Kapağı Açık Kalan Mutluluk

Şükrullah Yavuzer
236

ŞİİR


13

TAKİPÇİ

Kapağı Açık Kalan Mutluluk

Soğuk, köyün dar sokaklarında kimsesiz bir köpek gibi dolaşıyor, önüne çıkan her kapının eşiğinde biraz daha hırçınlaşıyordu. Dağların omuzlarından kopup gelen ayaz, kerpiç duvarların çatlaklarına sığınıyor; damların üzerine çöken karanlık, bacalardan yükselen ince dumanları bile sessizliğe boğuyordu. Sokaklarda hayatın sesi çoktan çekilmişti. Arada bir havlayan bir köpek, uzaklarda öksüren bir adam ya da rüzgârın sürüklediği teneke bir parçanın taşlara çarpışı duyuluyordu. Kış, o gece köyün üzerine yalnızca soğuğunu değil, bütün ağırlığını da bırakmıştı.
Ne var ki bazı evlerin içinde, dışarıdaki mevsime meydan okuyan başka bir mevsim yaşardı.
Köyün kenar mahallelerinden birindeki iki oda bir küçük salondan ibaret kerpiç ev de onlardan biriydi. Dışarıdan bakıldığında, toprağın yorgun elleriyle örülmüş, zamanın unutmaya yüz tuttuğu mütevazı bir barınaktan başka bir şey değildi. Duvarlarının kimi yerleri dökülmüş, ahşap kapısının altından soğuk içeriye sızmak için kendine ince yollar bulmuştu. Penceresi küçüktü; camlarının kenarlarında buzdan çiçekler açardı. Tavanı alçak, odaları dardı. Fakat o evin içinde, dünyanın bütün genişliklerini kendilerine yurt edinmiş dört çocuk yaşardı.
O bakışta, bir annenin dünyaya sığdıramadığı bütün sevgiler vardı. Çocuklarının isteklerini karşılamak için bazen elinde olmayanı varmış gibi göstermesi, bir parça ekmeği dört eşit parçaya bölerken kendi payını küçültmesi, üşüyen bir çocuğun üzerini örttükten sonra diğerinin açıkta kalan ayağını fark etmesi... Bunlar onun gündelik hayatında kimsenin görmediği, kimsenin alkışlamadığı küçük fedakârlıklardı.
Yoksulluk insana önce parasını saydırır, sonra isteklerini tarttırırdı. Bir şeyi alırken yalnızca fiyatını değil, onun yerine nelerden vazgeçileceğini de düşünmeye zorlardı. Anne bunu çok iyi biliyordu.
Her gün, görünmeyen bir hesap defterini zihninde açıp kapatıyordu. Un ne kadar kalmıştı? Odun kaç gün yeterdi? Çocukların ayakkabıları bir sonraki kışa çıkar mıydı?
O akşam, dört kardeş sobanın çevresinde toplanmıştı. Sobanın kızıl gövdesi, odanın ortasında nöbet tutan yaşlı bir bekçi gibi duruyor; odunlar yanarken içlerinden çıkan çıtırtılar, kışın sessizliğine karşı küçük bir direnişin sesini yükseltiyordu. Tavana vuran ışık, duvarlardaki gölgeleri büyütüp küçültüyor, odanın bir köşesinde duran eski sandığı bile gizemli bir masalın parçasına dönüştürüyordu.
Çocukların yanakları sıcaktan pembeleşmiş, gözleri sobanın üzerinde geziniyordu. Bir süre sonra içlerinden biri, sanki dünyanın en büyük arzusunu dile getirecekmiş gibi annesine döndü.
“Anne, patlamış mısır yapsana!”
Ardından öteki sesler geldi.
“Evet anne, mısır patlatalım!”
“Ben de istiyorum!”
“Çok olsun ama!”
Son cümle, odanın içinde asılı kaldı. Çok olsun...
Çocukların dünyasında bir avuç mısırın ne kadar olabileceğine dair kesin bir ölçü yoktu. Onlar için çokluk, bir tabağın dolması değil, sevincin bitmemesiydi. Bir şeyin tadını doyasıya çıkarmak, onu kardeşleriyle paylaşmak ve son taneyi kimin yiyeceğini tatlı bir tartışmaya dönüştürmekti.
Anne, çocuklarının yüzüne baktı.
Tencereyi karıştırdıktan sonra kapağını eline aldı. Normalde tencerenin üzerini örtmesi gerekirdi. Mısırlar sıçrayıp etrafa dağılmasın, ocak kirlenmesin, çocukların üzerine gelmesin diye...
Fakat bir an durdu.
Dört çocuğun gözleri tencereye çevrilmişti. Sanki birazdan içinden altın çıkacak bir hazine sandığının başında bekliyorlardı. Anne, elindeki kapağa baktı. Sonra çocuklarına...
Dudaklarının kenarında, kimsenin anlamını hemen çözemeyeceği küçük bir gülümseme belirdi.
Kapağı bir kenara bıraktı.
Bu kez mısır, tencerenin dışına sıçrayıp kızın eteğinin üzerine kondu. Kız önce irkildi, sonra kahkahayı bastı. Erkek kardeşlerden biri yerinden sıçradı. Diğeri ellerini havaya kaldırıp bağırdı:
“Uçtu! Mısır uçtu!”
İşte o an, evin içinde bambaşka bir şey başladı.
Tencere, sobanın üzerinde neşeden yapılmış küçük bir volkana dönüşmüştü. İçindeki sarı taneler birer birer kabuklarını kırıyor, beyaz bedenlerini havaya fırlatıyordu. Kimi tavana çarpıp geri dönüyor, kimi duvarın dibine düşüyor, kimi çocukların saçlarına takılıyor, kimi de hiç beklenmedik bir anda birinin omzuna konuyordu.
Odanın içinde bir mısır yağmuru başlamıştı.
Sonra çocuklarının yüzlerine baktı.
Ve sustu.
Çünkü karşısında yalnızca patlamış mısır yiyen dört çocuk yoktu. Karşısında, hayatın bütün ağırlığına rağmen gülmeyi henüz unutmamış dört küçük insancık duruyordu. Gözlerinin içi ışıldıyor, kahkahaları evin çatısına yükselip oradan gökyüzüne ulaşmak ister gibi yankılanıyordu.
Anne o an anladı ki bazı şeylerin temizliği bezle, bazı dağınıklıkların hesabı süpürgeyle yapılmazdı. Bazı dağınıklıklar, bir evin içinde yıllarca saklanacak hatıraların ilk izleriydi.
Bıraktı çocuklar dağıtsınlar.
Bıraktı mısırlar duvar diplerine kaçsın, saçlara takılsın, kilimin üzerine saçılsın.
Bıraktı kahkahalar, evin eski tahtalarını gıcırdatsın.
Çünkü bazen bir annenin çocuklarına verebileceği en güzel şey, düzenli bir oda değil, özgürce gülünebilen bir dünyaydı.
O gece dört çocuk, patlamış mısırın tadını uzun uzun çıkardı. Kimi yerken konuştu, kimi gülerken öksürdü, kimi son kalan taneyi kardeşine verdi. Sobanın içindeki odunlar yavaş yavaş közleşti. Odanın ışığı azaldı, gölgeler uzadı. Dışarıda rüzgâr hâlâ kapının eşiğinde dolaşıyordu.
Ama çocukların içindeki sıcaklık, sobanın ateşiyle birlikte sönmedi.
Yıllar geçecekti.
O çocukların boyları uzayacak, yüzleri değişecek, hayat onları farklı yollara savuracaktı. Kimi zaman başka şehirlerde uyanacak, kimi zaman kendi çocuklarını kucaklayacak, kimi zaman hayatın sert yüzüyle karşılaşıp çocukluklarının geçtiği o kerpiç evi özleyeceklerdi. Belki bir gün, geniş sofraların kurulduğu, her türlü yiyeceğin kolayca bulunduğu evlerde oturacaklardı. Belki önlerine konulan hiçbir şey o eski akşamın tadını vermeyecekti.
Bir gün, kardeşlerden biri kendi evinde mısır patlatırken kapağı tencerenin üzerine kapatacaktı. Taneler içeride usul usul patlarken, birden çocukluğunun karanlık odası düşecekti aklına. Sobanın kızıl ışığı, annesinin yüzündeki tebessüm, duvarlara çarpan beyaz taneler, kardeşlerinin çığlıkları...
Ve belki de o an, elindeki tencerenin kapağını kaldırıp çocuklarına şöyle diyecekti:
“Gelin bakalım, bugün mısırlarımız uçsun!”
Çocukları bunun nedenini anlamayacak, yalnızca güleceklerdi. O ise onların kahkahalarını dinlerken, yıllar önce annesinin kendisine verdiği o görünmez hediyeyi yeniden hatırlayacaktı.
Bir avuç mısırın içine sığdırılmış kocaman bir hayat dersini...

Hayat, her zaman istediğin gibi olmayabilir. Bazen elindekiler çok az, yolun çok uzun, gecen çok soğuk olabilir. Ama elindekilerle bir sevinç yaratmayı bilirsen, karanlığın ortasında bile kendi ışığını yakabilirsin.
Ve belki de bir annenin evladına bırakabileceği en büyük miras, altınla dolu bir sandık değil, hayatın en yoksul anında bile gülümseyebilme becerisiydi.
Çünkü bazı miraslar harcanarak tükenir.
Bazılarıysa hatırlandıkça çoğalır.
O gece tencerenin kapağı açık kalmıştı. Mısırlar odaya saçılmış, kilime düşmüş, duvar diplerine kaçmıştı. Ama asıl açılan, dört çocuğun yüreğiydi.
Aradan yıllar geçse de o kapak bir daha bütünüyle kapanmayacaktı.
Çünkü anneleri, onlara yalnızca patlamış mısır vermemişti.
Yoksulluğun bile ellerinden alamayacağı bir mutluluğun nasıl yaratılacağını öğretmişti.

Şükrullah Yavuzer
Kayıt Tarihi : 23.10.2026 20:32:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!