Soğuk, köyün dar sokaklarında kimsesiz bir köpek gibi dolaşıyor, önüne çıkan her kapının eşiğinde biraz daha hırçınlaşıyordu. Dağların omuzlarından kopup gelen ayaz, kerpiç duvarların çatlaklarına sığınıyor; damların üzerine çöken karanlık, bacalardan yükselen ince dumanları bile sessizliğe boğuyordu. Sokaklarda hayatın sesi çoktan çekilmişti. Arada bir havlayan bir köpek, uzaklarda öksüren bir adam ya da rüzgârın sürüklediği teneke bir parçanın taşlara çarpışı duyuluyordu. Kış, o gece köyün üzerine yalnızca soğuğunu değil, bütün ağırlığını da bırakmıştı.
Ne var ki bazı evlerin içinde, dışarıdaki mevsime meydan okuyan başka bir mevsim yaşardı.
Köyün kenar mahallelerinden birindeki iki oda bir küçük salondan ibaret kerpiç ev de onlardan biriydi. Dışarıdan bakıldığında, toprağın yorgun elleriyle örülmüş, zamanın unutmaya yüz tuttuğu mütevazı bir barınaktan başka bir şey değildi. Duvarlarının kimi yerleri dökülmüş, ahşap kapısının altından soğuk içeriye sızmak için kendine ince yollar bulmuştu. Penceresi küçüktü; camlarının kenarlarında buzdan çiçekler açardı. Tavanı alçak, odaları dardı. Fakat o evin içinde, dünyanın bütün genişliklerini kendilerine yurt edinmiş dört çocuk yaşardı.
O bakışta, bir annenin dünyaya sığdıramadığı bütün sevgiler vardı. Çocuklarının isteklerini karşılamak için bazen elinde olmayanı varmış gibi göstermesi, bir parça ekmeği dört eşit parçaya bölerken kendi payını küçültmesi, üşüyen bir çocuğun üzerini örttükten sonra diğerinin açıkta kalan ayağını fark etmesi... Bunlar onun gündelik hayatında kimsenin görmediği, kimsenin alkışlamadığı küçük fedakârlıklardı.
Yoksulluk insana önce parasını saydırır, sonra isteklerini tarttırırdı. Bir şeyi alırken yalnızca fiyatını değil, onun yerine nelerden vazgeçileceğini de düşünmeye zorlardı. Anne bunu çok iyi biliyordu.
Her gün, görünmeyen bir hesap defterini zihninde açıp kapatıyordu. Un ne kadar kalmıştı? Odun kaç gün yeterdi? Çocukların ayakkabıları bir sonraki kışa çıkar mıydı?
O akşam, dört kardeş sobanın çevresinde toplanmıştı. Sobanın kızıl gövdesi, odanın ortasında nöbet tutan yaşlı bir bekçi gibi duruyor; odunlar yanarken içlerinden çıkan çıtırtılar, kışın sessizliğine karşı küçük bir direnişin sesini yükseltiyordu. Tavana vuran ışık, duvarlardaki gölgeleri büyütüp küçültüyor, odanın bir köşesinde duran eski sandığı bile gizemli bir masalın parçasına dönüştürüyordu.
Yaylada bir seherin serinliğinde
Avcıdan yarasını gizlercesine
Çığlıgını gömerek devrildiginde
Vuruldu ciger parem kanlar içinde




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta