahı kullanır şiirlerinde, bununla birlikte duygusal şiirleri de yok değildir. Popüler şiirleri de var, güzel tabi. Ayriyeten grup da kurdu sağolsun, ne de olsa mizah seviyoruz.