Ayazın kuytusunda bileylenen sokakların,
camlarında unuttum nefesinin buğusunu;
oysa sen, kabuk bağlamaya yeltenen bir sızıydın göğüs kafesimde,
ve hiç sezmedin;
bir adı ömür kılmak adına, hangi tanyerlerini üşüttüğümü ellerimde.
Çoktan son cildi kapatılmış bir kitaptı bizimki;
bakışlarıma sinen o efsunkâr loşluk,
sesimin tuvalinde çatlayan mermer mırıltılar bundandı.
Közü harlanmaya küskün ocaklarda,
gözlerinin renginde, yolların kibrinde bekleyişler istifliyordum;
zamanın söküğüne dikilen her akşam,
içimde biraz daha kemikleşen dilsiz bir siteme kesiyordu riyasız hüznümüz.
Bir gün gök, kubbesindeki en kadim yası bıraktı omuzlarıma;
anladım ki hakikat, artık yalandan bile çıplaktı,
çünkü yokluğun, bütün aynaları sırrından soyup buzdan birer hakikate çevirmişti.
Öylece salındım hayatın terkedilmiş o ıssız dehlizinde;
sonra, yankısını bile benden esirgeyen karlı zirvelerin kıyısında arşınladım zamanı,
her adımda biraz daha eksilerek seslendim fâş olmamış rüzgâra.
En çok ayak izlerinin hafızasını aradım,
çünkü insan bazen çehresini değil, kainatta bıraktığı kuyuyu özler;
senin rotan çoktan başka bir iklime demir atmıştı,
bense dönüşü mahşere kalmış bir mevsimin orta yerinde, kendime yabancı bir ceset gibi rastlıyordum.
Ve derken; kopan o kör fırtına,
geçmişin son harflerini de kazıdı toprağın mahrem yüzünden;
ne senin geçtiğine dair bir nişan kaldı ortada,
ne de benim sana doğru hapsolduğum o ıssız güzergâh…
Şimdi yalnızca karın katman katman örttüğü,
kimsenin okumaya cesaret edemediği,
kendi kuytuluğunda susan birer ibareyiz ayak izlerimizle.
Kayıt Tarihi : 25.10.2026 09:08:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!