Biraz akıl yürütmeyle, parmaklarımla,
yavaşça taşkın altında kalan yavaş sularla,
düşüyorum unutmabenilerin krallığı içine,
üzüncün inatçı yarıküresi içine,
unutulmuş harap bir oda içine,
acı yoncaların bir demeti içine.
Kımıltısız durmuştum ve ormanın ortasında bir ağaçtım,
Biliyordum daha önce görülmemiş şeylerin gerçeğini;
Daphne’yi ve defne ağacının eğilişini
Ve karaağaçla meşeyi yaylada büyüten
Tanrı eğlencesi o yaşlı ikiliyi.
Tanrılar iyilikle yalvarmayana
Elleri olmayan kör bir marangozum ben.
Suyun altında yaşadım, yiyerek soğuğu
kokan bir kılıf dahi oluşturmadan, o meskenler
o sedir ağacından diğerine, bize gurur verdi hep,
ve gene de ormanın dokusunda aradım ben şarkımı,
o gizli liflerde, dermansız peteklerde,
Ağaçların dallarında niçin kalır güz
yapraklar düşene dek?
Ve nerede asar o
kendi sarı pantolonlarını?
Latif bir şiiri, bir ağaç kadar,
Görmem sanırım zinhar.
Şirin dünyanın akan bağrında
Ağaç aç ağzını bastırmakta;
Ağaç Tepeleri
Bir iç çekişle başlar asansörler çıkmaya
porselen misali narin yüksek binalarda.
Asfalt üstünde çok sıcak bir gün olacak.
Trafik levhaları indirmiş göz kapaklarını.
Ağaç ve Gökyüzü
Bir ağaç dolaşıyor yağmurda,
hızla geçiyor yanımızdan o dökülen gride.
Bir işi var. Yağmurdan hayat çıkartıyor
meyve bahçesindeki karatavuk misali.
Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.
Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.
Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.
Açıyorum ilk kapıyı.
Güneşle aydınlanmış büyük bir oda.
Geçiyor sokaktan ağır bir araba
ve sallıyor porselenleri.
Açıyorum iki numaralı kapıyı.
Gayrı yok bizim için o küçük iç çekiş,
Gayrı yok alacakaranlıkta rüzgârların eziyeti.
Bak şu adil ölüme!
Gayrı yok artık yanışım.




-
Esel Arslan
Tüm YorumlarEdebiyatın böylesine ayaklara düşürüldüğü
ülkeme damla damla uzaklardan gönderdiğiniz çeviriler
biz şiir severlere gürül gürül akan ırmaklar oluyor.
Sonsuz teşekkürler,sevgi ve saygılarımla