Ey yüreği hâlâ atan insanlık,
Ey uzak coğrafyaların saklı vicdanı…
Bu satırlar bir kâğıt değil,
Küller içinde kalmış bir kalbin nefesidir
Her kelimesi bir yaradır,
Her noktası bir mezar taşının gölgesi
Baba, sen gittikten sonra dünya sanki ağır bir kapı gibi kapandı yüzüme,
sokaklar aynı sokaklar ama yürüdüğüm yolların sesi değişti,
çünkü insan bazen bir gölgenin eksikliğini bile yıllarca hissedermiş
ve ben her akşam eve dönerken fark ediyorum ki
bir ev, içinde babanın nefesi yoksa yalnızca duvarlardan ibaretmiş.
Gitme, sen gidersen karanlık kalır yüreğim bu şehirde,
Sen gidersen damarlarımda kurumuş bir serum suyuna dönüşür hayat,
Gitme, üşürüm, bir yanım solgun bir papatyaya dönüşür.
Gitme…
Bu sokaklar adımı bilmez olur,
Göğe asılmış bir dua gibi dalgalanıyorsun ey bayrak!
Her kıvrımında şehitlerin suskun çığlığı,
Her rüzgârında anaların gözyaşıyla yoğrulmuş bir ağıt saklı,
Ben seni sadece bir bez sanmadım, ben seni bir milletin kalbi bildim,
Koparsa dünya dağılır sandım.
bir sabah anne
acılarla yoğrulmuş bir guguk kuşu konarsa dalıma,
uçurumlardan süzülüp açacağım kanatlarımı,
biriken gözyaşlarımı sunacağım sana,
öpüp koklar mısın anne o zaman yaralarımı,
yeniden umudu başlatır mısın acılarımda...
Sabahın henüz tam aydınlanmadığı bir vakitti. Gönlünün kıyısına vuran serinlik, pencerenin aralığından içeri süzülüyordu. Mine , elinde yarım kalmış bir çay bardağıyla pencerenin önünde durmuş, dalgın gözlerle dışarıyı izliyordu. O sırada bahçedeki kuru dala bir guguk kuşu kondu. Kuşun duruşunda tuhaf bir yorgunluk vardı. Mine, bir an için onun sadece bir kuş olmadığını düşündü. Sanki yıllardır içinde taşıdığı acı, kanat takıp karşısına gelmişti.
“Anne…” diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Annesi Fatma’yı kaybedeli yıllar olmuştu ama yokluğu hâlâ ilk günkü gibi içini oyuyordu. Çocukken her düştüğünde dizlerini öpen, korktuğunda saçlarını okşayan o kadının yokluğu, hayatın en sert boşluğuna dönüşmüştü.
Mine bir anda kendini çocukluğunda buldu. Eski evlerinin avlusunda, akşam ezanı okunurken annesi onu içeri çağırıyordu. “Üşüyeceksin kızım” derdi Fatma. O zamanlar üşümek neydi bilmiyordu Mine. Çünkü annesi varken hiçbir şey gerçekten soğuk değildi. Şimdi ise en sıcak yaz günlerinde bile içi titriyordu.
Günaydın anne,
bu sabah yine senin sesinle uyandım sanmıştım,
mutfaktan gelen çay kokusuna karışırdı eskiden yorgun nefeslerin,
şimdi evin içinde yalnızlığın ayak sesleri dolaşıyor usul usul,
duvardaki saat bile senden sonra ağır çalışıyor anne…
ben hâlâ çocukluğumun kırık oyuncaklarını saklıyorum yatağımın altında,
Hayatın aynasında neleri görür, neleri düşleriz
Uykumuzun en koyuluğunda,
Mavi bir duvar çıkar karşımıza,
Açılır sevginin kapısı, umuda yol alır hislerimiz
Uzanmışız gölgeliğin yamacına,
Dileklerimizi asmışız sedir ağaçlarına
Kader dedi Adam, kaderim dedi sonra ağlayan kadın!
Usulca siliverdi gözyaşlarını
Hayat dedi, seni çaresizce harcayan, hayat dedi adam
Oturdular, masumca baktı kadın,
Adam sustu,
Sanki konuşsa bir dağ yıkılacaktı
Sessiz bir kasabada başladı hikâye;
Akşam, bacalardan yükselen dumanı taş evlerin üzerine sererken,
İstasyonun paslı saatinde zaman durmuş,
Akşam ezanıyla birlikte dükkânların kepenkleri inerken,
On iki yaşında bir çocuk, babasının gittiği raylara bakıp her geçen treni sayardı;
Çünkü annesi, “Belki bu defa,” demişti… çocuk da annesinin sözüne inanmıştı.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!