' Yekta Güngör Özden ' e... '
Canik dağları; Killik, Gölağa ve Keltepe,
Her şey yerli yerinde, gerek yok ki tarife.
Somun ve Erdembaba, şahinler çevresinde,
Yiğitler yetişmekte, Niksar ve yöresinde...
..
Şehirler arası otobüs terminalinin gürültülü yalnızlığı sessizliğe dönüşmeye başlayınca bilin ki içimde bir şeyler kırıktır.
Beni yolcu eden hiç kimse yok.
Yolumu dağlara çevirdiğimde zaman yavaş akmaya başlar mutlu, mutsuz anılar yanımdan ayrılmaz hiç.
Döndüğümde hiçbir şey aynı olmaz.
Dışarıda mekan zamana karışırken hız artıyor,hız arttıkça yalnızlığımdan soyunuyorum.
Erzurum otobüs terminali:
Çantalar hurçlar farklı sesler yön veriyor hayatımıza kötü bir minibüsün gıcırtısı bile farklı bir melodi gibi.
..
Bir şehir bir inSANA
bu denlimi yakışır?
Mağrurluğu; mütevazi sırrında
Öfkesi; göç ayazında.
Yalnızlığı; o çobanın sırtında
Bazende,Kervankıran yıldızında.
Patlar Umut vakti bakışlarında,
..
Bekle gülüm, hayat bir gün bize de güler
Bir gün olur, sona erer bu kötü günler
Bu dağlar
Ve denizler
Engel değil bizim için
Bekle gülüm
Hangi dağ daha yüksek bizim yüreğimizden
..
Gider elim Mevla’ya, görünmezde dağ yıkar
Ne zaman hata yapsam O benim kalbim sıkar.
..
Aldı götürdü benden beni
Sürükledi sürükledi dağ dağ bitmedi alacağı kini
Ve sürükledi yıllarca yollarca o ufuk senin bu ufuk benim
Kalmadı değişti rengi hem canım hem tenim
Yüreği soğudu mu acaba?
O karbeyazı sayfada bir nokta misali karabeni
Buladı yazın cehennem ateşine kışın kara beni
..
Sen hiç Kan Ağlayan Dağ gördün mü.?
Nereden görecen işin gücün Parkta gezmek...
..
Bir dağ ki yalçın kayalıklı
Bir dağ ki uçsuz bucaksız
Alabildiğine
Alımlı
Bir dağ ki
Hiç yeşillik yok
..
Hani özledim diyorsun ya…
Yedi harfin içinden yüreğime akıyorsun. Gözlerin aklıma düşüyor, sen bana bakıyorsun. Ellerini tutuyorum dağ yamaçlarına uzanıp patikalardan yürüyüp gidiyoruz. Güneşi tutuyoruz. Gece düşüyor gözlerimize, yıldızları kaydırıyoruz. Ay ışığına şarkılar söyleyip ilerliyoruz. Özledim diyorsun ya, özledim diyorum karşılığına özledim… Seviliyorsun dediğimde seviliyorsun cevabını aldığımla… Bir günü bitirip yeni bir güne uyanıncaya değin özlemimizle…
..
Bir ana evlat bekliyor
Taşlar,taş taş oldu ayrılıklardan
Yıllar asıldı gitti kayan yıldızlara,
Sular aktı yıllarca goryarandan omurlara
Gitti gelmedi gözyaşları
Bir ana evlat bekliyor
Dağ başında
..
......... Serçe ötüşlü sabahlara uyanmak için teneke trampetli boş çuval seslerinden kaçarak karları henüz eriyen dağın yamacında, batıya bakan korunaksız ahşap eve sığınıyorum sen gidip ben bittikten sonra... Her kaçışım ikiye bölünen yalnızlıklarımızı tümlerken ve gece sessiz yırtıcılığına bürünürken iki kişilik gözyaşı düşer sakıncalı firarlarımıza...
......... Evrensel değerlerden kişiselliğime yönelirken iletişime dair tüm köprüleri çoktan infilak ettirmenin mutlandırdığı belleğim, geceye ve dağlara, sokak satıcısından aldığım mumların titrek alevinden çıkan o küçük ışığı yaymakta, gecenin ebemkuşağını izletmekteyim vadideki evlerde konaklayanlara... Öyle sessiz, öyle huzur burası, su olup akayım istiyorum yamaçtan vadilerin en kuytu noktasına, sonra asi gibi tersine akıp yine geleyim...
......... Ve daldığım o andan baykuş sesiyle irkiliyor, küçüklüğümde ötmesinin uğursuz olduğu varsayılan bu ilginç gözlü hayvanın şu an ne düşündüğünü merak ediyor, çilingir soframın ahengini beş yıldızlı otelin restaurantına eşdeğer mezelerle donatıyorum... Kendimi şımartıp geceye mum kokulu, papatya dokulu şiirler eklemek istiyorum epeydir biriken dergilerimden ve belleğimde sayısı azalan dizelerden... ‘’Yalnızlık Paylaşılmaz’’ dan başlamak bam teline vurmak olur diyerek başlıyor ve başka dağların eteğindeki bambu sandalye ve masada okunan şiirlere ulaşıyorum geç bir saatte... Çamların adeta yuva yaptığı ve birazdan denizden esecek serinliğin kıvamında okunan şiirlerin lezzeti düşüyor usuma ve sigara eşlik ederken Toroslar ile Antalya’nın şiir kardeşliği yayılıyor geceden şiire, şiirden geceye...
