Galip Hasan Akdağ, bazı hikâyelerin bitmediğine, yalnızca kelimelere dönüştüğüne inanan bir şair ve yazardır.
Kaleminde aşk; yalnızca kavuşmak değil, bazen bir ömrün içinde taşınan bir eksikliktir. Ayrılık; yalnızca gitmek değil, geride kalan sessizliktir. Hatıra ise geçmişte kalmış bir zaman değil, insanın içinde yaşamaya devam eden bir sestir.
Akdağ, şiirlerinde insanın kimseye anlatamadığı tarafına dokunur. Söylenemeyen sözleri, yarım bırakılmış cümleleri, gecenin sessizliğinde büyüyen özlemleri ve insanın kendisiyle baş başa kaldığı anları kelimelere taşır.
Edebiyat yolculuğuna “3.05 Senden Son Hatıra” ile başlayan yazar, ardından “Yarım Kalan Takvim” adlı eserini okuyucuyla buluşturmuştur.
Onun şiirlerinde karanlık vardır; fakat karanlığın içinde mutlaka bir ışık arayışı da bulunur. Çünkü bazı yaralar unutulmak için değil, insana kendisini yeniden tanıtmak için vardır.
Galip Hasan Akdağ için şiir, yazmaktan çok daha fazlasıdır:
İçinde kalanları, senden önce kelimelerin söylemesidir.
Eserleri
GÜLÜN ARDINDAN
Bir gece çöktü Medine’nin üstüne,
yıldızlar sustu, yollar eğildi.
Sanki gökyüzü bile o vakit
tek bir ismin etrafında birleşti.
Ben uzaklarda,
avuçlarımda biriktirdiğim günahlarla,
dilimde yarım kalmış dualarla
bir kapının eşiğinde bekledim.
Adını andım.
İçimde yıllardır taş kesilmiş ne varsa
sessizce çözülmeye başladı.
Seni hiç görmedim.
Fakat seni anlatan bir merhamet gördüm
yetimin başında,
bir annenin evladına sarılışında,
gecenin bir vaktinde gizlice ağlayan
bir mazlumun gözlerinde.
Belki de insan
görmeden de sevebiliyormuş.
Çünkü sen,
kendinden sonra gelecekleri düşünürken
henüz doğmamış gönüllere bile
bir rahmet kapısı bıraktın.
Biz seni kitaplardan tanıdık,
salavatlardan sevdik,
ezanların arasından özledik.
Çocukluğumuzda kulağımıza fısıldanan
o mübarek isim,
yıllar geçtikçe kalbimizin
en derin yerine yerleşti.
Sonra büyüdük.
Dünyanın gürültüsüne karıştık.
Nefsimizin peşinden yürüdük,
kırdık, kırıldık,
bazı geceler kendimizden bile utandık.
İşte tam o zaman
senin öğrettiğin merhameti hatırladık.
Çünkü sen bize
insanın yalnızca secdede değil,
bir yetimin gözyaşında,
bir yoksulun sofrasında,
bir mazlumun yanında da
Rabbine yaklaşabileceğini gösterdin.
Seni sevmek
dilde kalan bir cümle değildi.
Bir kalbi incitmemekti.
Gücün varken affedebilmek,
kimsenin görmediği yerde iyilik yapabilmek,
kendine istediğini kardeşine de isteyebilmekti.
Bunu geç öğrendik.
Ama öğrendikçe
sana olan sevgimizin
gözyaşından daha büyük bir şey olduğunu anladık.
Şimdi bazen
gecenin en sessiz yerinde
Medine’yi düşünüyorum.
Bir şehir geliyor gözlerimin önüne;
toprağına basamadığım,
sokaklarında yürüyemediğim,
ama kalbimde yıllardır taşıdığım...
Ravza’yı düşünüyorum.
İnsanın bazı yerlere
ayaklarıyla değil,
özlemiyle vardığını anlıyorum.
Bir gün orada durabilirsem
ne söyleyeceğimi bilmiyorum.
Belki hiçbir şey.
Çünkü bazı özlemler
kelimeye dönüşmeden
gözlerden dökülür.
