Kasım kasım kasılıyordu kürsüde bizimki,
Anlattı da anlattı, sanırsın memleketi yeniden doğurmuş.
"Bilmem kaç cilt" dedi, "ömrümü verdim bu külliyata!"
Öyle bir heybet, öyle bir gurur...
Salladıkça o ciltleri yukarılardan aşağıya,
Gökten yağmur yerine şilt yağdı kel kafasına,
Plaketler havada uçuştu, alkış kıyamet,
Tebrik kartlarından barikatlar kuruldu aramızda.
Eğildim o cafcaflı kürsüye doğru,
Gözümün ucuyla baktım o kalın, meşin kaplı dağlara.
"Yahu üstat," dedim, "merakımdan sorarım,
Hangi deryadır bu, hangi dipsiz kuyu?
Ne işledin o kadar sayfa boyunca, neyi sığdıramadın?"
Şişindi, kravatını düzeltti,
Caka satarak, "İç politika!" dedi, "Memleketin beyni!"
Gülesim geldi, tutamadım kendimi.
"Bak be adam," dedim, "boşuna tüketmişsin o kadar mürekkebi.
Senin o ciltler dolusu anlattığın tantanayı,
O koltuk kavgalarını, o yalan rüzgarlarını,
Ben toplar, eler, bükerim de,
Gider bir incir çekirdeğinin içine doldururum.
Üstelik çekirdek de çatlamaz hani,
Öyle hafiftir sizin o ağır sandığınız yükünüz..."
Önce rengi attı, sonra gözleri bulandı,
Baktı ki koca bir ömür sığmış benim incirin karnına...
Çileden çıktı cellat kılıklı akademisyen,
Tuttu o fiyakalı, yaldızlı dolma kalemini
Fırlattı yüzüme doğru!
Aramızda kalsın,
Kalem de tam incir ağacının altına düştü.
Kayıt Tarihi : 27.09.2016 01:53:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!