......... Teoderakis ile Livaneli’nin Egenin iki yakasını bir araya barış rüzgârlarıyla getirdiği konserleri düşerken usuma gâvur İzmir’de Miko adlı meyhanede rakı içiyorum kelek bir dilim kavun ve o kavunu reddeden harika bir dilim beyaz peynirle... Sonra annem geliyor aklıma yasal ama yasadışı varsaydığı partilere oy verdiğim için ‘yukarda Allah var’ deyişi yerleşiyor usuma hem gâvur olan hem de rakı içtiğim kentte... Muzur ve esrik gülümserken hem gâvurluğuma hem günahkârlığımın yalnızlığına sığınıyorum...
..
Titredim iliklerime kadar akşam serinliği
Korkunç hayallerimden gece savaş alanı gibi
Sol yanımda hafiften başlar incecikten bir sancı
Dağ yeli süpürdü umutlarımı çorak toprağa...
*
Göçebeyim memlekette dağ bayır ve yaylasında
Sırtımda çanta elimde sopa yüreğimde sevda
..
Olduran,'Ol'der; dağ büklüm büklüm çakıl,
Dayanır mı akıl...? İnsan yere çakıl...
..
Ağrının kucağı anne kucağı şimdi...
Bir yiğit şehit oldu beyler
Savaş bırakmıyor yakamızı...
Uhuda benziyor ağrı
..
Sana kavusmak olsun adin, ferasin
Seninle bulusmak, mayis ayinin yirmisinde
Kato yeni yesillendi, bahar yeni geldi
Sana benziyor buralar, seni andiriyor, yar
Ferasin kokuyor dag cicegim
Gevdan yaylasinda gezinir sevdam
..
sen bilirsin düşlerinin aynasını
göstermez beni bana
vurdukça hüznümü dağa
dağ eskir, ömrüm eskir
zaman olur el gibi kevgir
eler, eletir hissimi sana
sana kalansa,
..
öğlene doğru çıktım okuldan. köyden anayola gitmek için bir buçuk, iki kilometre yürüdüm. koyuldum araba beklemeye; beş dakika, on dakika, yirmi dakika derken yarım saatin geçtiğini farkettim. ne bir araba vardı ne bir yoldan geçen. hava bozmuştu, uzaklardan gelen kara bulutlar sarmıştı gökyüzünü. derken yağmur taneleri, bardaktan boşalırcasına dökülen yağmurlara dönüştü. üstüm başım, saçım, ayağım sulara teslim olmuştu. dağ etekleri anayola komşuydu. ve o eteklerde ineklerini otaran bir adam ve küçük bir çocuğu ilişti gözüme. ıslanıyordum, üşüyordum üstelik araba gelmek bilmiyordu, yitirmiştim umudumu. okula yani köye geri dönsem diye düşündüm fakat tekrar yürümek pekte işime gelmedi. ineklerini otaran adamın sesini duydum bir süre sonra, Kürtçe bir şeyler söylüyordu bana. üç beş kelime dışında ne dediğini anlamıyordum, sadece el sallayarak cevap veriyordum. az sonra yanındaki küçük çocuk elinde şemsiyesi ile yanıma geldi. bu saatlerde okulda olması gereken ilk okul öğrencilerinden biriydi çocuk. babasına yardım etmeye gelmişti. aklının hiçbir köşesinde okul olmadığı belliydi. dersine girmesemde beni tanıyordu, köydeydik ne de olsa, okulumuz küçüktü. biraz mahcupca yaklaştı yanıma;
- öğretmenin hep ıslanmışsınız size şemsiye getirdim.
geri çevirmedim. zaten şemsiyeyi birden bırakmıştı önüme. sizin şemsiyeniz var mı, diye de sormadım. çocuk utancından gözlerimin içine bile bakmadan koşarak dağ eteklerine, babasının ve ineklerinin yanına doğru gitti. hiç bir şey söylememenin tesiri altında arkasından bağırdım:
-oğlum, okula ne zaman geleceksin?
..
Umut dağ başlarında hep ötelerdedir,
Sisli dumanlı ancak hep beklemektedir...
..
İki dağın arasında bir beyaz bulut...
Dağ buluta hayran, bulut dağa
Dağ çorak ve sert,
Bulut yumuşacık, tül gibi
Dağ gidemez bir yere,
Tutukludur yerine,
Bulut özgürdür oysa,
..
Tavşan, dağa küsmüş,
dağın haberi olmamış,
Keşke haberi olaydı,
gönül almak kolay mı?
Dağ, tavşana küsmüş,
tavşanın haberi olmamış.
..