Belki yalnızca
başımı eğip susarım.
İçimden geçenleri
Rabbim bilir.
Ben kusurlu bir kulum.
Gecikmiş tövbelerim,
unutup yeniden düştüğüm hatalarım,
kimseye söyleyemediğim pişmanlıklarım var.
Fakat bütün bunların içinde
kaybetmek istemediğim bir şey var:
Ümit.
Çünkü sen
ümitsiz bir kalbe
rahmetin kapısını gösterdin.
“Düştüysen kalk,”
“yanıldıysan dön,”
“kırıldıysan merhameti bırakma”
diyen bir hayat bıraktın ardında.
Bu yüzden bugün
dünyanın kalabalığı içinde yalnız kalanlara,
kalbi yorulanlara,
kendi hatalarından kaçamayanlara
senin öğrettiğin yerden bakmak istiyorum.
İnsan önce
insan kalmalı.
Sonra iyi bir kul olmanın
yolunu aramalı.
Çünkü senden bize kalan
yalnızca bir isim değildi.
Bir ahlaktı.
Bir yürüyüş biçimiydi.
Bir yetimin başını okşarken
dünyayı unutturacak kadar saf bir merhametti.
Bir düşmana bile
insanlığını kaybetmeden bakabilmekti.
Bir sofrada
kendinden önce başkasını düşünmekti.
Ve en zor zamanda bile
Rabbine güvenmekti.
Bugün dünya yine gürültülü.
İnsanların birbirine uzaklığı
şehirlerin arasındaki mesafeden fazla.
Kalpler konuşuyor ama
kimse birbirini duymuyor.
Böyle zamanlarda
senin sessizce öğrettiğin merhamete
her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Bize yeniden
kalp kırmadan yaşamayı öğret.
Birbirimizi görünüşümüzle değil,
yaralarımızla anlamayı...
Bir insanın sustuğunda bile
içinde ne kadar büyük bir savaş taşıyabileceğini bilmeyi...
Ve iyiliği
karşılığını beklemeden yapmayı.
Ben bugün
sana uzun bir şiir getirmedim aslında.
Kendimi getirdim.
Eksiklerimle,
pişmanlıklarımla,
yarım kalmış dualarımla...
Bir de küçük bir gül.
Dikenleri hatalarımdan,
yaprakları umudumdan,
kokusu ise sana duyduğum sevgiden...
Biliyorum,
bir gül ne anlatabilir
koca bir özlemin karşısında?
Ama bazen
insanın elinde kalan tek şey
küçücük bir işarettir.
Bir salavat gibi...
Bir damla gözyaşı gibi...
Bir “keşke” kadar sessiz,
bir dua kadar derin.
Ve eğer bir gün
Medine’nin toprağına basarsam,
kimseye anlatmayacağım
orada ne hissettiğimi.
Çünkü bazı anlar
anlatılınca küçülür.
Sadece susacağım.
Başımı eğeceğim.
Kalbimde yıllardır taşıdığım
o tek cümleyi bırakacağım:
“Ben geldim.”
Geç kaldım belki.
Çok dağıldım.
Çok düştüm.
Ama sevgini kalbimden
hiç söküp atamadım.
Şimdi gecenin sonuna yaklaşırken
dilimde tek bir dua var:
Rabbim,
beni adını bilenlerden değil,
ahlakını yaşayanlardan eyle.
Seni sevenlerden değil yalnızca,
sevginin gereğini yerine getirenlerden eyle.
Ömrümün sonuna kadar
kalbimde salavatı,
hayatımda merhameti eksiltme.
Ve bir gün
dünyadaki bütün sesler sustuğunda,
ben yalnızca bir kul olarak
kapına geldiğimde,
bana dünyada taşıdığım hiçbir şeyi değil,
kalbimde taşıdığım sevgiyi sor.
Çünkü benim en büyük şerefim
ne ismimdir,
ne sahip olduklarım...
Senin ümmetinden biri olabilmektir.
Benim sâdık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sâdık yârim kara topraktır.
Nice güzellere bağlandım kaldım




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!